23 MAYIS, SALI, 2023

Kendince Bir Veda Yaratmak: “Çilingir Sofrası”

Ali Kemal Güven’in yazıp yönettiği, Ahmet Rıfat Şungar ve Barış Gönenen’in başrollerini paylaştığı, uzun bir aradan sonra konuşabilmenin o anı yaşayabilmenin yıkıcılığına, heyecanına, telaşına yenik düşmeyen, kaldığı yerden devam etmeye çalışan bir hikâyenin etrafında ilerleyen Çilingir Sofrası filmi üzerine bir yazı.

Kendince Bir Veda Yaratmak: “Çilingir Sofrası”

Hayat; karşılaşmalardan, birbirimizle karşılaşmamız için gerçekleşen tesadüflerden, oyunlardan ve kurulan tuzaklardan ibaret. O yüzden bir olmak, bütün olmak, eksik parçanı tamamlamak önemli mesele. Bazen tutku duyduğumuz bir eylemle, bazen bir duyguyla bazen de bir insanla gerçekleşebilir bu. Kurallar, gelenekler, fikirler; takınmamız gereken yüz ifadesini, almamız gereken tavırları belirler. Kaderimize terk edilmek, onu bir çıkmazlık içinde kabul etmek korkutucu. Bu bir yandan faydalı ve korunaklı bir hayat sürmenin yolu gibi görünebilir. Çünkü ne de olsa topluma bizim varlığımızı kabul ettiren ve toplumun bize kabul ettirdiği şeylere can havliyle bağlıyızdır. İçimizden fışkıran o şey, gerçek doğamızdan gelen “kendimizi ifade etme” dürtüsü bir yolunu bulur ve ortaya çıkar. Aynı hisleri yaşayan ve hayata aynı noktadan bakan kişiler adına “aşk” ya da “dostluk” dediğimiz birbirlerini bulmuşluğun içine kendilerini bırakırlar. Aşkın kendisi aşkın bilinen tanımından uzakta bir yerde kendi anlamını oluşturur. Beraber daha kuvvetli hissedip üzerine gelen yıkıcı ve baskıcı her şeye tepki koyabilmenin gücünü verir. Tam da bu yüzden, kendimiz gibi davranıp doğamızı ve içgüdümüzü ortaya koyabiliriz. Aslında bu; durumların içinde aradığımız bir duygudan, insandan uzakta sadece kendimizi ifade etmeye çalışmanın yoludur.

Başka Bir Gözün Bizi İzlemesi Kendimizle Yeni Bir Tanışıklığa Vesile Olur

Her şeyin farkındayız, her şeyi hissediyoruz ama aldırmaz görünmeyi tercih ediyoruz. Türlü sebeplerle güçlü ve dirayetli görünebilmek için bukalemunlaşıyoruz. Her şeye bir kural koymak, bir ad koymak, her şeyi bilmek için uğraşıyoruz. Bilemediğimiz bir şey olduğu zaman “Zaten biz bunu bilemeyiz” deyip, gizemli hâle getiriyoruz. Hâlbuki gizem filan yok. Kendimize şeffaf bakabilmeli. Böyle durumlarda birini sevme cesaretini göstermek önem kazanıyor. Hayatımıza yeni birileri girdikçe kendimize bakışımız şeffaflaşır.

​Varlığımız gerçeklikten yoksun olabilecek gelip geçici anlardan ibaret. Ama yine de her şey uçup gitmez. Bazı duygular köklüdür. Sadece bazen bu duyguları anlatmak, göstermek mümkün değildir. Bazı dışsal faktörler bize, kendimizi o kadar unutturur ki duygularımızı, içgüdülerimizin varlığını, onların nasıl doğal bir biçimde hareket ettiğini hatırlamayız. Onların varlığını ispatlamaları ve tekrar dirilmeleri için karşılaşmalara ve çarpışmalara ihtiyacı vardır. İlk zamanlarda kendimizi kollamak isteriz yeni bir insan karşısında. Güzel şeyler de olacak, diye kendimizi zaman zaman avuturuz. Bazen de hayatın tadını almak için iki kişi gerekir. Başka bir gözün bizi izlemesi kendimizle yeni bir tanışıklığa vesile olur. O yüzden bazı zamanlarda zayıflıklarımızı ve zaaflarımızı birinin kucağına bırakmak isteriz. Onların o kucakta yönetilmesini, idare edilmesini, yumuşatılmasını ve tekrar bize yansıtılmasını bekleriz. Bunlar sözle gerçekleşecek şeyler değil. Tüm biriktirip sakladığımız duyguların gün yüzüne çıkması için bize yansıma olacak birinin bize bakması içgüdülerimizi dürter. İşte böyle zamanlarda içimizde oluşan yürek çarpıntıları bir umudun belirtisi olarak bedenlerimizi titretir.

Kaldığı Yerden Devam Etmeye Çalışan Bir Hikâye

Ali Kemal Güven’in yazıp yönettiği başrollerinde Ahmet Rıfat Şungar ve Barış Gönenen’in olduğu Çilingir Sofrası filmi; bir sofranın ve sohbetin sınırları içerisinde bir zamanlar ellerinde olanı yitiren iki insanın, akşamdan sabaha bir gecede kendilerinin bile farkında olmadıkları son bakışta birbirlerine veda etmelerini konu edinir. Artık görüşmeyen, Y kuşağına ait iki okul arkadaşı olan Emir Can ve Yusuf Efe, yıllar sonra Beyoğlu’nda bir çilingir sofrasında bir araya gelir. Biri evli ve çocuklu olan iki eski “dost” demlendikçe, toksik maskülenliğin olmadığı bir coğrafyada, daha başka bir hikâyelerinin olabileceğini fark ederler.

Uzun bir aradan sonra konuşabilmenin, o anı yaşayabilmenin yıkıcılığına, heyecanına, telaşına yenik düşmeyen, kaldığı yerden devam etmeye çalışan bir hikâyenin etrafında ilerleyen film; bir arada bir şey olamayan iki insanın bazen birbirlerini bırakarak da kendilerince bir şey yaşama imkânı yaratabileceklerini sessizce vurgular. Ali Kemal Güven, karşılıklı duygularının ortak zeminini bulamayan iki insanın hikâyesini bir masanın etrafında anlatırken şarkıları da sofradaki sohbetin içine dâhil ediyor. Eksik kalan her duygu üzerine şarkı sözlerinin düşmesi izleyiciyi iki karakterin hemen yanı başına yerleştiriyor ve bir duygu sürüklenmesi hâlinde onların sohbetlerinin bir eşlikçisine dönüştürüyor. Söylenmemiş her söz, bir şarkı ile tamamlanıyor. Nazan Öncel’in Anlat Bakalım, Gaye Su Akyol’un Kendimin Efendisiyim Ben, Cem Adrian’ın Nereye Gidiyorsun, Kemani Serkis Efendi’nin Gönül Yazar yorumuyla dinlediğimiz Kimseye Etmem Şikâyet ve elbette son olarak finale damgasını tüm kuvvetiyle vuran Nazan Öncel’in Bunu Bir Ben Bilirim Bir Allah şarkıları… Tüm bu şarkılar iki insanın bir sohbette söylediği ve söylemediği, yaptığı ve yapmadığı her şeyin tamamlayıcıları hâline geliyorlar.

​Ali Kemal Güven’in anlatıda sıklıkla başvurduğu bir diğer unsur karakterlerin bakışlarına odaklanarak yapılan yakın plan çekimler. Bu yakın plan çekimler, sözlerin altında başka şeyler söyleyen karakterler için adeta bir iç ses imkânı yaratıyor. Çilingir Sofrası’nda geçen geceyi “İki Tek”, “Ara Çayı”, “Abla” ve “Cila Birası” olarak dört parçaya bölen film; akşamdan sabaha sorulacak soruların, duyulacak cevaplardan kaçınmaların çerçevesinde kimi zaman o sohbetin tadına varmanın, kimi zaman da kaçıp giden kendin olma ihtimallerini karakterlerin kucaklarına bırakıyor. En nihayetinde gecenin sabahında herkes, istediği yaşamın kendi doğasına verdikleriyle ve toplumsal olanın yaşamlarına dayattıklarıyla hayatlarına devam ediyor. Ve aslında ikisi de farkı varmadıkları bir yolla birbirlerine kendilerince veda etmenin hissiyle baş başa kalıyorlar.

Zamanı Geldiğinde Kendimize Bir Veda Yaratmak Zorundayızdır

Zamanın bir sonu yokmuş gibi yaşıyoruz. Oradan oraya sıçrayarak, başkalarına bulaşarak, başkalarından kendimizi sıyırarak, başkalarında izler bırakarak yaşamın ve zamanın üzerinde kalıcı izler bırakmaya çabalıyoruz. En iyi ihtimalle bir sonun bizi beklediği gerçeğini göz ardı etmeye çalışıyoruz. Bazı şeylerin hâlâ elimizde olduğuna inanmak, hiçbir şey bizden gitmeyecek gibi davranmak ve her yere aitmişiz gibi hissetmek şu anın içinde bize bir direnme gücü verir. Oysa herkesin, her şeyin, her yerin bir sonu vardır. Hepsinin zamanı tükenir. Tüm bunlardan dolayı bir şeyleri bırakmanın, azat etmenin ve onlar tarafından bırakılmanın, azat edilmenin iyileştiriciliği vardır. Tam da bu yüzden yaşamak; bir noktada kalıp sadece kendince kalabilmenin tadına varmaktır. Şu anın olmadığı yerde geçmişte kalan yarım kalmışlığın silik izi vardır. Son bakışta veda etmediğin her şeyi silmenin, sildiğine inanmanın peşimizi bırakmayan gölgesi her zaman ayaklarımıza dolanır. Tam da bu yüzden gerçeğimizi hiç bulamayız. O yüzden meselelerle kurduğumuz ilişkilerin hakikat boyutunu kavramak için zamanı geldiğinde kendimize bir veda yaratmak zorundayızdır. İnsan, birinin ve başkasının yaptıklarıyla baş edebiliyor fakat kendi yaptığıyla baş etmekte zorlanıyor. Bunu fark ettiğinde kendinle kalabilmenin, kendin olabilmenin zorluğu da yakamıza yapışıyor. Son bir bakışla veda etmek; bazen kendin olmanın ve kalmanın ferahlatıcılığını bazen de hiçbir zaman kendin olamayacak olmanın kabulünün iç yakıcılığını avuçlarımıza bırakır. Sonrası çok derin bir yalnızlık ama çoğu zaman da iyileştirici bir yalnızlık.

İlk gösterimi 41. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleştirilen ve bugüne dek pek çok ödüle layık görülen Çilingir Sofrası’nı Gain’de izleyebilirsiniz.

0
5022
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Advertisement
Geldanlage