0 YAPILAN YORUMLAR
1430 GÖRÜNTÜLENME
0 TAKİPÇİ
0 BEĞENİ
Büyü; Aydınlığın İzdüşümü

Büyü; Aydınlığın İzdüşümü


          Baharın çıldırtıcılığına sebep olarak mı nisanı görüyoruz yoksa nisan gerçekten ayların en zalimi mi diye düşünüledursun, ben nisan üzerine bu ‘zalim’ sıfatını kabullenişimizin tek müsebbibi olarak T.S. Eliot’u görüyorum. Orhan Veli’nin ‘deli eder insanı bu dünya’ dizeleri de bana her daim nisanı hatırlatıyor. İmgeler ile beslediğimiz zihinlerimize şiirlerle soluk getirişimiz, her şeye ‘metinlerarası’ bağlamda bakışımız zamanla bir ruh akrabalığına dönüşüyor ve belki de tüm ruhsal devinimlerimize entelektüellerin sebep olduğuna da bu yüzden kanaat getiriyoruz. Şiirlerin –belki imgelerin demeliyim- ‘ben ne anlama geliyorum?’ sorusuna verdikleri yanıtla beni nasıl bir büyüyle dönüştürdüklerini biliyorum. Ne zaman anlam aramaya doğru yola çıksam yol boyunca her şeyin silikleştiğine, anların ve şeylerin tastamam bir büyü haline dönüştüğüne şahit oluyorum. Tüm bu düşüncelerin ve fark edişlerin elbet bir miladı var, çoğu entelektüel bu miladı ‘gerçek manada bir okur olmaya başlamak’ ile aynı noktada tutuyor. Proust’un “Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur” sözüne bu noktada büyük bir değer atfetmek gerekiyor çünkü gerçek okur olmak için gerekli ilk adım okuyucunun kendini okumaya başlaması, belki de bunu ilk fark ettiği zamandır. Benim miladım ise Proust’un bu cümlesini okuduğum zamandı ve sanırım o zamandan sonra hayatıma yalnızca okuma sürecim yön verdi. Gerçek bir okur olduğumu fark ettiğim andan itibaren kitapların –belki yine imgelerin demeliyim- hayatıma yön vermesini bir zorunluluk olarak gördüğümdendir, yaşamı rapsodik bir hale dönüştürmek gerektiğine inandım. Yaşamın her parçasını; hatıraları, hüzün ve sevinçleri birbiriyle uyumlu hale getirmenin, hayatın lirizmini yakalamanın ise yalnızca imgeler yoluyla olabileceğine şahit oldum. Tüm entelektüel devinim yahut ‘yolculuk’ süresince her şeyin –anların ve şeylerin- nasıl da Tanpınar’ın bahsettiği gibi yekpâre olduğunu, bir söğüdün sırtından gölgeler halinde süzülen aydınlık yahut bir ikindi güneşi gibi anların ve şeylerin yavaş yavaş bir büyü haline dönüştüğünü gördüm. Fakat bu büyü salt iyi mânâda değil. Yazın dünyasındaki yankılara bakacak olursak güneşin batışının tasvirinden ziyade bir intiharın yahut daha genel bir tabirle hüznün tasviri daha büyülü gelmiyor mu okura? Werther büyülü bir karakter olmasaydı yahut böylesine büyülü bir dille anlatılmasaydı hikâyesi, tüm dünyada onlarca gencin intiharına sebep olabilir miydi? Rus edebiyatına bakıldığında da benzer örnekler görülecektir. Kim ruh sıkıntısı içinde Suç ve Ceza’yı yerden yere fırlattıktan beş dakika sonra büyük bir hevesle okumaya devam etmemiştir? Nisanın zalimliğine sebep olarak Eliot’u görüşümüzdeki o ruh akrabalığı yine çıkıyor karşımıza, Anna Karenina’nın son sayfasında hıçkırarak ağlayan Avrupalı adamı gördüğümde benim hüznümden daha yabancı olmadığını fark etmiştim yaşadığının. Tüm metinler gâh diliyle gâh içeriğiyle hüzünle ıslanırken hüznün büyüden münezzeh olduğunu kim söyleyebilir? Fakat Tanpınar’ın “Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim” diye bahsettiği büyü halinin yalnız hüzünle yahut huzurla kalması da mümkün olmuyor. ‘Mavilik’i yaşadıktan sonra tatmin olmuyor ruh, gökyüzünün en uzak şeylerini dahi yeryüzünde görmek istiyor Faustyen bir hisle. Boşa değil Goethe’nin tüm ömrünü Faust’a feda edişi; insanın iştahlı iştiyak hâli, hevesin tatminsizliğe dönüşümü ‘büyü’ şemsiyesinin de altında var oluyor. Büyünün de büyüsünü yahut ‘büyü ötesini’ arzulamakla bir yıkım sürecine giriyor ruh, tuhaf olan ise bu yıkımın farkında oluşu. İntihar düşüncesinin saplantı haline gelmesi de zannımca bu sürece denk geliyor.  “Kalbini kâğıtlardan çekince geriye ne kalır şairden?” dizesini anımsıyorum, bile bile bu yıkıma doğru yürüyüşü ruhun, iç daralmasını sanki bir zorunlulukmuş gibi kabul edişi; bunun da aslında bir büyü hali olduğunu kim yadsıyabilir? Camus’nün Filozofların Tulûatı’ndaki karakteri Mösyö Néant bu iç daralmasını dünyanın en iyi şeyi olarak tanımlıyor; ona göre bu hâl bir erdem, bir büyük zevk, bir teselli ve dahası insanı yaşatan şey.  ‘Yüreğinin içine düştüğü karanlık uçurum’ ile ‘duru mekânları dolduran parlak ateş’ arasında gidip gelme, ritmi ve uyağı olmadan da şiirsel ve müziksel olan ruhun lirik devinimleri, düş kurmanın dalgalanmaları, bilincin ürpermeleri, diğer her şey gibi iç daralmasının da o büyülü hali. Bursa’da tek başına saatlerce yürüyen bir adamı, şehrin doğallığının içinde adamın yalnızlığını, ne kendinden ne de okuduğu şiirlerden münezzeh olamayan ruhunu, anılarının ve hayallerinin birbirlerinden çok da uzakta olmadığını hissedişini ve ‘Hatırada kalan şey değişmez zamanla’ dizesinin haksızlığını büyüden başka ne açıklayabilir? “Günleri değil anları anımsarız” diyen Pavese’ye bir yorum getirmek gerekiyor: “Günleri ve anları değil, anların büyüsünü anımsarız.” Derinlerde yavaş yavaş aydınlanışı büyünün, hüzünlü yahut huzurlu hali, ebedi bir iştiyak uyandırışı ruhlarda ve hiçbir koşulda vazgeçilemeyişi; en mühimi de Tanpınar’ı anlatışı bize, Mümtaz ve Nuran’ı hissettirişi, Mahur Beste’yi dinleyişimiz satır aralarında, Yahya Kemal’e ve bir medeniyete uzanışımız fark etmeden nasıl ayrı tutulabilir birbirinden?

Salt bilinçdışımızla var olduğumuz gerçeğinin eksikliği yahut fazlalığı tartışılabilir, belki imgeleri de bilinçdışı bağlamında kabul etmek gerekir. Daha şairane bir varoluştan bahsedilebilecekse eğer o tastamam ‘büyü ile varoluş’ tur; çünkü büyülü olan zamanla ölçülmüyor, kuşkusuz mekânla da.


                                                                                            

0
1430
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage