09 OCAK, PERŞEMBE, 2020

“Yazarlığın Kaynağı Ruhsal Sakatlıksa Kitap Yazmak Tedavidir”

Arşivlerin aralandığı yazı dizimiz Sandık’ın bu ayki konuğu yine Leylâ Erbil. Türkiye'de feminist teorinin henüz konuşulmadığı yıllarda yayımlanan, 1 Aralık 1978’den, derginin son sayısının çıkarıldığı 1 Mart 1992’ye kadar Duygu Asena'nın genel yayın yönetmenliği yaptığı Kadınca Dergisi'nin 47'nci sayısındaki Leyla Erbil ile feminizme ve kadın meselelerine dair yapılan röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

“Yazarlığın Kaynağı Ruhsal Sakatlıksa
Kitap Yazmak Tedavidir”

Sunuş niyetine:

Duygu Asena 1 Aralık 1978’den, derginin son sayısını çıkardığı 1 Mart 1992’ye kadar Kadınca Dergisi[1]’nin genel yayın yönetmenliğini üstlenmişti. Kadınca, feminist teorinin henüz pek de konuşulmadığı Türkiye’de oldukça radikal bir çizgideydi zira seks ve orgazm sözcüklerini -belki de ilk kez- sakınmadan kullanıyordu. Bense derginin peşine Leyla Erbil sebebiyle düşmüştüm önce -şimdi bütün sayıları okuyacağım-. O sayıyı buldum ve Erbil’in bugüne dek okuduğum en ilham verici ve düşündürücü röportajı birtakım nedenlerle gün yüzüne çıkarmanın faydalı olacağını düşündüm. İlkin, Erbil’in eserleri ve çalışma disiplini üzerine söylediklerini daha önce bu ayrıntıda okumamıştım; Erbil metinlerini çalışan herkes için faydalı olacaktır bu bilgiler. İkinci olarak, Leyla Erbil’in feminizme ve kadın meselelerine bakışını kendi ağzından öğreniyor olmak değerli. Erbil, dürüstlüğü ve sistemi ortaya koyup eleştirme yeteneğiyle beni hep büyüledi. Bu röportajın başka büyüler yaratması ve okuyana ilham olması dileğiyle, iyi okumalar.

**

Edebiyatımızın özgün ve ‘zıt’ yazarlarından biri olarak kabul edilen Leyla Erbil’in yapıtları çeşitli dillere çevrildi, antolojilere alındı, ‘Tuhaf Bir Kadın’ adlı yapıtının arka kapağında Leyla Erbil okurlara yukardaki tümceyle tanıtılıyor. ‘Tuhaf Bir Kadın’, yazarın ‘Hallaç’ ve ‘Gecede’den sonra üçüncü yapıtı. Ardından 1977 basımlı ‘Eski Sevgili’ geliyor. Şimdilerde ise yeni bir romanın çalışmalarını sürdürüyor Leyla Erbil. Ödüller konusundaki düşünceleri ise açık… Hiçbir ödüle katılmıyor. Yazın yaşamı ve Türkiye’de kadının konumu üzerine sorduğumuz soruları ise şöyle yanıtladı Leyla Erbil.

Neden yazarlık, Sayın Erbil? Bu uğraşı seçerken neyi amaçladınız?

İnsan hiçbir zaman ben yazar olayım diye oturup yazmaya başlamaz. Bizde ailelerin çocuklarını yazar olsun diye yetiştirdiklerini sanmıyorum. Şimdilerde sanayici, oğlunu yerine yetiştiriyor. Ticaret burjuvazisinde de gelenek budur. Ama bizim toplumumuzda böyle bir şey yazarlık için söz konusu değildir. Birtakım koşullar kişiyi oraya itiyor. Öyle inanıyorum ki yazarlık benim için de, başkaları için de bir çeşit ruh hastalığından kaynaklanıyor. Bu ruh hastalığının ille de klinikleşmiş olması gerekmez tabii. Bu bozukluğu bir yerde toplum yaratıyor. O insanda o toplumu karşılık olarak etkiliyor. Türkiye’de yazarlığın kaynağının, ruhsal sakatlık olduğunu düşünüyorum. Yazının sermayesi ise bir kağıt ve bir kalem.

Kitap yazmak tabii bir yerde tedavi oluyor, bir tür boşaltım oluyor. Ama bu olay ‘iyi olabilmek için kitap yazmak’ olarak da düşünülmemeli hiçbir zaman. Yıllar geçtikçe bilinçleniyorsunuz. Bu toplumun neden böyle olduğunu, nasıl bir ortam olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. İşte bilinçlenme sürecinin sonuna doğru artık yazarlık tedavi unsuru olmaktan çıkıyor ve olaylara katkıda bulunmak dünyayı değiştirmeye katkıda bulunmak, durumuna doğru gelişiyor. Bu açıdan eğer yazarlığın bir yanı bir sakatlık durumunun tedavisiyse, öte yanı da o sakatlığı yaratan nedenleri ortadan kaldırmak ve dünyayı değiştirmeye katkıda bulunmaktır. Ama bu katkı hiç de bugünden yarına kolay bir katkı değildir, onun da bilincinde olmak gerekir. Burada hemen belirtmeli, biz hayalperest değiliz, ‘dünyayı biz değiştiririz’ demiyoruz, ama ‘küçücük de olsa bir katkıda bulunabiliriz’ diyoruz.

Sonuna Kadar Özgürlükten Yanayım

Yapıtlarınızı oluştururken nelerden esinlenirsiniz?

Her şeyden. Diyelim ki ben, yerleşik değer yargılarının dışında bir kadını anlatıyorum. Burada hemen söyleyeyim, ben sonuna kadar özgürlükten yanayım. Herkes her şeyi istediği gibi yapsın isterim. Fakat böyle bir durumu, böyle bir kadını anlattığım zaman, sanıyorlar ki o kadın benim. Böyle düşünenler ilkin eleştirmenler oluyor ve bu edebiyatımızın seviyesini göstermesi açısından gerçekten acıklı bir durum. Ancak tabii bir yazar kendisinden, çevresinden, ailesinden ve tanıdığı kişilerden anlatır. Başka türlü olamaz. Kişi bilmediği bir şeyi nasıl yazabilir ki? O zaman, yazılmış olan bir romanı önüne koyup, onun tiplerini çıkarıp, yazmaktan başka bir çaresi yoktur. O da inanılır bir şey olmaz. Birkaç yıl sonra ölecek bir işe sıvanmaktır o.

Bana gelince… Emeğimi hiçbir zaman böyle şeylere harcayamam. Kirletilmeye, alçaltılmaya, geride görünmeye razıyım. Ama gerçekleri bulmak, gerçekleri göstermek zorunda olduğumu hep duyarım. Beni yönlendiren gerçekten başka bir şey değildir.

Bize biraz da çalışma düzeninizden söz eder misiniz?

Benim çok programlı bir çalışma düzenim yok. Bir hikaye, bir roman, bir olay, neyse, ben farkına varmadan benim hayatıma girer, karışır. Bana kendini yazdırmak ister. Ben onu sezerim, bilirim. O zaman oturup yazmaya başlarım.

Yapıtların yazılış süreleri çok değişik. Örneğin ‘Tuhaf Bir Kadın’da, yazmaya başladıktan sonra tam orta yerinde iki sene durdum. Çünkü Mustafa Suphi ile ilgili bir bölümde, onu anlatacak yeterli bilgim olmadığını, bazı eksiklerim olduğunu sezdim. Ve dünya kadar kitap karıştırdım. Bize okullarda öğretilenin dışında o olayı, gerçeği, anlattığım kişinin yaşantısına sokup oradan süzüp yazabilmek bana iki seneye maloldu.

​Şu anda yazdığım romanda da bu gibi şeyler var ve ne yazık ki gerçekleri bulabilmek için çok çok araştırmak zorunda kalıyorum. Türkiye’de yazarlar bu konuda çok şanssız. Bazen bir kişiyi, tarihi perspektifi yerine koyabilmek için, onun kim olduğunu bulabilmek için, yazar kişisel çabalar göstermek zorunda kalıyor.

“Gecede” ile Yazarlık Çizgim Belli Oldu

Sayın Erbil, kitaplarınız, kullandığınız dil, üslup üzerine neler söylemek isterdiniz?

​İlk kitabım ‘Hallaç’ çok büyük bir iddiaydı. Çok acemice bir birikim içerisinde hazırladım o kitabı. Onu yazarken o sıralarda okuduğum kitapların büyük etkisinde kaldım. Bir de ‘Kutsal Betik’i çok karıştırırdım o sıralar. Ve orda estetik, dil üzerine özenmem vardı. Bütün bunlarla ‘Hallaç’ doğdu. Bugün baktığım zaman, belki o yaşa göre affedilebilir şeyler, ama bayağı bir özenme diyorum. Ama pişman da değilim. ‘Hallaç’ı yazmasaydım bu sefer de ‘Gecede’yi yazamazdım. O onu hazırladı. ‘Gecede’ tamamen benim olan, tam bana sadık olan şeylerle doludur. Özgün bir kitaptır. ‘Hallaç’tan sonra ‘Gecede’ ile sanıyorum artık yazarlık çizgim belli oldu. Ne yaptığımı, ne yapacağımı iyice bilerek yapmaya başladım. ‘Tuhaf Bir Kadın’, ‘Eski Sevgili’de de öyle. Onların hepsi kendi yazarlığımın, bana has olan özgün yazarlığımın içerisindeki kitaplar.

İlk kitabımda kullandığım dil, etkilenmelerimin bir sonucuydu. Yine de kendi özlerine sadık kalmak istiyorlardı. ‘Gecede’de artık dil unsuru, konu, anlatım üslupları diye bir program yoktu kafamda. ‘Gecede’deki hikayeler sanatın bir bütün olduğunun, sanatın parçalara, ögelere ayrılamayacağının ifadesi olan hikayelerdir. Onları diline, üslubuna, ayırarak konuşamayız. O yazılan her şeyiyle bir bütündür. Parçalara ayrılarak düşünülemez. Sanat eserini böyle parçalara ayırarak düşünme alışkanlığı yanlış bir şeydir. Böyle düşünmek kişinin yanlış bir eğitimden ve anlayıştan geçtiğini gösterir.

Yazarlık için kesin gerekli unsurlar var mı sizce?

En önemli şeylerden biri yazarın boş zamanları olmasıdır bence. Benim ayağıma çelme takan pek çok şey var. Yazarlığım, istediğim hız ve tempoda gitmiyor. Bunun da birtakım nedenleri var. Ama gerçekçi bir insanım. Onları bertaraf ederek büyük bir hızla durmadan yazmak gibi bir endişeye de kapılmıyorum. Varsın olsun, onlar da hayatımın parçalarıdır. İnsanların öğrenecekleri, kendilerine katacakları pek çok şeyi içerir yaşam. Az yazdığıma hayıflanmam. Durmadan hızla yazı yazarak, insanlarla olan ilişkilerimi yozlaştırmaktan, insaniyetsizlik durumuna dönüştürmelere vardırmaktan da sakınırım.

Peki ya bilgilenme, kitap okuma…


Yazabilmek için kültürün, bilginin, okumanın gerekli olduğuna inanıyorum. Ama öyle okumamış kişiler tanıdım ki, bütün okumuş kişileri cebinden çıkarır. Kültürü, bilgiyi fetişizm haline getirmiş değilim. Çevremde olan tipleri yazdığıma göre elbette bilgimle, kültürümle, yapımın gerektirdiği bütün sezişimle iyice tanımaya çalışırım onları. O kadar zengin ve çeşitli kaynaklar var ki! İnsanların her biri birer deryadır. Zaten yeni bir insan tanıdım mı coşarım, en pisini, berbatını bile seyretmeye doyamam. Tanıdığımda içimde coşkular kopar. Kötü de olsa insanlar bana zenginlik verirler. Kötü nedir ki zaten… Kötünün de neden kötü olduğunu düşünme fırsatı bulabiliriz böylelikle.

Yazarlığın Önlenmesi İçin Her Şey Yapılıyor

Onların, hayatı hiç çekinmeden başından sonuna kadar yaşamalarını isterim. Hayat karşılarına ne çıkarırsa, korkmadan, mücadele güçlerini hiç kimseye, hiçbir şekilde kırdırmadan yaşamalarını isterim. Onları kırmak isteyenler her zaman çıkacaktır, hiç kulak asmadan yaşamalarını, yazmalarını, deneylerini geliştirmelerini öneririm. Bunların kaynakları neler olabilir? Herkes kendine göre, kendi yapısına göre kaynaklar seçebilir. Onlar üzerine hiçbir şey salık veremem.

Yazar olmak isteyenlere bu alanda çalışma yapmak isteyenlere neler önerebilirsiniz?

Onların, hayatı hiç çekinmeden başından sonuna kadar yaşamalarını isterim. Hayat karşılarına ne çıkarırsa, korkmadan, mücadele  güçlerini hiç kimseye, hiçbir şekilde kırdırmadan yaşamalarını isterim. Onları kırmak isteyenler her zaman çıkacaktır, hiç kulak asmadan yaşamalarını, yazmalarını, deneylerini geliştirmelerini öneririm. Bunların kaynakları neler olabilir? Herkes kendine göre, kendi yapısına göre kaynaklar seçebilir. Onlar üzerine hiçbir şey salık veremem.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bir radyo programı yayınlanarak orada yapıtlarınız üzerine konuşuldu. Bu programdan söz eder misiniz?

Orada tanımış olduğum bir karı-koca profesör benimle konuşma yapmak istemişlerdi. O sırada yapamamıştım. Kitabımı okuyarak bir program hazırlayıp hazırlayamayacaklarını sordular bana. Sonunda programı hazırlamışlar. Bana da kaseti yollandı. Onları IOWA CITY’de tanıdım, yazarların her sene gittiği ‘International Writing’ diye büyük bir program vardır, oraya gittiğimde tanıştım onlarla. Ve ne yazık ki burada daha hiçbir Türk eleştirmen beni o düzeyde tartışarak eleştirmezken, onlar bunu yaptılar. Çok hoşuma gitti. Çok değerli, yararlı eleştirilerde bulunmuşlar. Şimdi de sadece ‘Tuhaf Bir Kadın’ üzerine bir program hazırlıyorlarmış.

Oraya gidişim Amerikan Kültür Merkezi’nden bir teklif gelmesi ile oldu. Gittiğime de çok memnun oldum. Bu toplantıya bütün dünyadan 40 yazar çağrılıydı, onlarla birlikte olmak, tabii başka açılardan da gözümü açtı.


Hele Şu Ödül Furyası

Yabancı ülkelerde yazarlara nasıl davranıldığını gördünüz. Onlara verilen değer üzerine de söyleyeceğiniz bazı şeyler vardır herhalde…

Türkiye’de yazara verilen değer ortada. Yazarlığın önlenmesi için elden gelen yapılıyor. Birtakım şeyler empoze ediliyor ve birtakım yazarlar, kendi aracıları durumuna gelmiş eleştirmenlerce kamuoyuna kabul ettiriliyor, şöhrete ulaşıyor. Mekanizma bu kadar basit ve acıklı bir şekilde çalışıyor. Korkunç bir reklam kampanyası dönüyor ortada. Bunun sonucu okurlar ezbere o kişileri alıp okuyorlar. Bu çok kötü oluyor tabii. Bu mekanizma, yetenekli kişilerin bile yeteneğini öldürür duruma getirdi. Hele ödül furyası… İçlerinde ilk kitaplarıyla sevdiğim yazarlar, bugün artık şaşkın durumdalar. Ne yapsınlar ellerinden de bir şey gelmez. Artık dönen çarkın bir parçası olarak yazmak ve yaşamak zorundalar. Yaratıcılığa değil, kopyacılığa, çoğaltıma geçtiler.

Biraz da kadın özgürlüğünden söz edebilir miyiz, Sayın Erbil? Kadın özgürlüğü nedir sizce?

Şimdi… Kadınların özgürlüğü tarihi bir süreç içinde oluşacak bir şey. Kadının özgürlüğü dediğimiz zaman, hangi kadının özgürlüğünden bahsediyoruz? Kırsal kesimdeki kadının özgürlüğü mü, yoksa bir fabrikatörün eşinin özgürlüğü mü? Önce onu ayırmak gerekiyor.

Kadın hareketleri de bence hiç yararsız şeyler değil. Kadın hareketlerinden, kadın özgürlüğünden yanayım ama erkek özgürlüğüne de karşı değilim ki. Yapıtlarımda elimden geldiğince cinsel özgürlükten söz ediyorum. Kitaplarımda yazdıklarımla cinsel özgürlüğün bir öncüsü gibi sanıyorum kendimi. 60’lı yıllarda bu konularda kimse hiçbir şey yazmazken, ben böyle erken öten horoz gibi ortaya çıkmışımdır.

Sorun Ekonomiktir

Kadın toplumla sürekli çatışma halinde günümüzde. Bu salt onun cinselliğinden mi kaynaklanıyor Sayın Erbil?

Ben bu çatışmaları sadece cinsellik olarak görmüyorum. İnsan bir bütündür ve asıl mesele ekonomik sorunlardır. Bu olayları ekonomik temele dayandırarak konuşmak zorundayız. Hiçbir zaman cinsellik yüzünden çatışma başladı diyemem, ama şunu söyleyebilirim. Bizim gibi toplumlarda insan yabancılaşmış insandır, kadını da erkeği de. İçinden çıktığı sınıfın, toplumun bütün pisliklerini üstünde taşır. Böyle bir toplumda da ne kadar özenilirse özenilsin eşitlik, özgürlük dışarıdan şırınga edilemez. O yüzden de sevişme tam bir sevişme olmaz. Bağımsızlığını kazanamamış insanlar arasındaki sevişme ne kadar sevişme olabilir? Bence ne zengini, ne yoksulu mutlu değildir. Kimse beni, bir burjuva kadınının büyük olanaklara sahip olduğu için, öteki kadından daha mutlu olduğuna inandıramaz. Bu bir hayaldir. Şu sırada biz ne olduğumuzu bilsek yeter gibi geliyor. Nerede yaşadığımızı, hangi meselelerin içinde birer oyuncak olduğumuzu ve onları ne kadar değiştirme şansımız olduğunu düşünsek. Bu bilinç bile büyük bir kazançtır, keşke o bilince varsak.

Yapıtlarınızda da, günümüzde kadınlar üzerinde varolan baskılardan söz ediyorsunuz. Bu baskılardan kurtulmak için ne gibi bir yol izlenmeli sizce?

Onu da bir bütün olarak düşünmemiz gerek. Yine geçmişe ve tarihe dönmeliyiz. Ülkemizde tanzimat fermanıyla, hatta daha da öncesinden batıya bir yöneliş başlamıştır. Biçimsel olarak batıyı örnek aldık. Peki bu toplum ne ölçüde batılı olabilir? Olabilmiş mi? 60 yıl sonra görüyoruz ki, hiçbir şey olamamış. Toplumumuz, batıdan farklı, çok başka unsurları, kendi özellikleri olan bir toplum. Yanlış şeyler olmuş, olmak zorunda kalınmış. Şimdi böyle bir toplumda her şey nasıl düzelebilir dersiniz? Tabii yanlış, doğru birtakım dönemlerden geçilecek ve giderek bu akışın içerisinde başka bir oluşum sürecine varılacak. Böyle parça parça düşüncelerle, reformlarla bir kurtuluş söz konusu edilemez. Geniş bir konu bu.

Nasıl bir kadın-erkek eşitliği peki?

Bunun yanıtı açık, bilimseldir. Bu toplumda kadın-erkek eşitliği olamaz. Nasıl bir eşitlik, nasıl bir kurtuluş, nasıl bir özgürlük ve nasıl bir cinsel özgürlük bekleyebiliriz ki, insanların birbirine eziyet ettiği bir ortamda? Biz mutlu bir dünyada, kadınla erkeğin güzel bir şekilde birlikte olmasını istiyoruz.

**

Sayı: 47
Ekim 1982

Önemli Not: Röportajı kimin yaptığı ve fotoğrafları kimin çektiği bilgisi maalesef dergide mevcut değil. Çokça araştırdım ama bulamadım isimleri. Bulan, bilen olduğunda bilgilendirme geçerse memnun oluruz.

[1] Kadınca ile ilgili daha fazla bilgi için lütfen bu yazıyı okuyunuz: http://siyasihaber4.org/duygulu-feminizm

"Yazıda hiçbir düzeltme yapılmamıştır, orijinal metindir. İmlâ hatalarının sebebi budur."

​Başlıklarda kullanılan eserler Jessalyn Brooks
'a aittir.

0
5071
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle