16 NİSAN, PERŞEMBE, 2020

“Yarın”a Asılı Kalıp Geleceği Yok Eden Umutlar

Çağdaş Japon edebiyatının en önemli yazarlarından Yukio Mişima’nın baş karakteri kadın olan nadir eserleri arasında yer alan ve eşini kaybettikten sonra kocasının babasının yanına taşınan Etsuko’nun gözünden umuda dair ayrıntılar içeren derinlikli kitabı Aşka Susamış üzerine bir inceleme. 

“Yarın”a Asılı Kalıp Geleceği Yok Eden Umutlar

Edebi yapıtları incelediğimizde geçmiş zamanlara dair bir görüş sahibi oluruz. Bu yapıtlar bize yalnızca o zamanki yaşam hakkında değil, o zamanki yaşamda insanların nasıl düşündükleri hakkında da bir görüş sunar. Çağının öncülerinden sayılan Yukio Mişima’nın Maskenin İtirafları kitabından hemen sonra kaleme aldığı, 1950 yılında yayımlanan, bizde ise geçtiğimiz yılın aralık ayında A. Volkan Erdemir’in çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıkan, ikinci kitabı Aşka Susamış, daha sonraki kitaplarında çok da karşılaşamayacağımız bir şekilde kadın gözünden yazılan ve Mişima’nın tanrı bakış açısıyla olayları okuyucuya aktardığı bir kitap. Mişima üzerine okuma yaparken, The New York Review of Books’ta yer alan “Peasants and Poets” adlı yazıda, 1966 yılında Life dergisinde yayımlanan bir makaleden yapılan alıntıda John Nathan, Mişima kitapları üzerine şöyle diyor: “Bir Mişima romanı okumak, dünyanın en gösterişli ve süslü resim çerçeveleri sergisine gitmek gibi bir şey olabilir.”[i]Mişima olayları öylesine betimliyor ve karakterlerini o kadar iyi yansıtıyor ki basit görülebilecek bir olayı bile okurken kitabı elinizden bırakamamanıza sebebiyet veriyor. Mişima keskin ve radikal çizgisiyle de oldukça dikkat çekiyor. Lirik bir eser olarak değerlendirebileceğimiz Aşka Susamış, Etsuko’nun Osaka’da biri lacivert diğeri kahverengi iki çift çorap almasıyla başlıyor ve kocası Ryosuke’nin tifodan ölmesinin ardından Osaka’dan bir saat uzaklıkta olan bir kasabada, konakta yaşayan kayınpederinin yanına taşınmasından sonraki hayatına odaklanıyor. Kayınpederi Yakiçi ile dillendirilmeyen, evde kimsenin üzerine çok da konuşup yorum yapmadığı bir ilişkisi olan Etsuko, konakta çalışan ve bahçe işleriyle ilgilenen Saburo’ya vermek üzere alıyor bu iki çift çorabı. Etsuko’nun almış olduğu bu iki çift çorap, kitabın bir bölümünde bizi takip ederek onun umutlarına eşlik ediyor. Etsuko’nun içsel yansımaları, geçmiş yaşantısına da bir bölümde odaklanıyor ve okuyucuyu onun tarafına çekmeyi başarıyor.

Yukio Mişima

“Yatağa gireli bir saat olmuştu henüz. Uzun bir uykuyu hâlâ bir sonraki güne borçluydu. Etsuko onu sonraki güne bağlaması beklenen umudun ne olduğunu düşündü. Ufacık, herhangi bir umut kırıntısı yeterdi. Umudu olmazsa insan bir sonraki güne çıkamazdı. Ertesi güne kalmış bir yama işi, ertesi gün çıkılacak bir gezinin bileti, ertesi gün içmek için şişenin dibinde bırakılmış sake; insan bunları ertesi güne sunmalıydı.

Etsuko da bir çifti lacivert, diğeri kahverengi olan iki çift çorabı ertesi güne sunmuştu. Saburo’ya o iki çift çorabı hediye etmek Etsuko için ertesi günün tüm anlamıydı. Dindar değildi, yine de inançlı bir kadınmış gibi bu umudunun taşıdığı boş ve saf anlamı düşünüp buldu. Bu iki çiftteki narin iplere, biri lacivert diğeri kahverengi iplere tutundu; anlaşılmaz, şişkin, kapkara, kasvetli, anlaşılmaz bir balon gibi olan “yarın”a asılı kalmış bir haldeydi sanki, nereye gideceğini düşünemiyordu. Bir şey hakkında düşünmemek, Etsuko’nun mutluluğunun temeli ve var olma nedeniydi.”

Yukio Mişima

Hizmetçi Miyo ile üzerine çok da düşünmediği bir ilişkisi olan bahçıvan Saburo, Etsuko’nun ilgisinden habersiz hayatına devam ederken Etsuko’dan iki çift çorap alıyor. Normalde ayakları her zaman çıplak olan ve çıplak ayakla çok eski bir spor ayakkabı giyen Saburo, bu çoraplarla ne yapacağını bilemiyor ve onları saklıyor. Etsuko bu çorapları buluyor ve Saburo’nun giymesini istiyor. Saburo hiçbir zaman tam olarak Etsuko’nun ne yapmaya çalıştığını anlamasa da, ona verdiği çorapları giymesi Etsuko için umut olmaya yetiyor.

“Etsuko nihayet yaşam amacını bulmuştu.

O günden 10 Ekim Güz Festivali’ndeki tatsız olaya kadar Etsuko’nun yaşamak için bir amacı vardı.

Etsuko hiçbir zaman kurtuluş beklememişti. Bu yüzden de onun için yaşamın bir amacının olması şaşırtıcıydı.

Hayatın yaşamaya değer olmadığını düşünmek kolay iştir. Aslında hayatın yaşamaya değer olmadığını düşünmemek az çok duyarlık sahibi olan kişiler için zordur. İşte bu zorluk Etsuko’nun mutluluğunun temeliydi. Onun için hayatta “yaşama aracı” olarak adlandırılan şey, bir deyişle hayatın anlamını arayıp da onu elde edemediğimizde de en azından yaşıyoruz diyebilmekti. Bu tür bir yaşam, ikiyüzlü bir yaşamdır. Elde ettiğimiz bu yaşamın, yani hayatın anlamının talepleriyle bir araya gelen arzularımızın yaşamın temelini oluşturduğunu düşünürsek bu hayat gayesi bir halüsinasyondur. Hayatın anlamını eğreti olarak talep etmekten doğan şey, bir yaşama halüsinasyonundan başka bir şey değildir; bu anlamda “hayat gayesi” denilen bu şeyle Etsuko’nun zerre kadar ilgisi yoktu. Etsuko, hayal gücü ile haüsinasyonu birbirinden ayıran bir değerlendirme yapıyordu. Buna göre Etsuko’nun içinde filizlenen o beklenmedik, tuhaf bir bitki olan “hayat gayesi”ni hayal gücü kategorisine koymuştu; böylece hayal gücü Etsuko için kolayca deneyimleyebileceği bir tehlike halini alan, varış yeri ve varış zamanına son derece sadık kalınan maceralı bir yolculuk halini alıyordu.”

Etsuko’nun Saburo’ya olan ilgisi ilk başlarda gizli olsa da, Miyo’nun hamile olduğunun ortaya çıkmasıyla konak halkı tarafından da konuşulan bir olay hâline geliyor. Kitabın arka kapağında “Aslan, kafesinden çıktığı anda, eski, vahşi aslan olduğu zamandakinden daha geniş bir dünyaya sahip olur. Hapsedildiği sürede onun için iki dünyadan başka dünya yoktur. Diğer bir deyişle kafesin içindeki dünya ile kafesin dışındaki dünya. Artık özgür kalmıştır. Kükrer. İnsanlara saldırabilir. Onları yiyebilir. Yine de tatmin olamaz, çünkü ne kafesin içinde, ne de kafesin dışında bir üçüncü dünya yoktur.” alıntılanıyor. Hikâye örgüsü, tam olarak bu şekilde iki bölümden oluşuyor. Etsuko ilk bölümde kocasından da dâhil olmak üzere aradığı sevgiyi asla bulamayan bir kadın, umutla birine tutunmaya çalışıyor; ancak ikinci bölümde aradığı sevgiyi ilgiyi yine bulamamasından dolayı vahşileşmeye başlıyor ve roman bu noktadan sonra hüzünlü hâlini bir nebze olsun geride bırakarak, gerginleşerek bir trajediyle doğru sürükleniyor. Kitap, Etsuko’nun Saburo’ya hediye olarak iki çift çorap aldığı 22 Eylül’den, şiddetli doruk noktasına ulaştığı 28 Ekim 1949 tarihine kadar bir aydan biraz fazla bir süre içinde gelişiyor. Anlatı, Etsuko’nun, Saburo’ya olan ilgisini başlarda gizlemeye çalıştığı, ancak daha sonra yavaş yavaş kontrolden çıkarak bir saplantı hâline getirdiği karanlık noktalara doğru ilerleyen bilinç akışı yansımalarıyla ilerliyor. Karşılıksız cinsel arzu ve kişinin sevdiği kişiye acı verme arzusu dâhil olmak üzere Mişima’nın diğer kitaplarında da bulabileceğimiz bir tema üzerine oturtuluyor. Bazı eleştirmenler tarafından Mişima’nın, eserlerini Oidipus kompleksinden kaynaklanan narsist bir intikamla yazdığını söyleniyor...

THIRST FOR LOVE

Koreyoshi Kurahara Japan, 1967

“Etsuko’nun ruhsal acısı, taşmış bir nehrin çeltik tarlasını tahrip etmesi gibi gitgide bedenine yayılıyordu. Ruhu ona biçilmiş rolü oynamaya artık katlanamaz hale geldiği zamanki tehlike sinyalini veriyordu.”

“İyi misin? Teknen batmak üzere. Hâlâ mı yardım çağırmıyorsun? Ruhunun gemisini fazlasıyla istismar ettin, kendini sığınacağın limandan yine kendin yoksun bıraktın. Artık kendi gücünle denizde yüzmek zorundasın. Önündeki tek şey ise ölüm. Buna razı mısın?



Kesinlikle yardım dilenmeyeceğim…



Her şeyi yutmalıyım, ne olursa olsun her şeyi… Çarem yok, gözlerimi kapatıp kabullenmeliyim her şeyi… Bu acıyı tadını çıkararak yemeliyim. Altın arayıcısı sadece altın tozu süzmeyebilir, hatta hiç altın bulamayabilir. Kör bir şekilde nehrin dibinden kum çıkarır. O kumun içinde altın olabilir de, olmayabilir de. Orada altın olup olmadığını önceden bilme ayrıcalığına kimse sahip değildir. Tek kesin olan şey, altın aramaya giden birinin o zamana kadar sürdürdüğü fakir yaşamındaki mutsuzluğun sona ermeyeceğidir.



Mutluluğun kuşku götürmeyen yollarından biri de denize dökülen nehir suyunu içip bitirmektir. Bugüne dek bunu yapageldim ben. Bundan sonra da yapacağım şey budur. Midemin buna dayanacağına eminim.”

[i]D.J. Enright, “Peasants an Poets”, The New York Review of Books, 25 Eylül 1969 Sayısı:https://www.nybooks.com/articles/1969/09/25/peasants-and-poets/

Başlıkta kullanılan görsel: Magnum Collection Poster: Courtyard of the Meiji shrine. Tokyo, Japan. 1951. - Werner Bischof

Film görselleri: Koreyoshi Kurahara'nın 1967 yılında Yukio Mişima'nın kitabından beyazperdeye uyarladığı aynı adlı Aşka Susamış (Ai no kawaki) filminden. 

0
2716
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage