28 KASIM, CUMA, 2025

“Karanlık Daha Çok Bizim Türümüzün İcadı Olan Bir Soğurma Biçimi”

Özlem Dikeçligil ile ikinci öykü kitabı Karanlığın İcadı odağında; aile bağlarına, ilişkilerin karanlık taraflarına, hiçbir şeyin karanlık ve aydınlık diye birbirinden net sınırlarla ayrılamayacağına, her an değişebilecek insan doğasına dair yazdığı öyküleri konuştuk.

“Karanlık Daha Çok Bizim Türümüzün İcadı Olan Bir Soğurma Biçimi”

Karanlığın İcadı’nda; özgün bakış açılarıyla yazılmış, bulunan anlamları şahıslarına münhasır, birbirinden etkili felaket manzaralarına ulaşan öykülerle karşı karşıya kalıyoruz. Karanlık nedir, tam olarak bilmediğimizi görüyor; insan söz konusu olduğunda icat edilenin neye dönüşebileceğini gölgeli taraflarıyla değil, düpedüz karanlık rotalarda dolaşarak okuyoruz.

Her iki öykü kitabınızda da her şeyin normalleştiği veya normalleşeceği vaadinde bulunulduğu yeni dünya anlayışı söz konusu iken bununla hiç ilgilenmiyorsunuz gibi. Normal dışına odaklanıyorsunuz ve bize algılatılmak istenen normallere sadece edebiyat kanmamalı gibi bir düşüncenin etrafında dolaşıyorsunuz. Hem etkilenmenin olanaksız olduğu hem iyinin olduğu kadar kötünün de ortaya çıktığı, normalin de aslında bu olduğu kadar olmadığı da bir alan mı edebiyat?

Okur olmayı ve yazmayı aynı bütünün iki parçası olarak görüyorum. Bu yüzden okumak ve yazmak her zaman türlü biçimleriyle hep hayatımın içinde oldu. Dolayısıyla iyi bir akademik makale okumak da iyi bir öykü ya da roman okumak kadar beni heyecanlandırabiliyor. Yüksek lisans tezimi yazarken de öykülerimi yazarken de aynı heyecanla yazdım. Odaklandığım, kafamın içinde oradan oraya sürüklediğim şey her neyse ona uygun bir anlatım dili kurmaya çalışıyorum. Bunun edebiyatın ya da yazının hangi alanına dahil olacağına ya da olma imkânının olup olmadığına çok odaklanmıyorum. Benim için hareket noktası her zaman ya çok güçlü bir imge ya da bir ses bulutudur. Yazmaya başlarken şimdi bir çocuk hikâyesi yazayım ya da kadın sorunlarına odaklanayım gibi vazifeşinas bir itkiyle masama oturmam. Beni oraya oturtan şey genelde bir biçimiyle rahatsız edici olur. Benimle oturup kalkar her yere peşimden sürüklenir beni didikler, sonunda pes edip ona bir anlatım biçimi vermek onun görülmek, sezilmek uğraşına eşlik etmek için yazmaya başlarım. Ve eğer doğru bir yerden başlamışsam hikâye önümde kolayca açılır. O açılan kendini anlatmaya çalışan her neyse ona teslim olurum.

Öykülerimin de kahramanlarım da normal dışına dahil olduklarını pek düşünmüyorum. Ama şunu söyleyebilirim hayatın bir arzu nesnesi olacak kadar pürüzsüz, yekpare, lineer ilerleyen parlak bir forma sahip olduğuna, olabileceğine inanmıyorum. Tam tersine hayatın helezonik, katmanlı ve çoğu zaman opak olduğunu düşünüyorum. Nerede durduğunuza bağlı olarak bu opak ve helezonik katman hareket ederken ışığı bazen soğuruyor bazen de yansıtıyor. İçine aldıklarını bazen dışarı savuruyor bazen de savurduklarını tekrar ve bu sefer başka bir formda yeniden çekim alanına dahil edip yoluna öyle devam ediyor. Ben bu alanlarda dolaşmayı, o kaynaktan gelen imgeleri ve sesleri toplamayı seviyorum. O yüzden sistemin uyduruk bir hediye paketinde takdim ettiği vaatlere pek aldırmıyorum.

​Kafamın içinde edebiyat bunu dert etmelidir, şuradan beslenmelidir, alanı bu olmalıdır gibi bir sınırlama yok. Her şey edebiyata dahil olabilir, her biçim kullanılabilir. Özellikle melez yapıların edebiyatın olanaklılık alanını genişlettiğine inanıyorum.   

Karanlığın İcadı içerisindeki öyküleri yazmak adına sizi masanızın başına oturtan ana odak meselenizin –veya meselelerinizin ne olduğunu merak ediyorum? Dışarıdan bakıldığında gayet normal görünen bir insanın karanlık yıkıcı yönünü ortaya çıkarmak mı mesela?

Karanlığın İcadı, Macbeth’ten alıntıladığım bir cümle ile açılır; “Olmayan bir şey olandan çok sarsıyor beni: Tek o kalıyor geride, o olmayan şey” der Macbeth, cadılardan Cawdor beyi olacağını öğrendikten sonra. Bu Macbeth’in kendi kendine sayıklamasının bir devamıdır. Öncesinde “Öyle korkunç şeyler geliyor ki aklıma, tüylerim ürperiyor; yüreğim yerinden fırlayıp kaburga kemiklere çarpacak neredeyse! İnsanın düşündükleri gördüklerinden daha korkunç olurmuş meğer” diye kendi kendine sayıklar. Bu düşünme zincirinin bir bakıma insan zihninin röntgenini çektiğini düşünürüm. Bazı şeyleri sadece düşünürüz, bazılarını düşünmeden yaparız, bazılarını da düşünmekten bile korkarız. O korktuklarımız gölgelerimizin toplamı olabilir. O korktuğumuz karanlıkla karşılaşma olasılığımız her zaman baki. Özellikle çöküş zamanlarında. Çünkü toplumsal kırılma hatları boydan boya hayatlarımızın içinden geçiyor. Macbeth’i de oyunun başında iyi, sevilen bir insan, bir savaşçı olarak tanırız ama sonradan değişir. Çünkü değişeceği dönüşeceği şartlar oluşur. Bir çözülme gerçekleşir. Bu yüzden öykülerimdeki karakterleri mağdur veya fail olarak ayırmıyorum. Bazen iç içe geçiyorlar. Fail gibi görünen aslında mağdur olabiliyor. Bu soruya gene Shakespeare’den bir alıntıyla noktayı koymak istiyorum: “ İyi kötüdür, kötü de iyi.”

Sizi çok etkileyen, karşı karşıya kaldığınızda gözünüzü alamadığınız, içinden çıkamadığınız imgeleri de merak ediyorum. Dışarıda olup biteni gözlemlerken ne oluyor da gözünüzü alamaz oluyor, o kısımları cımbızla çekiyorsunuz? Bu anlamda Hayalet Bakıcısı içerisindeki öykülerle Karanlığın İcadı içerisindeki öyküler arasında bir fark oluştu mu? Yani belki de dikkatinizi çeken imgeler daha köşeli ve keskin bir hâle dönüştü zamanla.

Bir örnek verebilirim. “Birlikte İyileşeceğiz” öyküsündeki baba ve oğula bir öğleden sonra Kadıköy’de rastladım. Önce onları el ele yürürlerken gördüm sıra dışı bir hüzün yayıyorlardı. Sonra karşıdan karşıya geçmeye çalışırken ışıklara dikkat etmediler. Özellikle baba rüyada dolaşıyor gibiydi. Elinde taşıma biçiminden ağır olduğunu tahmin ettiğim siyah naylon bir poşet vardı. Lüks bir cipin altında kalacaklardı az kalsın. Çok korktular, poşet yere düştü. Bana kaybettikleri bir hayat tarafından derin bir ezilme korkusu yaşadıklarını hissettirdiler. Kaldırımda durup onları izledim. Adam içindekilerin köpüklü bir su olarak yola aktığı ıslak torbaya elini sokup sağlam kalmış tek bira şişesini buldu ve onu montunun geniş cebine koydu. Elini poşetten çıkardığında eli kanıyordu. Sonra çocuğu susturmak için kucağına alırken elindeki kanı çocuğun montuna sildi. Eminönü vapurlarının oraya doğru oğlanın başı babasının omzuna gömülü yürümeye başladılar. Eve döndüm ve onları unutmak için öykülerini yazdım.

Hayalet Bakıcısı’ndaki öyküler de aynı kanallardan beslendiler. Hayatın sarmalları arasına sıkışmış kimi imgelerin, sözcüklerin günlük hayatıma illa dahil olmak istemeleri, bir tür musallat olmaları sebebiyle yazıldılar. Beslenip doyurulmak, ayakta sallanıp pışpışlanarak uyutulmak isteyen ne kadar hayalet varsa başıma toplandılar. Üstelik benimkiler de değillerdi.

Karanlığın İcadı ise adının vaat ettiklerini sunmasını istediğim bir öyküler toplamı ve bir tür gündelik küçük kıyametlerimizin kaydı. Bir bakıma gündelik kıyametlerinden kendi çabalarıyla kurtulan kazazedeler korosu bize felaketlerinden nasıl kurtulduklarını anlatıyorlar. Her birinin kendi pişmanlıkları ve önemsememizi istedikleri hayal kırıklıkları var. Hayat umdukları gibi gitmemiş ve kimse onları bunların herkesin başına gelebileceğine inandıramıyor.

Kitabın ismini neden Karanlığın İcadı koymak istediniz? Karanlığı hepimiz biliyoruz, keşfedilmiş yeni bir alandan veya icattan bahsedilmiyor insana dair, amma velakin öykülerde “karanlık” kavramı bir düşünme biçimi ya da var oluş alanı, hatta gölgeli yanlarından tamamen sıyrılarak eylemin gerçekleştiği alan. Karanlığın İcadı ismini, “içsel coğrafya keşfi” olarak okumak mümkün olabilir mi diye düşündüm bu sebeplerden.

Hayat, karanlık ve aydınlık yanlar olarak birbirinden çelik konstrüksiyonlarla ayrılmış iki ayrı parça değil. Çoğu zaman iç içeler. Bizler de bu parçalı ve çok boyutlu yapının, mümkünler sarmalının içinde hareket hâlindeyiz. Ve bu yapının bir yansımasını da içimizde taşıyoruz. Dolayısıyla evet bir iç keşif, bir icat ama her keşfedilişte değişen bir coğrafya. Bu icat coğrafyası belki kazı imkânı veriyor ama derinlerde ne bulacağımıza dair tahminlerimiz her zaman tutmayabiliyor. O zaman bazı durumlarda çıkan hafriyat toprağıyla düzleyip yolumuza devam ediyoruz ya da elimize aldığımız karanlığı yakından görmek için ışıklı bir alan arıyoruz. Sonuçta karşılaşıyoruz.    

Öykülerde anlatılan karakterleri düşündüğümüzde “Karanlığın İcadı” ifadesi bir tür özneleşme sürecini anlatıyor olabilir mi; özellikle de kadın karakterler adına; yoksa aynı zamanda özneleşme süreciyle birlikte bir yitimi mi anlatıyor? Öz benliğine kavuşma ve kavuşma anıyla beraber gelen yitimler, bu ince çizgi, bu karanlık eşik, özellikle kadın karakterlerin tamamı için önemli bir unsur sanki, ne dersiniz?

Kadınların eşikleri geçme konusunda her zaman erkeklerden daha cesur olduklarını düşünüyorum çünkü arafta daha uzun bekliyorlar ve çoğu zaman ellerinde kendi hayatlarından, kendi hayatlarını imal ettikleri şeylerden başka kaçarken kullanabilecekleri malzemeleri olmuyor. Zaten baştan doğru yerde mevzilenmemiş, donanmamış oluyorlar. Bir kere yıkmak için değil korumak için mevzilenmişler. Çocuklar, aile ve bir yuva. Alın size kanınızın son damlasına kadar bütün sisteme karşı korumak zorunda kaldığınız bir yapı. Sosyal, ekonomik, psikolojik her sarsıntıda bu nadir ve kırılgan yumurtayı hiçbir yerine zarar gelmeyecek şekilde kollayıp koruyacaksınız ama bir yandan da yola devam edeceksiniz. Bu akışta yolunuza her şey çıkabilir ve hayat o korumaya çalıştığınız nadir varlığınız karşısında sizin kadar titizlenmeyebilir. Bu durumda atlamak zorunda olduğunuz eşiğin altında ne var bakmayabilirsiniz ya da yükseklik aldatıcı olabilir. Bu özneleşmek midir bilemiyorum. Ben o fırsatı bulabildiklerini düşünmüyorum. Daha çok özellikle kadınlar bütün kimliklerinin birbirinin içinde eridiği bir süreç yaşıyorlar. Mesela “Dördümüz Beraber” adlı öykümde Figen karakterinin geçtiği eşik böyle bir eşiktir. Bir şey yapacak, bir şeyleri değiştirecek bunu her şeye rağmen istiyor. Ödeteceği bedelin yaşadığı hayal kırıklığından daha büyük olmasını istiyor. İstediği de oluyor ama başka biçimde. Bu da bir yok oluş, kayıp parçalardan ve vicdan azabından mamul bir yeniden oluş biçimi. Tasarlanmamış ama o karanlık tünelden geçerken rastlanmış, paramparça bir öznellik.     

Öykülerinizin tamamında belirgin kıldığınız yumuşak anlatım tercihiniz karanlığın keskinliğini seyreltse de rahatsızlık veren duygular peşimizi bırakmıyor. Öyküler anlatılmaya başlanıyor, hikâyeler gelişiyor, eylemler netleşiyor, neredeyse icat edilecek hiçbir şey kalmıyor geriye ama bir şey var yine de; ne bileyim, orada kalmış ve her şey netleşmesine rağmen tanımlanamayan. “Kibir” olabilir mi?  İnsan kibri! Daha çok ikili ilişkilerde, hatta evliliklerde ortaya çıkan. Mesela kitabın açılış öyküsü “Dördümüz Beraber” özelinde konuşacak olursak ne söylemek istersiniz?

“Dördümüz Beraber” adlı öykü Figen’in göz hizasından, onun saçlarını okşayarak yazıldı. Çünkü bu şefkate en çok ihtiyacı olan oydu. O yüzden tüm sertliğine karşı neredeyse fısıldayan mırıldayan bir dil kullanmayı seçtim. Her öykünün kendi mekânsallığı ve o mekânsallığın içini dolduran, o yapıyı taşıyan bir duygusal tarihi var. Bu öyküde çözülme mekânda ve onu taşıyan yapıda aynı anda gerçekleşiyor. Şüphesiz kahramanımız yani Figen başka türlü davranabilirdi ama davranmadı. Çünkü kendimize ait duygusal kodlanmalarımız var. Neye, kime ne kadar ceza biçtiğimiz, kime neyi reva gördüğümüz sadece kendimizin okuyabildiği bir defterde yazılı. Ama bazen hesaplamada yanlış yaptığımız anlar oluyor, buna kibir dememeyi tercih ediyorum.

“Orman Nelerden Yapılır” öykünüz içeriği, kurgusu, anlatımı, içindeki başlıkları, lineer zaman akışı, sosyal medyanın öyküye katkısı, çocuklar, yetişkinler, hayvanlar ve doğa sarmalı ile ayrıca bir kitap olabilecek seviyede. “Karanlık, Hayal Kırıklığı”, “Vahşi Hayvanlar”, “Korku, Elmaslar, Üzgün Çocuk Sesleri”, “Çabuk Yanan Şeyler”. Öykünün içinde yer alan bu başlıkları tek tek konuştuğumuzda bile Karanlığın İcadı’nın bütününü konuşmuş oluruz aslında diye düşündüm fakat karşımızdaki başlı başına bağımsız, yekpare bir öykü. Çok çalışılmış veya uzun süre kafanızda demlemeye bırakılmış bir öykü var karşımızda sanki.

“Orman Nelerden Yapılır” dediğiniz gibi uzun süre kafamda gezinmiş bir öykü. Epigrafından da anlaşılacağı üzere modern bir Hansel ile Gretel öyküsü. Çok genel anlatımla her şeyin çözülüp parçalandığı bir zamanda iki küçük çocuğun tekinsiz bir ormanda yaşamaya çalışmaları. Ama bu ağaç gölgelerinden şarkı söyleyerek, mantar toplayarak, sadece doğmuş olmanın gamsız neşesiyle geçebilecekleri bir orman değil. Daha çok yutan bir karanlık. Onları yani Kız’la Oğlan’ı el ele tutuşmuş o karanlık tayga benzeri ormana doğru giderlerken hayal ettim. Sadece arkadan siluetlerini gördüm ve Kız’ın sesini duydum. Zaten dikkatli bir göz onları her yerde görebilir.

​Öyküye başlarken kafamda bölümleri vardı, sadece yazarken olaylar zincirinde değişiklikler oldu. Yazmaya 2024’ün temmuzunda başladım ama ilk sıcak hava dalgasında bıraktım. Yaz iyi çalışabildiğim bir mevsim değil. Sonra eylülde tekrar başına oturdum. Bir novella olacağını biliyordum, hikâye ancak o formun üzerine kurulabiliyordu çünkü.  Onlara bir isim vermedim çünkü her şeyin çözüldüğü, çürüdüğü bu felaketler çağında saklandıkları yerde kolay bulunamasınlar, anonim kalsınlar istedim. Ama yine de dikkatli bakan gözlerin onlara her yerde rastlayabileceğini biliyorum çünkü artık her yer orman.  

Son üç öykü; “Birlikte İyileşeceğiz”, “Çözüm Biçimleri” ve “Emily İçin”e bir de “Dördümüz Beraber”i de katmak istiyorum. Çünkü sizinle öykülerin içinden geçen hayvanları ve annelerin karanlığını konuşmak istiyorum. Babalar veya erkek karakterlerin karanlığı zaten net. Hayvanların ise ne kadar evcilleştirilirse evcilleştirilsin ilkel. Mesela kediye ejderha benzetmesi. Kadın karakterler için kendi öznelerini aramalarını ve özneleri içindeki yitimleri konuştuk fakat öykülerde bir “anne karanlığı” parantezi var gibi. Var mı?

Öykülerimde genellikle hayvanlar var. İlk öykü kitabım Hayalet Bakıcısı’nda da vardı. Onların satırların arasında dolaşmasını seviyorum ama onları tali bir yere atamıyorum. Onlar da en az diğer kahramanlar kadar hikâyede bir yer tutsunlar istiyorum. Bu vuruş sayısı olmak zorunda değil, taşıdıkları ağırlık ve tuttukları yer önemli. “Birlikte İyileşeceğiz” deki turuncu kedi ufak olmasına karşın kendinden beklenmedik bir ağırlığı kaldırıyor, durmadan miyavlıyor ve üzerine düşeni yapıyor. Ama o “ejderha” değil eğer öyle olsaydı karanlığını belki tartışmazdık “evet öyle” der geçerdik ama o “ejderya” yani yutan değil, taşıyan bir ruh. Oğlanın bir parçası. Karanlık daha çok bizim türümüzün icadı olan bir soğurma biçimi. Annelik bu karanlığı da aydınlığı da işlevli kılmak çoğaltmak için çok mümbit bir zemin. Çünkü annelik hem insan hem hayvan olduğunuz melezleştiğiniz bir alan. Dışarısı ise yapımında sizin hiç sözünüzün geçmediği sizin için düşmanlaştırılmış bir mecra. Adeta iktidarın kadınları bedenleri ve annelik hâlleri üzerinden gözetlediği disipline etmeye çalıştığı bir panopticon. Dolayısıyla içerisinin bir hayli karanlık olması çok doğal. Bu bizim yaptığımız değil, başımıza gelen bir şey çoğu zaman.   

Öykülerin mekânsal unsurları da önemli. Evler en az dış mekânlar –sokaklar, caddeler, ormanlar, mezarlıklar, denizler- kadar tekinsiz mesela. Hatta zaman zaman dış mekânlar içeridekilerden daha tekin yerler olarak betimleniyor. Bu durum kendiliğinden mi oluştu öykülerin içerisinde yoksa gayet bilinçli bir zıtlık durumundan mı ilerlemek istediniz?

Öykülerimi yazarken daha tekinsiz olmalarına yönelik özel olarak zaman, mekân seçimi yapmıyorum. Anlatacağım bir hikâye var, o hikâyenin geçtiği bir mekân. Bunu belirleyen hikâyenin kendisi oluyor zaten. Ev içleri elbette önemli çünkü bu bir tür ruh alanı, onun coğrafyası. Evet hayatlarımızın bir parçası kamusal alana da sızıyor ama asıl yumuşak karnımızı, çıplak bedenlerimizi her tür personadan sıyrılmış ham ve karanlık köşelerimizi evin içinde tutuyoruz. Asıl maceramızın büyük bileşenleri ev içlerinde çatılıyor. Bu yüzden ev içleri de en az hayatımız kadar gölgeli.

Tüm öyküler o kadar sakin bir tonla anlatılmış ki, bu anlatım tercihi bir dinginliğin aksine daha da karanlık bir atmosfere sebebiyet vermiş sanki. Bu yüzden son derece bilinçli bir anlatım tonu oluşturduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Serinkanlı kalmak ihtiyacından kaynaklanmış olabilir. Farkında olmadan bana öyküye daha uzaktan zaman zaman daha yüksekten bakma imkânı sağladı. Bu anlatım öyküleri daha tekinsiz kılmış olabilir çünkü mesafenin göz ardı edilemeyecek bir gücü var ama koyduğum mesafeye rağmen kahramanlarım bütün kusurları ve karanlıklarıyla benim bir parçam, başlarından geçenler de öyle. Onlara kefilim. Yani bu mesafe onları dışarda bırakan kibirli bir mesafe değil. Sadece dilin mesafesi.

Sevdiğiniz yazarları, başucu kitaplarınızı merak ediyorum. Ne tür kitaplara çekiliyorsunuz, sizi nasıl yazan yazarlar daha çok etkiliyor?

Bu ara Sevim Burak’ın tüm külliyatını yeniden okuyorum ve ne büyük bir yazar olduğunu tekrar hatırlıyorum. Başucumda sürekli yükselen ve sıraları devamlı değişen bir kitap kulesi var. Palyaço Ruşen’den sonra Didier Eribon’un önce annesini anlattığı Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü’nü ardından da babasının ölümünden sonra doğduğu kasabaya dönüşünü anlattığı Reims’e Dönüş’ü okumayı planlıyorum. Farklı türlerden beslenmeyi seviyorum. Bu kışa yayılacak okuma planımı daha çok kurgu dışı metinler oluşturuyor. Bunların içinde Lacan’ın Anti Felsefe Seminerleri ve Baba-nın- Adları da var. Ama her zaman sıraya sadık kalamıyorum. Aniden gelen bir merak her şeyi değiştirebiliyor ama şu an Ruşen’leyim ve buna memnunum.

Öykü yazmaya devam edecek misiniz? Yoksa farklı çalışmalar söz konusu olacak mı ileriki dönemlerde?

Şu anda kafamın içinde hepsi birbirine karışıp kördüğüm olmuş, en ufak bir hava akımında oradan oraya yuvarlanan bir sesler yumağı var. Ne anlattıklarını, dertlerinin ne olduğunu anlamam için biraz zamana ihtiyaç duyuyorum. O yüzden hangi formu seçeceğimi bilmiyorum.

0
4043
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage