
Özgür Önurme’nin kaleme aldığı ve Özer Feyzioğlu ile birlikte yönettiği Netflix’in yeni mini dizisi Fatma, 27 Nisan’da izleyici ile buluşacak. Yapımcılığını Başak Abacıgil Sözeri’nin yaptığı psikolojik drama mini dizisi Fatma’nın oyuncu kadrosunda Burcu Biricik, Uğur Yücel, Mehmet Yılmaz Ak, Hazal Türesan, Olgun Toker, Gülçin Kültür Şahin, Deniz Hamzaoğlu ve Çağdaş Onur Öztürk yer alıyor.
Fatma (35) sıradan bir temizlikçidir. Kocası Zafer hapisten çıktıktan bir süre sonra ortadan kaybolur. Zafer’i aramaya koyulan Fatma ise bu sırada beklenmedik bir cinayet işler. Zafer’in karanlık bağlantılarının bu cinayeti öğrenmesiyle, Fatma’nın hayatta kalmak için öldürmeye devam etmekten başka çaresi kalmaz. Bu durum, Fatma için bugüne kadar yaşadığı her şeyin intikamını alabileceği bir ritüel haline gelir. Fatma artık bir yandan koca dünyaya sığdıramadığı masum oğlunun öcünü almak isteyen bir anne, diğer yandan işlediği her cinayette kimsenin kendisinden şüphelenmediği bir “temizlikçi kadın” olarak hayata devam eder ve kocasını aramaya başlar.
Fatma, 27 Nisan tarihinde tüm dünyayla aynı anda sadece Netflix’te yayımlanacak.
Pg Art Gallery, Ayşe Wilson’ın “Aşk Mektupları” başlıklı kişisel sergisini 7 Mayıs tarihine kadar sanatseverlerle buluşturuyor.
Sergiyle aynı adı taşıyan Aşk Mektupları isimli son serisinde sanatçı, karantina ve eve kapanmaya karşı hissettiği belirsiz ve karışık duyguları temel alarak tuval yerine toile de jouy adı verilen duvar kağıtlarını kullanıyor. Pandemiyle birlikte demodeleşmiş pastoral yaşam tarzlarının ve evde eğitimin yanı sıra yemek pişirmek, bahçıvanlık, dikiş-nakış gibi zanaatkarlık gerektiren konuların yeniden keşfedilmesi toile geleneği ile temsil ediliyor. Sergide yer alan birbirini tekrar eden kır yaşantısından sahnelerin tasvir edildiği, kendinden desenli bu baskılı duvar kağıtları pandemi dönemine bir selam niteliği taşıyor.
Wilson maskelerle bezenmiş dünyada, pandemi ile gelen bilinmezlik korkusunun aile içinde yarattığı kaygıları, kişisel farkındalığın artmasıyla birlikte içinde olduğumuz sıkışmışlık ve güvensizlik hissine karşı açtığımız savaşı sergide yer alan çalışmalarıyla izleyiciye aktarmayı amaçlıyor. Sanatçı, gün geçtikçe kendimizi en güvenli hissettiğimiz alana karşı değişen duygularımızı iyileştirmek için kullandığı mesajları, yine özlemini duyduğumuz doğa tasvirleriyle dolu Fragonard-vari zeminlere uyguluyor.
Ayşe Wilson’ın “Aşk Mektupları” başlıklı sergisi 7 Mayıs’a kadar Pg Art Gallery, Maslak No: 171 adresinde ziyaret edilebilir.
Hakan Keleş'in kent-kültür ilişkisi bağlamında sürekli değişim ve dönüşüm hâlindeki şehirlere çok yönlü bir bakış getirdiği, koleksiyon değerindeki foto-illüstrasyonlarını sergilediği Lilliputlar: Devcücekentler adlı kitabı Desen Yayınları’ndan çıktı.
Keleş'in, sosyal medya üzerinden aldığı yüksek etkileşimle özgün bir sanatsal forma dönüştürdüğü ''lilliputing'' akımı, bakmakla görmek arasındaki ayrıma dikkat çekiyor; insanların, günlük hayatın telaşesi yüzünden duyarsızlaştıkları fiziksel çevrelerini başka bir katman aracılığıyla yeniden görmelerini sağlıyor.
Lilliputlar: Devcücekentler, Türkiye kentlerinden farklı sokak perspektiflerine yerleştirilen ''dev'' karakterlerin, bulundukları ortamla kurdukları ''olağanüstü'' ilişkiye odaklanıyor; zamanı ve mekânı esneten yeni görsel hikâyeler kurgulanmasına aracılık ediyor. Gulliver'in Gezileri'ndeki cüceler kentine gönderme yapan Lilliput ismi, bu kitapta sarkastik bir evreni tanımlıyor. Referansını gerçek dünyadan alan fakat onu eğretileyerek bozan, büyüklük bilgisinin sabit olmadığı, çok katmanlı ve dağınık bir evrene konuk oluyor okurlar. Fonda Türkiye'den farklı kent atmosferleri ve kimi anıtsal yapılar bir panorama oluştururken, karakterlerin her birinin yarattığı etkileşim, tekil ama bütüncül bir anlatı kurmayı başarıyor.
Kitap altı bölümden oluşuyor. #lilliputgündelik, bugünün kent ve kentlilerinin büyük ölçekli birer yeniden temsili gibi, gerçekliğe en yakın mizansenleri içeriyor. #lilliputnostaljik, kültürümüze ait ama geride kalmış ya da unutulmuş figür ve unsurları günümüz kentleriyle birleştirerek bir zamansızlık algısı üretmeye çalışıyor. #lilliputsarkastik, kenti bir karikatür nesnesi olarak ele alıp ölçek farkından kaynaklanan algısal bozulmaları mizahi unsurlara dönüştürmeyi amaçlıyor. #lilliputbilindik, bu coğrafyada yaşamış ya da yaşamaya devam eden önemli figürlerle kültürümüze mâl olmuş hayalî karakterleri, farklı mekânlarda görselleştiriyor. Olduklarından büyük temsil edilmeleri, kamusal alandaki bilinirliklerine de simgesel bir vurgu yapıyor. #lilliputorganik, kenti doluluk ve boşluklar bağlamında ele alıp ona soyut bedenler eklenen çalışmalardan oluşuyor. Kitabın en sonunda ise özel bir bölüm var. Kitap karantina sürecinde hazırlandığından, Covid19 temalı işler #lilliputpandemik başlığı altında yer alıyor.
Arter, “Gökcisimleri Üzerine” sergisi kapsamında “Ruyer ve Embriyogenesis” başlıklı konuşmayla çevrim içi yorumlama etkinliklerine devam ediyor. 22 Nisan saat 19:00’da gerçekleşecek etkinlikte yazar ve akademisyen Elizabeth Grosz, Gilbert Simondon’ın çağdaşı olan ve Gilles Deleuze’ün çalışmaları üzerinde büyük etkisi bulunan Raymond Ruyer’in ürpertici derecede sıra dışı yazınına odaklanacak.
İngilizce olarak gerçekleşecek konuşmada Ruyer’in atom altı, atomik ve moleküler formların kendi kendilerini yaratma biçimleri açıklanırken kullandığı “embriyogenesis” kavramına kapsamlı bir giriş yapılacak.
Küratörlüğünü Kevser Güler’in üstlendiği Arter Koleksiyonu’ndan oluşturulan “Gökcisimleri Üzerine” sergisi, yaşamsal bir bir aradalık düzleminin bugün yeniden düşünülebilir ve inşa edilebilir olmasına dair sorulara odaklanıyor. Yirmi sekiz sanatçının eserlerinin yer aldığı sergi, var olanların bir araya gelme ve dağılma biçimlerini, ilişki kurma tarzlarını, birbirlerine mesafe alma ve yakınlaşma yollarını birlikte düşünmeye davet ediyor.
Arter Öğrenme Programı’nın Yorumlama Etkinlikleri kapsamında çevrim içi olarak düzenlenecek “Ruyer ve Embriyogenesis” başlıklı etkinliğe ücretsiz olarak katılabilir ya da etkinlik sonrasında Arter’in YouTube kanalında Türkçe altyazı ile izleyebilirsiniz. Etkinlik hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Künye: Karin Sander, Pinpon Topu, Yeşil, Cilalı, 2009, Arter Koleksiyonu Fotoğraf: Uwe Walter
Ramazan Güngör’ün kimi zaman karakterlerini farklı diyarlar ve kültürlerde yaşadıkları yabancılaşmanın kimi zaman da gelip geçen zamanın dolayımında resmettiği öykülerinden oluşan Gökçukuru, Can Yayınları’ndan çıktı.
Geçmişte kalmaya direnen çocukluklar, Avrupa'nın ortasında bir yerde kendini, kimliğini, aidiyetini sorgulayan karakterler; travmalar, yitip gidemeyen anlar ve biriktikçe biriken duygular. Farklı zaman dilimlerine, farklı yaş dönümlerine ait, büyükşehirden taşraya, farklı dünyalarda yaşanan ve bir hayata gölgesini vuran deneyimler.
"… Peki sen aynı insan mısın?" sorusu geçti yıldırım hızıyla aklımdan. Her şeyin bıraktığım gibi kalmasını isteyen ben de o geçmişten neredeyse hiçbir iz taşımıyordum. Ne kafamın içindekilerin ne de üzerimdekilerin o geçmişe ait olduğunu iddia edebilirdim. Bir kök arayışıyla buraya gelip düş kırıklığına uğradığım için başkalarını mı suçluyordum? Benim ruhuma yabancılaşmış o geçmişe başkasını bekçi bırakmaya çalışmamdan öte bir anlamı var mıydı bunun gerçekten?
Çağrı Sertel, “Fer” ve “Hezaren” isimli solo piyano parçalarından oluşan Fer ile müzikseverlerle buluştu. Space Goats etiketiyle yayımlanan Fer’in mix-mastering’i Feryin Kaya’ya, kapak çalışması ise Selim Çotal’a ait. Peaceful Piano başta olmak üzere birçok global listede yer edinen Kuytu’nun ardından yayımladığı “Fer” baharın tatlı telaşını, doğanın uyanışını anlatıyor.
Çağrı Sertel şunları söylüyor: “Fer’de aylardır heyecanla beklediğimiz baharın gelişini kutlayacağımız günleri, bahçemizde açacak olan Hezaren çiçeklerini müjdeliyor. Hepimizi doğanın uyanışına şahit olmaya, güzel ve umut dolu günlerin çok yakın olduğunun en azından hayalini kurmaya davet ediyor. Piyanosundan gelen eşsiz tını ile dinleyenin hayallerine yol arkadaşı olan sanatçı, her parçayı kaydederken aldığı görüntü kayıtları sayesinde bizimle kendi yolculuğunu da paylaşıyor olacak.”
Sertel’in multiverse dünyası, önümüzdeki aylarda yayımlayacağı tekliler ve albüm çalışması ile dinleyicileri çoklu bir evrenin misafiri olmaya devam edecek.
Kalyon Kültür Çevrim İçi Seminer Dizisi’nin ilki “bir de buradan bak” sergisine paralel olarak Orhan Cem Çetin yönetiminde gerçekleşecek. 17 Nisan Cumartesi, 24 Nisan Cumartesi ve 2 Mayıs Pazar günleri çevrim içi bir şekilde yapılacak seminer programı, sırasıyla “Analog Fotoğraf Üretim Sürecinin İfade ve Deneyim Değeri”, “Fotoğrafın Sağaltıcı Gücü”, “Çocuk ve Görsel Dünyasında Fotoğraf” konu başlıklarını kapsıyor.
Kalyon Kültür’ün Her Yerde Sanat Derneği ile birlikte 30 Ekim 2020’de Nişantaşı Taş Konak’taki Kalyon Kültür binasında açılışını gerçekleştirdiği “bir de buradan bak” başlıklı sergi 5 Mayıs 2021 tarihine kadar uzatıldı. Küratörlüğünü Sezgi Abalı ve Sinan Eren Erk’in yaptığı sergi, Her Yerde Sanat Derneği’nin eğitmeni Serbest Salih tarafından yürütülen DARKROOM projesinde farklı yaşlardan ve etnik kökenlerden gelen, çoğunluğu mülteci olan çocukların çektikleri analog fotoğraflara odaklanıyor.
Çevrim İçi Seminer Dizisi çerçevesinde gerçekleşecek seminerlere ücretsiz olarak kaydolup katılabilir ya da Kalyon Kültür Youtube hesabından izleyebilirsiniz. Seminer dizisi hakkında detaylı bilgiye ise buradan ulaşabilirsiniz.
Bauman’ın 1960’lı yılların sonunda düşünsel çerçevesini nasıl kurduğuna dair birçok değerli bilgi sunduğu, sosyoloji öğrencileri ve Bauman takipçileri için hazine niteliğindeki makalelerden oluşan Kültür Teorisinde Eskizler, Akın Emre Pilgir’in çevirisiyle Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı.
1968’de görüşleri ve muhalif tutumları nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan Bauman’ın kaybolduğunu sandığı bu çalışmasıyıllar sonra bir kütüphane arşivinde bulunarak okurla buluşturuldu. Tam basıma hazırlandığı sırada düşünceleri ve eserleri ülke içinde yasaklanan parlak bir düşünüre ait olan bu çalışma adeta “şişeye konulmuş bir mesaj.”
Bauman, bu makalelerde dönemin eleştirel teorik yaklaşımlarını, kültür okumalarını, eğitim ve gençlik olgusunu, modernitenin ayırt edici niteliklerine eğilen ve daha sonra “akışkan modernlik” kavramına zemin oluşturacak fikirleri okurlarla buluşturuyor. Kültür teorileri ve eleştirel kültür okumaları üzerine Bauman gibi önemli bir düşünürün erken bir dönemde söylemiş olduklarına ulaşmak “şişedeki mesajı” üzerinden yıllar bile geçse değerli kılıyor.
Bauman’ın deyişiyle “şişedeki mesaj” alegorisinde iki varsayım saklıdır: Öncelikle ortada yazılmaya uygun ve şişeyi suya atma zahmetine değer bir mesaj olduğu varsayılır. İkincisiyse bulunup okunduğunda onu bulan kişinin şişeyi açıp içindekini okuma, özümseme ve benimseme zahmetine değecek bir mesaj olduğu düşünülür. Şişedeki mesaj hayal kırıklığının geçiciliğini ve umudun sürekliliğini, olasılıkların yok edilemez oluşunu ve onların gerçekleşmesine engel olan güçlüklerin aşılabileceğini ifade eder.
Çağan Tunalı’nın müziğin zamansızlığına ve duygularımız üstündeki etkisine değinen yeni teklisi “Diyojen” Noiseist Records etiketiyle yayımlandı. Elektronik jazz türündeki şarkıda Çağan Tunalı’nın ritmine Hollandalı trumpet sanatçısı Coen Hamelink ve Barış Büyükyıldırım eşlik ediyor.
Birbirinden yetenekli sanatçıların duyguları ve yetenekleri ile katkıda bulundukları “Diyojen”, sanatçının bu yıl içinde çıkarmayı planladığı albümün ikinci teklisi oldu.
Tunalı, ses mühendisi kimliğinin yanı sıra yaptığı elektronik jazz ve house tarzdaki şarkılarla da prodüktörlükte de kendini gösteriyor. Geçtiğimiz yıllarda birçok önemli kulüpte ve çeşitli festivallerde performans sergileyen sanatçı, uzun yıllardır müzikle olan samimiyetini ve birikimini müziğine aktarıyor. Şarkısının özenli yapısı ve farklı müzik türlerine yaptığı referanslar ile alışılmışın dışında bir tarz yaratmayı hedefleyen Çağan Tunalı, kısa aralıklarla yayımlayacağı şarkıların tamamını bir araya getireceği albümünü sonbaharda çıkartmayı planlıyor.
Mehmet Resul Kaçar’ın “Güllerin Ovası” başlıklı İstanbul’daki ilk kişisel sergisi 2 Mayıs tarihine kadar Galeri 77’de sanatseverlerle buluşuyor.
Kaçar’ın resimleri dışında bir de video çalışmasının yer aldığı seçki ismini Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde bulunan Demo Köyü’ndeki Güllerin Ovası bölgesinden alıyor. Sergide sanatçı bir tarafta doğa manzaralarını kendine has bir plastik dille aktarırken diğer tarafta insanların hayvanlara uyguladığı istismar ve şiddet arasındaki ilişkiyi inceliyor. Yapıtlarında doğup büyüdüğü coğrafyayı konu alan sanatçının resimleri geleneksel doğa tasvirlerinin ötesine geçerken kullandığı başak sarısı fon sanatçının özgün üslubu hakkında birtakım ipuçları içeriyor.
Uçsuz bucaksız ovalar, bozkır ve dağlarda otlayan hayvanlar İstanbul’un keşmekeşinde yaşayanlar için huzur ve dinginliği simgeliyor. Güney Doğu Anadolu’nun coğrafyası ve iklimi, tarihi ve talihi kadar sert ve şiddetlidir ve bu şiddet sarmalı içinde insanların zevk için hayvanlara uyguladığı zulüm sanatçının asıl meselesidir. Kaçar, horoz ve köpek dövüşleri, spor adı altında avlanma, Safari turları gibi doğayı ve hayvanları nesneleştiren her türlü insan faaliyetinin arkasında yatan dışlayıcı ve yıkıcı bilinci eleştiriyor.
Sanatçının resimlerinde şiddetin apaçık ifşasının aynı zamanda hem coğrafya hem de insanlıkla ilişkilendirilmesi felsefi, tarihsel ve siyasi sorgulamalara kapı aralıyor. Sanatçı insanın doğa ve hayvanlarla kurduğu şiddetli geçimsizlik durumu söz konusu olduğunda, izleyiciyi bir çeşit vicdan muhasebesine davet ediyor.
“Güllerin Ovası” başlıklı 2 Mayıs tarihine kadar Galeri 77’de görülebileceği gibi aynı zamanda buradan çevrim içi bir şekilde gezilebilir.
Künye:
1- Mehmet Resul Kaçar, Palamut Yiyen Keçi, 2019, TUYB, 100x135cm
2- Mehmet Resul Kaçar, Şenlik, 2020, TUYB, 130x190cm
3- Mehmet Resul Kaçar, Sürü III, 2020, TUYB, 100x135cm