
Yerli alternatif müzik sahnesinin önemli gruplarından Dolu Kadehi Ters Tut, +1 katkıları ve URU organizasyonuyla 15 Mayıs’ta KüçükÇiftlik Park’ta müzikseverlerle buluşacak.
Bağımsız müzik dünyasındaki yerini her geçen yıl daha da sağlamlaştıran Dolu Kadehi Ters Tut; dinamik ritimleri, duygusal yoğunluğu ve mizahı bir araya getiren tarzıyla kısa sürede büyük bir dinleyici kitlesine ulaştı.
Grup, indie ve alternatif rock ekseninde dolaşan müziğinde gündelik hayatın küçük kırılmalarını, ilişkileri ve iç sesle yapılan uzun konuşmaları şarkılara dönüştürüyor. Söz merkezli yaklaşımı ve ironiyi elden bırakmayan anlatımıyla grup, son yıllarda Türkiye’de öne çıkan isimler arasında yer alıyor.
Dolu Kadehi Ters Tut konserinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
13-16 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek Global Design Forum İstanbul’un ön programı belli oldu.
Global Design Forum İstanbul, konuşmalar ve şehir geneline yayılan araştırmalarla katılımcılarla buluşmaya hazırlanıyor. Londra Tasarım Festivali’nin, 15 yılı aşkın süredir Victoria & Albert Müzesi’nde düzenlenen düşünce liderliği platformu Global Design Forum’un İstanbul’da hayata geçirilen yeni edisyonu, uluslararası sesleri bir araya getirecek.
Global Design Forum’un İstanbul edisyonu dünyanın her yerinden tasarımcıları tartışmaya davet eden güçlü oturumların yanı sıra şehir geneline yayılan çeşitli ölçeklerde kolektif yerleştirmeler, şehrin güçlü üreticilerinin, fikirlerinin ve yerlerinin interaktif olarak dahil olduğu görsel, işitsel ve editoryal anlatılar ve uygulamalı araştırmaları kapsıyor. Toplam dört gün sürecek olan program uluslararası ve yerel tasarımcıları İstanbul’da buluşturarak şehirde tasarım kültürünü kutlamayı ve tartışmayı hedefliyor.
Global Design Forum İstanbul, sanatçı ve tasarımcı Melek Zeynep Bulut’un kurucusu olduğu İstanbul ve Londra merkezli düşünce platformu People Places Ideas (PPI) iş birliğiyle düzenleniyor. Melek Zeynep Bulut, Global Design Forum İstanbul’un Artistik Direktörlüğü’nü üstleniyor.
Program dört temel ilke etrafında şekilleniyor: Placemaking (Mekân Üretimi); Storytelling (Anlatıcılık), Tartışma ve Rethinking (Yeniden Düşünmek). Bu bağlamda, program 13 Mayıs’ta “Geçiciliğe Övgü” (Praise of Transience) kürasyonu ile hayata geçen “Mekân Üretimi” ve şehrin 40 güçlü fikir, yer ve üreticisinin dahil olduğu “İstanbullar” adlı platformun açılışı ile başlayacak. Program 14-15 Mayıs tarihlerinde Topkapı Sarayı Yerleşkesi’nde gerçekleştirilecek ve dünyanın her yerinden tasarımcının, tasarımın sorumluluğunu tartıştığı Forum ile sürecek. 16 Mayıs tarihinde programın özel inisiyatifi uluslararası bir bahçe yarışmasının duyurusu ile sona erecek.
Forum kapsamında, İçerik Danışmanı Beatrice Galilee tarafından Worlds in Contact teması altında derlenen ve her güne altı oturumdan oluşan tartışma programı farklı zihinlerin çarpıştığında neler ortaya çıkarabileceğini araştırıyor. Mimarlık, tasarım, sanat, moda ve teknoloji alanlarının önde gelen isimleri, dünyayı yeniden şekillendiren fikirleri incelemek ve tartışmak üzere bir araya geliyor.
Global Design Forum İstanbul hakkında detaylı bilgiye ve programa buradan ulaşabilirsiniz.
Guillaume Paoli’nin iyimser olmanın neredeyse bir göreve dönüştüğü çağımızda bu beklentinin izini sürüp iyimserlik kavramının eskizini çıkardığı kitabı İyimserlikten Daha İyisi, Orhan Kılıç’ın çevirisiyle Metis Yayınları’ndan çıktı.
“Felaketlerin kapıya dayandığı, kapitalizmin çarkları arasında ezildiğimiz günümüz dünyasında kötü haberlere kulaklarını tıkayan, eleştirel düşünceye sırtını dönen insanların sayısı günbegün artıyor. Mümkün dünyaların en iyisinde, hayatların en güzelini yaşayıp ideale vardığı izlenimini yaratmak ayrı bir çabaya, “iyimser olmak” ise bir göreve, hatta fanatizme dönüşmüş durumda. İyimserliğin mevcut güç dengelerine boyun eğmek anlamına geldiği zamanlardan kötümserliği benimseyenlerin, insanlıktan umudunu kesenlerin çağına, göklerden inen kurtarıcı rolüne soyunacak sözde yapay zekâya bel bağlayanların teknolojik iyimserliğe savrulduğu bugünlere uzanıyor bu kısa panorama. Paoli kaderine razı gelmekle her şeyin sorumluluğunu sırtlamak arasına sıkışmış gibi görünen insanın iyimserliğe yeğ başka seçeneği var mı diye sorguluyor, eleştirel düşüncenin başka bir dünya tasavvuru yaratmaktaki önemini vurguluyor.”
Elektronik müziğin global sahnedeki önemli isimlerinden Argy, İstanbul Festivali kapsamında 16 Ağustos akşamı Festival Park Yenikapı’da sahne alacak.
İstanbul Festivali, 1-16 Ağustos tarihleri arasında Festival Park Yenikapı’da gerçekleştirilecek. Elektronik dans müziğinin ünlü isimlerinden Argy, sahne performansları ve özgün müzikal diliyle büyük bir dinleyici kitlesine sahip. Sahnede yarattığı hipnotik atmosferi ve güçlü beat’leri ile tanınan Argy, dinleyicileri adeta başka bir evrene taşıyan setleriyle dikkat çekiyor. Yüksek tempolu ritimler, derin bass’lar ve kusursuz geçişlerle örülü performansı, 16 Ağustos’ta İstanbul Festivali’nde dinleyicilerle buluşacak.
Dünyanın en prestijli sahnelerinde sergilediği etkileyici performanslarla geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan Argy, İstanbul’da müzikseverlere sadece bir DJ seti değil, baştan sona hissedilen, ritmiyle içine çeken ve uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir deneyim sunmaya hazırlanıyor. Festival hakkında detaylı bilgiye ve biletlere buradan ulaşabilirsiniz.
Zilberman İstanbul, Eşref Yıldırım’ın “O gün çok yağmur yağdı” başlıklı kişisel sergisini 14 Mayıs-18 Temmuz tarihleri arasında sanatseverlerle buluşturacak.
Eşref Yıldırım’ın “O gün çok yağmur yağdı” sergisi, kayıp kavramını yalnızca bireysel bir deneyim olarak değil; kaybın bedenlerde, mekânlarda ve imgelerde bıraktığı izlerin etrafında şekillendiriyor. Yıldırım’ın geçtiğimiz yıl kaybettiği köpeği Yağmur’un ardından şekillenmeye başlayan sergi, üretim süreci boyunca ailesinden bir kayıp daha yaşamasıyla birlikte bir yas alanına dönüşüyor. Bu alan, kaybı temsil etmeye çalışmaktan çok, onun gündelik hayatta bıraktığı boşluklar, tekrarlar ve kırılmalar ekseninde ilerliyor. O gün çok yağmur yağdı, kaybı yalnızca eksilme üzerinden ele almayan; yasın bireysel olduğu kadar kolektif bir dayanışma biçimi olabileceği düşüncesini merkezine alan bir anlatı olarak var oluyor. Yıldırım, hatırlama edimini, yalnızca geçmişe dönük bir eylem olarak değil, aynı zamanda birlikte var olabilmenin ve kaybın etrafında yeni bağlar kurabilmenin ihtimalleri üzerinden bir araya getiriyor.
Yıldırım’ın son dönem üretimlerinde su hem fiziksel hem de simgesel olarak hafızanın taşıyıcısı olarak öne çıkıyor. Marina Abramović Institute ile Museum Schloss Moyland iş birliğinde gerçekleştirdiği Kamuflaj (2025) performansında sanatçı, Joseph Beuys’un performatif mirasıyla ilişki kurarak bedenin görünürlük ve silinme arasındaki kırılgan sınırlarını araştırırken; Moyland’ın bahçesinde gerçekleştirdiği Yağmuru Düğümlemek (2025) performansında, suyun tutulamazlığı ile kaybın kavranamaz doğası arasında bir ilişki kuruyor. Gümüşlük Müzik Festivali kapsamında gerçekleşen, Çözünme (2025) performansı ise bu hattı dağılma, çözülme ve dönüşüm süreçleri üzerinden genişletiyor. Yıldırım’ın performanslarında beden, yalnızca bireysel bir varlık olarak değil; toplulukların ortak ritüelleri, kolektif hafızaları ve kırılgan dayanışma biçimleri ile birlikte düşünülen edimsel bir alan hâline geliyor. Bu performanslarda beden ile birlikte devinen su, sabitlenemeyen, sürekli biçim değiştiren kinetik bir unsur olarak bedeni taşıyanı görünmezleştiriyor.
Sergide Yıldırım’ın performanslarının kayıtları, yasın akışkan doğasını taşıyan birer hafıza alanı olarak yer alıyor. Sergi boyunca yağmur, kişisel bir anı olarak değil; birikemeyen, tutulamayan ve sürekli biçim değiştiren bir kavram olarak beliriyor. Bedenlerde, nesnelerde ve imgelerde farklı biçimlerde dolaşmaya devam ediyor. Yıldırım’ın işleri, yası yalnızca kişisel bir kırılma olarak görmekten ziyade, yasın toplumsal ve politik bir deneyim olduğunu hatırlatıyor. Yıldırım, bu dolaşımın izini sürerek kaybın doğrudan temsil edilemeyen yapısını, gündelik olanın içine sızan sessiz yoğunluğunu ve yasın imgeler aracılığıyla nasıl taşındığını araştırıyor. Sergide yas, tamamlanması gereken bir süreç değil, bedende ve hafızada farklı biçimlerde yaşamaya devam eden kolektif bir duygu olarak açığa çıkıyor.
Avrupa Günü etkinlikleri kapsamında düzenlenen, Ecem Dilan Köse’nin Maddeye Dönüşmek eseri ile Bilkent Üniversitesi İz Stüdyo’nun altı işten oluşan İz seçkisini bir araya getiren sergi 17 Mayıs’a kadar Ankara’daki CerModern’de sanatseverlerle buluşuyor.
Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Aivo Orav’ın ev sahipliğinde, Avrupa Günü etkinlikleri kapsamında hayata geçirilen dijital sergi, Ecem Dilan Köse’nin Maddeye Dönüşmek adlı eseri ile Bilkent Üniversitesi İz Stüdyo’nun İz başlıklı çalışmasını bir araya getiriyor. Doğa ile teknoloji arasındaki ilişkiye odaklanan sergi Ankara’nın ardından İstanbul’da da izleyicilerle buluştu. İstanbul’daki Galata Kulesi’nde gerçekleştirilen özel yansıtma çalışmasıyla 9 Mayıs Avrupa Günü kapsamında gerçekleştirilen kutlamalar kamusal alana taşındı. Ecem Dilan Köse’nin Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu için COP31 çerçevesinde hazırladığı çalışmalar, Galata Kulesi’nin cephesine yansıtılarak iklim krizi, sürdürülebilirlik ve ortak gelecek temalarına dikkat çekti. İki kıtayı selamlayan Galata’nın duvarlarında hayat bulan çalışma, Avrupa Günü’nü, gezegenin geleceğine dair ortak bir çağrıyla görünür kıldı.
Çok katmanlı ve sürükleyici bir deneyim sunan sergi, farklı disiplinlerden iki güçlü üretimi aynı çatı altında buluşturuyor. Sergide yer alan Maddeye Dönüşmek, Ecem Dilan Köse’nin sürükleyici bir dijital yerleştirmesi olarak öne çıkıyor. Eser, Köse’nin pratiğinin temel sorularından birini ele alıyor: Ya teknoloji, doğayla kurduğumuz ilişkiyi bozan bir unsur değil, onun zaman içinde açığa çıkan bir katmanıysa? Köse, çağdaş sanatın sıklıkla geleceği bir çöküş olarak ele aldığı bir dönemde, geleceğin hâlâ yeniden kurgulanabilir olduğuna işaret ediyor.
Bilkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım Bölümü bünyesinde, Andreas Treske liderliğinde İz Stüdyo tarafından geliştirilen üretken medya işi İz ise serginin anlatısını tamamlayıcı bir rol üstleniyor. Çalışma, doğadan elde edilen verileri üretken görsel sanat pratiğine dönüştürüyor. Serideki işler, Tuz Gölü’nden toplanan saha kayıtları ve tuz kristallerinin mikroskobik görüntülerinden besleniyor. TouchDesigner ile işlenen bu veriler, manzara ile soyutlama arasında yeni bir görsel dil kuruyor. Stüdyonun ismi de projenin temel sorusunu yansıtıyor: Bir anın ardından geriye ne kalır, ölçüm araçlarımız neyi görünmez kılar?
Künye: European Union, 2026
Malcolm Devlin’in sahte anlatıların gücü ve bizi nasıl birbirimize düşürebildiğine dair katmanlı bir hikâye anlattığı kitabı Sonra Birden Uyandım, Gökhan Sarı’nın çevirisiyle Magus Kitap’tan çıktı.
Dünya “tuhaf” bir salgının pençesinde. Canavarlar etrafta kol geziyor. Bazıları belki de en yakınlarınız. Üzerinde durduğunuz zemin bile çatırdar hale gelmiş. Kendinizden başka güvenebileceğiniz hiç kimse kalmamış... Ya işin aslı bambaşkaysa? Kendinize güvenmeniz bile mümkün değilse?
Spence, Ironside tesisinde kalan “iyileşmiş” hastalardan biri. İçini kemiren vicdan azabıyla başa çıkmakta zorlanıyor ve dışarıdaki dünyayla yüzleşmeyi reddediyor. Ancak tesise yeni gelen Leila adlı bir kadın her şeyi değiştiriyor. Akla mantığa sığmayan planını uygulamak için Spence’in yardımına ihtiyacı var. Peki kimin hasta, kimin sağlıklı olduğuna iktidardakiler karar verirken, neyin akla yatkın olduğunu nereden anlayabilirsiniz? Yakalandığınız hastalık gerçeklik algınızı etkilerken, herhangi bir şeyden nasıl emin olabilirsiniz?
Alsancak, Darağaç ve Bornova aksında kentsel bellek, ekoloji ve dönüşüm temalarını odağına alan “Flamingo Hattı” başlıklı kent sanatı projesinin ikinci sergisi 30 Temmuz’a kadar Bayetav Sanat’ta sanatseverlerle buluşuyor.
Institut français İzmir, ArtMeet, Darağaç Kolektifi ve Bayetav Sanat iş birliğiyle hayata geçirilen proje, kamusal alan müdahaleleri ile sergi mekânlarını buluşturarak şehir içinde alternatif bir güzergâh öneriyor. Proje, sokakları, duvarları ve unutulmuş yüzeyleri yalnızca fiziksel alanlar olarak değil; toplumsal hafızanın, karşılaşmaların ve değişimin izlerini taşıyan katmanlı yüzeyler olarak ele alıyor. Böylece şehir, sabit bir yapı olmaktan çıkıyor; silinme, birikme, yeniden yazılma ve dönüşüm süreçleri içinde okunan canlı bir organizmaya dönüşüyor.
Bu çerçevede projenin ikinci sergisi, Joachim Romain’in kamusal alandaki afiş katmanlarını kentsel bir arkeoloji olarak yeniden yorumlayan yaklaşımı ile Suatilyus’un geri dönüştürülmüş malzemeler ve doodle estetiği üzerinden geliştirdiği eleştirel görsel dili bir araya getiriyor. Kolaj, yerleştirme, fotoğraf ve bas-relief biçimlerinde üretilen yapıtlar; sokağın geçiciliğini, iz bırakma arzusunu ve sürekli dönüşen maddeselliğini görünür kılıyor. “Flamingo Hattı,” İzmir’in kentsel peyzajını yalnızca bir arka plan olarak değil; toplumsal ilişkilerin, ekolojik kırılganlıkların ve müşterek hafızanın müzakere edildiği etkin bir alan olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.
Künye:
1-2. Joachim Romain
3-4. Suatilyus
Édouard Louis’nin şiddet ve yoksullukla dolu hayatını değiştirmeye cesaret eden bir kadının, annesi Monique’in öyküsünü anlattığı Monique Kaçıyor, Ayberk Erkay’ın çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıktı.
Monique Kaçıyor, kendi kaderini baştan çizmeye çalışan bir anne ile onun en güçlü müttefikine dönüşen oğlunun samimi bir portresini sunuyor. Bir kadının kendini yeniden keşfetme cesaretine, yeniden doğuş ve özgürleşmenin bedeline dair bu anlatı, ortak tarihlerinin ağırlığına rağmen birbirini yeniden bulan bir anneyle oğlu arasındaki bağı gözler önüne seriyor.
Atina’da kaldığı otel odasında annesi Monique’ten gelen bir telefon, Édouard için her şeyi değiştirir. Monique Paris’te birlikte olduğu adamın, tıpkı Édouard’ın babası gibi şiddet ve utanç dolu bir döngü yarattığını anlatmaktadır. Monique’in bu karanlık döngüden kurtulabilmesi için kaçmaktan başka çaresi yoktur. Ancak hayatı boyunca başkalarının çizdiği yollarda yürümüş, özgürlüğü hiç tatmamış bir kadın için hayatını yeniden inşa etmek mümkün müdür? Monique’in bu sarsıcı yolculuğu, yalnızca fiziksel bir kaçış değil; korkuyla özgürlük arasındaki o ince çizgide verilen amansız bir kimlik mücadelesidir.
“Yorgunluk, annemin hayatındaki adaletsizliğin merkezî işareti olmuştu hep. Evin sınırlarına hapsedilmenin yorgunluğu, aşağılanmanın yorgunluğu, kaçmak zorunda kalmanın yorgunluğu, savaşmak zorunda kalmanın yorgunluğu, sürekli her şeye yeniden başlamak zorunda kalmanın yorgunluğu.”
Gazeteci ve editör Suat Kavukluoğlu, ilk romanı Son Güzel İstanbul için yazdığı şarkıları müzikseverlerle buluşturdu.
Henüz yayımlanmayan romanın içinden doğan şarkılar, projenin çıkış noktasını oluşturuyor. Son Güzel İstanbul’un soundtrack albümü, dinleyiciyi kitabın dünyasına davet eden ilk kapı niteliği taşıyor. Albümde yer alan “Fotoğraf”, “Benim İçin Bana Gel” ve “Sonsuz Denizlerde”, sadece birer şarkı değil; yakında yayımlanacak romanın karakterlerine, duygularına ve hikâyesine açılan ipuçları sunuyor.
Sözleri Suat Kavukluoğlu tarafından yazılan şarkılar, Türkiye’de Ajda Pekkan, MFÖ, Murathan Mungan ve Nükhet Duru gibi önemli isimlerle yaptığı çalışmalarıyla tanınan Türk asıllı Amerikalı müzisyen Fuad imzası taşıyor. Pandemi döneminde yazılıp bestelenen şarkılar, bir orkestrasyon sürecinin ardından hayata geçirildi. Projede, düzenlemelere son dokunuşlar ve vokal kayıtları yapay zekâ desteğiyle yapılarak, geleneksel müzik üretimi ile yeni teknolojiler bir araya getirildi.
Son Güzel İstanbul’u buradan dinleyebilirsiniz.