
Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi, gerilimin ustası Alfred Hitchcock’un filmografisinden geniş bir seçki sunan ana programını 3 Şubat-7 Nisan tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşturacak.
Sinematek/Sinema Evi, Kurukahveci Mehmet Efendi’nin desteğiyle gerçekleştirilen ana programında gerilim türünde kanon kabul edilen, görüntü yönetmenliğinden senaryosuna, sanat yönetiminden müziğine sinemanın her unsurunu incelikle ele alma kabiliyeti ile sinema tarihindeki en iyi yönetmenlerden biri olan Alfred Hitchcock’a odaklanıyor. Yan programında da kurmaca ile belgeselin sınırlarını muğlaklaştıran İngiliz yönetmen Peter Watkins’e yer veriyor. Görültü iş birliği ile gerçekleşen bu program Watkins’in Türkiye’deki ilk retrospektifi olma özelliği taşıyor. Sinematek/Sinema Evi’nin film restorasyon projesinin üçüncü ayağı olan Drakula İstanbul’da filmi bu programda da yer alıyor. Yerleşik programlarından biri olan Sessiz Perşembe’de ise Hitchcock’un sessiz iki filmini canlı müzik eşliğinde seyirci ile buluşturuyor.
Özellikle insan psikolojisine yönelen ve “suspense” elementini sinemaya kazandıran Alfred Hitchcock filmleri, kendi zamanı için yenilikçi sinema diliyle hâlâ keyifli, heyecan verici ve etkileyici bir seyir deneyimi sunuyor. Bu seçkide, Hitchcock’un hem İngiltere hem Amerika dönemini kapsayan ve siyah-beyazdan renkliye uzanan filmografisinden 12 film yer alıyor.
Geçtiğimiz sonbahar hayatını kaybeden İngiliz sinemacı Peter Watkins’e odaklanan retrospektifte Watkins’in en bilinen filmi olan politik distopyası Ceza Kampı, BBC tarafından yasaklandıktan sonra Oscar ödülü kazanan sahte-belgesel Savaş Oyunu, “en kişisel filmim” dediği Edvard Munch; üretimi yıllara ve kıtalara yayılan, kolektif üretim yöntemiyle yepyeni bir yol açan Komün (Paris, 1871)’in de aralarında bulunduğu 11 filmi gösterilecek. Forum ve sunumlarla desteklenecek programda, 14 saatlik nükleer karşıtı film Yolculuk ile Sinematek/Sinema Evi’nde ilk defa maraton hâlinde bir seyir deneyimi yaşanacak.
Sinematek/Sinema Evi’nin Kurukahveci Mehmet Efendi desteğiyle hayata geçirdiği düzenli programlarından Sessiz Perşembe, canlı müzik eşliğinde sessiz filmleri seyirciyle bir araya getirmeye devam ediyor. 3 Şubat-7 Nisan tarihleri arasında Sessiz Perşembe’de, ana programımızda odaklandığımız İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock’un sinema diline dair yönetmenin erken döneminden ipuçları taşıyan sessiz filmlerinden Kiracı ve Şantaj yer alıyor. Kiracı filmine Mimic (İpek Göztepe & Kerem Can Dündar); Şantaj filmine de Can Güngör, Ezgi Daloğlu, Zeynep Oktar ve Can Aydınoğlu canlı müzik performansı ile eşlik edecek.
Sinematek/Sinema Evi programı hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Metin Katırcılar, Maya Kurdoğlu, Sanem Odabaşı ve Merve Zeybek’in eserlerinden oluşan “Geçerken Bırakılan” başlıklı sergi 28 Şubat’a kadar Simbart Projects’te sanatseverlerle buluşuyor.
“Geçerken Bırakılan”, sanatçıların doğa ile bellek arasında kurduğu bağ, belleğin bıraktığı iz ve hatırlama biçimleriyle değişen kimlik kavramlarını sorguluyor. Bellek, figürden nesnelere, doğal malzemeden yumuşak yüzeylere taşınan, sabit değil akışkan, bireysel değil paylaşılan; izler, katmanlar ve sessiz yüzeyler üzerinden yeniden kurulan bir süreç olarak beliriyor.
“Metin Katırcılar’ın çalışmalarının merkezinde; hafıza, kimlik ve varoluş kavramları ile belleğin değişken, yeniden inşa edilebilir yapısı yer alıyor. Sanatçı, hatırlama ve unutma süreçlerini kendi bireysel belleğinden yola çıkarak aile fotoğrafları, mekânlar ve nesneler aracılığıyla sorguluyor. Sergide yer alan ‘Hafıza Yüzeyleri’ isimli serisi, aile fotoğraflarından alınan figür silüetlerini mekândaki nesnelerin desenleriyle çevreleyerek bellek ve kimlik kavramlarını sorguluyor. Çalışmalarda figürlerin birer boşluk olarak bırakılması, anının zamanla silinen ve şeffaflaşan doğasına işaret ederken nesnelerin dokusuna tutunan desenler ise geçmişi taşıyan somut hafıza yüzeyleri olarak öne çıkıyor. Seri, hatırlama biçimini figürün temsilinden koparıp onu kuşatan görsel kodlara odaklanıyor. Böylece geçmişi, nesnelere işlenmiş katmanlı bir arşiv olarak yeniden inşa ediyor.
Maya Kurdoğlu araştırmalarını doğal pigmentler, suluboya, mürekkep, siyah çay, mavi kelebek çayı, grafit, renkli kalem, tebeşir taşı, koton kâğıt ve metinle sürdürüyor. Sergide yer alan ‘fısıldayarak’ isimli çalışması, başka birinin anılarını hatırlamak üzerine, aynı anda birçok zamanda yaşama hâlini araştırıyor. Çok parçalı yapıda elementler sürekli değiş tokuş hâlinde bir araya geliyor. Giderek kimin neyi hatırladığı, neyin gerçek olduğu belli olmayan, karakterlerin birbirinden ayırt edilemediği bir hâl alıyor.
Sanem Odabaşı’nın çalışmaları, doğa, bellek ve zamanın geride bıraktığı izleri katmanlı tekstil yüzeyleri ve çağrışımla yüklü işaretler aracılığıyla ele alıyor. Sergideki eserlerde bahçe, yemyeşil ve çiçeklerle dolu bir manzara olarak değil, varlığın geçerken iz bıraktığı düşünsel bir alan olarak kurgulanıyor. Renk lekeleri, dalların yapısı ve içsel bir konuşmadan yayılan düşünceler, bu bahçenin temel öğelerine dönüşüyor. Pamuk, keten, ipek ve bitki bazlı boyalarla çalışan Odabaşı, doğayla sezgisel ve geçici bir ortaklık kuruyor. Yavaş dikişlerle oluşan topografik çizgiler ve doğal boyaların bıraktığı lekeler, ‘buradaydım’ diyen bir varlık hâlinin izlerine dönüşüyor.
Merve Zeybek’in eserlerinde bellek bir sahiplik meselesi olarak değil, paylaşılan bir süreç olarak ele alınıyor. Doğa üzerinden bellek ilişkisini sorgulamak, insan merkezli hatırlama anlayışını aşmayı gerektiriyor. Burada hatırlayan yalnızca insan değildir, hatırlayan, temas eden her varlıkla birlikte oluşan bir ilişkiler ağıdır. Maurice Merleau-Ponty’nin bedenlenmiş algı anlayışıyla düşünüldüğünde, hatırlama zihinsel bir geri çağırma değil, bedenin dünyayla kurduğu süreklilik içinde ortaya çıkıyor. Doğaya temas eden beden, geçmişi yeniden hatırlamaz; onu yeniden yaşar, sabit bir içerik olmaktan çok bir akış olarak beliriyor. Zeybek’in sanat pratiği bu dönüşümü görünür kılıyor; taş, toprak, su, yaprak gibi doğal unsurlar yalnızca malzeme değil, geçmişle bugün arasında aracılık eden bellek taşıyıcıları olarak eserlerinde beliriyor.”
Künye:
1. Metin Katırcılar
2. Sanem Odabaşı
3. Merve Zeybek
4. Maya Kurdoğlu
Muriel Spark’ın gerçek hayatın kilidini kurguyla açma ihtimallerini sorguladığı, sırlarla dolu romanı Şüpheli Hal ve Hareketler, Burcu Uluçay’ın çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıktı.
1940’ların sonunda, İngiltere’de ekmeğin aslanın ağzında olduğu zor koşullarda ilk romanı üzerinde çalışan Fleur Talbot, sekreterlik becerilerini sergileyeceği yeni bir iş bulduğunu zanneder fakat ondan beklenenler, hiç de göründüğü gibi değildir.
Talbot’un esas görevi, Otobiyografi Birliği adı verilen tuhaf topluluğa üye birçok renkli insanın hayatının kaleme alındığı ham metinleri düzeltip okunaklı ve nitelikli hâle getirmek, başka bir deyişle, otobiyografi editörlüğü yapmaktır. Zamanla kendi yazdığı roman ile üzerinde çalıştığı dosya, gizemli işvereninin hamleleriyle kesişecek, kurgu ile gerçek yaşam öyküleri enfes bir biçimde birbirine karışacaktır.
Başrolünde Emmy ödüllü Zendaya’nın yer aldığı ve A24 ortak yapımı olan HBO Original drama dizisi Euphoria’nın üçüncü sezonunu 13 Nisan’da HBO Max’te yayımlanacak.
Emmy adayı ve DGA Ödülü sahibi Sam Levinson’ın yaratıcısı, senaristi, yönetmeni ve yürütücü yapımcısı olduğu dizisinin kadrosunda; Zendaya, Hunter Schafer, Eric Dane, Altın Küre adayı Jacob Elordi, Emmy adayı Sydney Sweeney, Alexa Demie, Maude Apatow, Emmy adayı Martha Kelly, Chloe Cherry, Adewale Akinnuoye-Agbaje ve Toby Wallace yer alıyor. Sekiz bölümden oluşan yeni sezon, her hafta yeni bölümleriyle izleyicilerle buluşacak. Euphoria, HBO tarihinin en çok izlenen yapımlarından biri olurken, ilk iki sezonuyla toplam 25 Emmy adaylığı ve 9 ödül kazandı.
M.K. Perker’in alışılmış sergi formatlarını ters yüz eden, canlı ve tekrarı olmayan performatif sergisi “LIVE”, 27 Ocak-28 Şubat tarihleri arasında Pilot Galeri’de sanatseverlerle buluşacak.
“LIVE”, Pilot Galeri’yi, bir sergi mekânı olmaktan çıkararak bir deneyim alanına dönüştürüyor. M.K. Perker, beş hafta boyunca eserlerini, galeride, izleyicinin gözleri önünde üreterek, seyirciyi tamamlanmış işlerle değil, üretimin kendisiyle karşı karşıya bırakıyor.
Boş çerçeveler zamanla dolarken, mekân loşluktan aydınlığa ilerliyor. İzleyici yalnızca bakmıyor; bekliyor, tanıklık ediyor, sürecin parçası hâline geliyor. Her ziyaret, M.K. Perker’in üretimiyle ve üretim sürecindeki varlığıyla karşılaşılan, tekrarı olmayan bir ana dönüşüyor. Bu yönüyle “LIVE”, performatif, kendine meydan okuyan ve “tersinden” işleyen bir yapıya sahip: sonuçtan değil, oluş hâlinden besleniyor. Sergi süresince her gün galeride bulunacak Perker, sanatseverleri farklı bir yaratım anıyla karşılıyor. Bu karşılaşmalar sayesinde sergi, sabit bir zaman dilimine değil, birbirine karışan zaman akışlarına yayılıyor. Aynı sergiye iki kez gelen izleyici, kaçınılmaz olarak iki farklı ana, iki farklı sürece tanıklık ediyor. Canlı çizim süreci, sanatçının arkasında yer alan büyük bir ekran aracılığıyla gerçek zamanlı olarak izlenebiliyor. Böylece izleyici, bir eserin nasıl oluştuğunu uzaktan değil, doğrudan ve eş zamanlı olarak deneyimliyor.
“Yapay zekâ programları ile hızla üretilen ve tüketilen imgeler dünyasında, el ile üretmenin nerede durduğuna dair bir sorgulama da içeren 'LIVE', sanat üretiminin 'sonuç' odaklı algısını sorguluyor. M.K. Perker, izleyiciyi hazır bir eserle değil, düşüncenin, hatanın, karar anlarının ve yaratımın ham enerjisiyle baş başa bırakarak, sanatı bir 'eylem' ve 'anda olma' deneyimi olarak tanımlıyor. 'LIVE' sergisinde ziyaretçi, yaratımın sessiz ortağı, zamanın tanığı hâline geliyor. Sanatçının konsantrasyonunun yoğunluğunu, bir çizginin doğuş anını, bir fikrin kâğıt üzerinde şekillenişini izliyor. Sanatın görünmeyen kapılar ardında üretilen 'sihrini' değil, 'emek' ve 'kararlılık' ile şekillenen samimi ve benzersiz ilişkisini merkeze alıyor. Çizgi roman ve illüstrasyon dünyasında uluslararası bir tanınırlığa sahip olan M.K. Perker, bu sergisiyle, cesur bir meydan okuma gerçekleştiriyor. Uzun yıllara yayılan titiz atölye pratiğini, kamusal alana taşıyarak ve izleyiciye açarak, mahremiyet ve performans, planlama ve doğaçlama arasındaki gerilimi görünür kılıyor. 'LIVE', Perker'in zengin imge dünyasının, duru bir 'yapım süreci' performansına dönüşümünü imliyor.
Sanatçı, izleyiciyi ütopik ve distopik anların, kargaların, kuşların, balıkların, dev tavşanların, sokakların ve rüyaların iç içe geçtiği anlara davet ediyor. Goya resimleriyle, siber-punk literatürün yan yana geldiği bu zihin haritasında izleyici, sanatçının çizdiği beyaz tavşanları takip ederek yolunu bulmaya çalışacak. Mad Max çöllerinden, renkli uzay yaratıklarına, New York metrolarından İstanbul kedilerine bu gizemli ve çok katmanlı dünya, "LIVE" sergisinde, izleyici önünde ilerleyen, canlı bir yolculuğun kendisi hâline geliyor.
Bu deneyimin mekânsal kurgusu, Mozaik Design iş birliğiyle galerinin ruhuna nüfuz eden özel bir tasarımla şekilleniyor. Sergi süresince mekân, üretim ilerledikçe dönüşüyor; ışık, yerleşim ve atmosfer değişiyor. Mozaik’in mekâna yayılan tasarımı, izleyicinin dikkatini sürece odaklayan, sakin ama yoğun bir izleme hâli yaratıyor. Sergi, yalnızca eserlerle değil, mekânın kendisiyle de canlı bir organizma gibi nefes alıyor.
Serginin beş haftaya yayılan sürecinde, JDE Peet’s Türkiye bünyesindeki L’OR Espresso, sunduğu ikramlarla LIVE sergisine katkıda bulunuyor. Bu eşlik, galeride geçirilen zamanı destekleyen tamamlayıcı bir deneyim sunuyor.
Sergi, tüm eserlerin tamamlandığı ve bir arada görülebilecekleri bir final günüyle sona ererken, geride zamana yayılmış, katmanlı ve kolektif bir hafıza bırakıyor.”
Apaçık Radyo’nun gençlerin dünyanın gidişatında daha etkin bir rol üstlenmesi, kendi alanlarını ve fırsatlarını daha güçlü biçimde kurabilmesi gerektiğine olan inançla düzenlediği “Açık Alan” programı için başvurular başladı.
İlki 25 yıl önce düzenlenen program yarışması yeniden hayata geçiriliyor. Bu kez, o gün mikrofon başına davet edilen gençlerden bir sonraki kuşağı “Açık Alan” kapsamında oyuna çağırıyor. Bu çağrının amacı; gençlerin kendilerini, dünyaya bakışlarını ve en geniş anlamıyla sosyal, kültürel, siyasal ve sanatsal arzularını geniş kitlelerle paylaşabilecekleri bir yayın alanı açmak.
Yarışmaya katılmak için Apaçık Radyo’dan genç olmak yani 13 Kasım 1995’ten sonra doğmuş olmak gerekiyor. Başvuru sürecinde iletilen yazılı program önerileri jüri tarafından değerlendirilecek. Ön elemeyi geçen proje sahipleri Apaçık Radyo stüdyolarında demo kayıtlarını hazırlayacak. İkinci değerlendirme aşamasının ardından seçilen yarışmacılar, 2026 Şubat ayında başlayacak yeni yayın döneminde Apaçık Radyo’da olacaklar.
"Açık Alan" için ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Scarlett Johansson’un yönetmen koltuğuna oturduğu, usta oyuncu June Squibb’in başrolünde yer aldığı Müthiş Eleanor filmi, 23 Ocak’ta vizyona girecek.
Oscar’a iki defa aday gösterilen ünlü oyuncu Scarlett Johansson, dünya prömiyerini 2025 Cannes Film Festivali’nde yapan Müthiş Eleanor (Eleanor the Great) ile yönetmenliğe etkileyici bir başlangıç yapıyor. Filmde 96 yaşındaki usta oyuncu June Squibb’e Erin Kellyman ve Chiwetel Ejiofor eşlik ediyor.
“Büyük bir kaybın ardından Florida’dan New York’a taşınan 93 yaşındaki Eleanor, yeni hayatına uyum sağlamaya çalışırken tesadüfen katıldığı bir destek grubunda karmaşık bir sürecin içine girer. Dikkat çekmek için paylaştığı bir hikâye, genç bir gazetecilik öğrencisinin yoğun ilgisini beraberinde getirince, Eleanor beklenmedik sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır.”
Yönetmen: Scarlett Johansson
Senaryo: Tory Kamen
Oyuncular: June Squibb, Erin Kellyman, Chiwetel Ejiofor
Yapımcı: Scarlett Johansson, Jessamine Burgum, Kara Durrett, Keenan Flynn, Jonathan Lia, Celine Rattray, Trudie Styler
Görüntü Yönetmeni: Hélène Louvart
Kurgu: Harry Jierjian
Tür: Dram
Yapım Yılı: 2025
Süre: 98 dk.
İthalat & Dağıtım: Bir Film
Habip Aydoğdu’nun “Bir Rengin Tanıklığı” başlıklı kişisel sergisi 22 Şubat’a kadar Brieflyart Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
“Habip Aydoğdu; askerliği dönenimde Mardin’in Nusaybin ilçesinde eserlerini üretirken, malzemesi olmadığından resimlerini dolmakalem ve kırmızı ıstampa mürekkebiyle yapar. Belki de bu yüzden, başlangıçta yoklukla bağdaştırır kırmızıyı. Belki bu hem sanatçının kişisel tarihinden hem de ülkenin kaderinden bir ayrıntıdır.
Rusya’dan Malevich, Amerika’dan Rothko için siyah; Fransa’dan Yves Klein için mavi ne ise Türkiye’den Habip Aydoğdu için de kırmızı odur.
“Habip Kırmızısı” yokluktan doğan rastlantısallıkla hem kendinin hem mecazın ifadesidir. Kırmızı Aydoğdu’nun eserlerinde, isyanın, aşkın, göçün, savaşların, sevginin, huzurun, huzursuzluğun, gururun, gücün, gizemin rengine dönüşür.
O yüzden bir rengin tanıklığından ya da Habip Aydoğdu’nun bir renginin tanıklığından söz edilecekse o renk önce kırmızıdır: Istampa kırmızısı, koyu kırmızı, kan kırmızı, Sonra ardına siyahı katan bir kırmızı.
Habip Aydoğdu’nun resimlerinde renk ve boşluk onun ressamca bakışını anlatır. Boşluk ne kadar kuşatıcı bir alan, yaşanmamış bir zaman ve varlığın ötesi, sözlük anlamı dışına taşan bir kavram ise; renk o kadar şimdi ve burada olan, sadece kendinin değil insana dair zihnin ve duyumun her tonunu anlatma gücüne sahip, boşluğun içinde ama aynı zamanda boşluğu yutan bir fenomendir.”
Künye:
1. Deniz, 140 x 200 cm, Tuval üzerine akrilik, 2017
2. İlk Kıble (Beytülmakdis) (ikili), 120 x 180 cm, Tuval üzerine akrilik, 2016
3. Gazze, 50 x 50 cm, Tuval üzerine akrilik, 2024
4. Tevekkül, 50 x 50 cm, Tuval üzerine akrilik, 2024
5. Virusten beteri, 200 x 140 cm, Tuval üzerine akrilik, 2020
Dr. Tina Rae’nin yazdığı, Jessica Smith’in resimlediği gençler için ruh sağlığı, esenlik ve kişisel bakım üzerine bir yol gösterici niteliğindeki İyi Olmamakta Bir Sorun Yok – Sağlık ve Esenlik Rehberi, Güneş Turhan’ın çevirisiyle Martı Çocuk Yayınları’ndan çıktı.
Bu gösterici rehber; daha mutlu, dengeli ve sağlıklı hissettirecek ilham verici fikirlerle dolu. Sayfalar arasında hem günlük yaşamda kolaylıkla uygulayabilecek pratik öneriler hem de okurun yolculuğuna eşlik edecek sakinleştirici, destekleyici bilgiler yer alıyor.
“İster kendinizi iyi hissedip bu duyguyu korumak isteyin, ister zor bir dönemden geçip desteğe ihtiyaç duyun… Bu kitap tam size göre!”
Beykoz Kundura bünyesinde yer alan Kundura Sinema, sinema tarihinin restore edilmiş beş önemli klasiğini bir araya getiren “Kundura Klasikleri: Sinemanın Zamansız Hikâyeleri” seçkisini 24 Ocak-21 Şubat tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşturacak.
“Kundura Klasikleri: Sinemanın Zamansız Hikâyeleri” seçkisi, sinemayı yalnızca bir anlatı biçimi olarak değil; hafıza, hatırlama ve yeniden düşünme pratiği olarak ele alan bir karşılaşma alanı sunuyor. Seçkide; Stanley Kubrick’in ışıkla örülmüş bir yükseliş ve çözülme anlatısı, Alfred Hitchcock’un suç, arzu ve ahlaki yargı arasındaki gerilimi mahkeme salonuna taşıyan gotik draması, Billy Wilder’ın Hollywood mitolojisini tersyüz eden karanlık başyapıtı, Joseph L. Mankiewicz’in aile ve iktidar ilişkileri etrafında şekillenen sert melodramı ve yine Kubrick’ten modern sinemanın en tartışmalı klasiklerinden biri bir araya geliyor.
Barry Lyndon, The Paradine Case, Sunset Boulevard, House of Strangers ve Lolita; farklı dönemlere ve anlatı dünyalarına ait olsalar da bireyin arzuları, toplumsal yapı, iktidar, tutku ve kayıp etrafında şekillenen ortak sorularla kesişiyor. Restore edilmiş kopyalarıyla beyaz perdede yeniden hayat bulan bu filmler, sinemayı geçmişe ait bir hatıra değil; bugünle konuşan canlı bir düşünme alanı olarak ele alıyor.
“Kundura Klasikleri: Sinemanın Zamansız Hikâyeleri” seçkisi hakkında detaylı bilgiye ve programa buradan ulaşabilirsiniz.