25 OCAK, SALI, 2022

Her Şeyi Konuşmaya Gerek Yok: “Mülk”

Mülk, başkalarıyla aramızdaki teması, karşılaştığımız duyguları, duygu ortaklıklarını, şaşırmayı ve hatta şaşırmamayı bir başkasının üzerinden bizim üzerimize atan, bir anlamda malikiyetimizi ve buna aracı olan şeyleri yitirmemizin yaşattığı kaybı ele alıyor. Öyle bildiğiniz, alışık olduğunuz bir yerden değil. Bir yolculukla, kocaman bir neşeyle ve tadına doyulmaz anlarla. Mülk’ün yazarı Rutu Modan ile okuyucusunu söz dağarcığının sınırlarını görmeye ve bunun ötesine geçmeye davet eden kitabı üzerine konuştuk.

Her Şeyi Konuşmaya Gerek Yok: “Mülk”

Rutu Modan bir illüstratör ve aynı zamanda çizgi roman yazarı. İsrail’de çeşitli gazete ve dergilerde çizmesinin yanı sıra kısa hikâyeleri The New Yorker ve The New York Times gibi yayınlarda yer aldı. 2007’de Time’ın derlediği on isimlik listeye dahil olan ve 2008’de Eisner Ödülleri’nden “En İyi Yeni Grafik Roman Ödülü”nü alan yazarın şu ana dek çok sayıda kitabı ve derleme öyküsü bulunuyor. Yazarın 2013 tarihli çizgi romanı Mülk geçtiğimiz aylarda BAOBAB Yayınları tarafından Türkçede yayımlandı.

Aslında çok zor bir hikâye. Her şeyden önce öykünün geneline yayılan kolektif bir hafıza var. Öte yandan bir yas tutma ve hatırlama süreci var. Bu açıdan baktığımızda fikrin gelişimi ve ortaya çıkışı nasıl oldu?

Ailem -iki taraftan da- Polonya’dan, yüzlerce yıl orada yaşamışlar ve savaş nedeniyle ayrılmak zorunda kalmışlar. Anne tarafımdan büyükbabam 34 yaşlarındayken İsrail’e gelmiş, aslında babam Polonya’da doğmuş. Geldiklerinde babam henüz sekiz yaşındaymış. Almanya işgalinden sonra ta buralara kadar kaçmışlar ama ailemden kimse Polonya günlerine dair hiçbir şey konuşmazdı. Bir şeyler daha çok konuşulana kadar aslında orayı, o bölgede yaşananları tamamen unutmuşlardı. Odaklanamadığım çok fazla yer oldu. Ancak doksanların başında İsrail’den Polonya’ya gitmek mümkün olabildi. Çünkü komünizm hâlâ çok güçlüydü ve kimsenin oraya gitmesi mümkün değildi. Aslında kısmen 1970’lerde açıldı ama ülkede neler olduğunu görmek için geri dönmekle hiçbiri ilgilenmiyordu. Varşova büyük bir mezarlık. Nasıl hissettiklerini anlayabiliriz. Ailenin geri kalanı, kardeşler, arkadaşlar…

Bana dönecek olursak Polonya ile ben de hiç ilgilenmedim. Kendimi bir İsrailli olarak gördüm. Herhangi ya da bir şekilde orayla, kültürüyle bağlantılı olabilecek hiçbir şey hissetmedim. 2013’te bu kitap üzerine çalışmaya başlamadan önce New York Times’da bir hikâyem yayımlanmıştı, o da büyükannem üzerineydi. Konuyu açan bu oldu sanırım. Bilmiyorum, zaman, ben, büyümek belki de… Bir yandan Polonya’da büyük bir iz var ama kimsenin Almanya’yı suçlamadığını görebilirsiniz. Oysa ki Almanya’nın savaştan ve olanlardan sorumlu olduğunu biliyorsunuz ve orada daha büyük bir öfke vardı. Çok karmaşık. Aniden büyük bir anksiyete, gerginlik ve rahatsızlık hissediyorsunuz. Bir jenerasyon doğduğu, büyüdüğü yerden tamamen uzakta kaldı. Asla hayal bile edemiyorum. Yurt nedir? Hiçbir şey bilmediğimi görüyorum.

Aniden aklıma Polonya’ya dair bir gezi kitabı yazma fikri gelmişti; iki büyükannem de hâlihazırda hayatta değildi ve köklerini aramak üzerine zaten bir şey yapmak istemiyorlardı. Kitaplar çok bilinen klişelere değil büyükannelerimin gerçekliğine dayanıyordu. Mülk’e bakalım örneğin. Mülk’ün kendisi, ihtiyacı çok pratiksel, aracı bir şey. Bir torun ve büyükannesi Polonya’yı ziyaret ediyor ancak dertleri geçmiş değil. Oradaki duygulara bakalım. İlk düşündüğümüz şey para olur. Doğru ve ironik olan şey de bu. Mesajın kendisiyle oynamayı seviyorum. Mesela Yahudiler parayla ilgilenir. Ben de bir Yahudiyim ve Yahudi olduğum için bunu yapmama ve söylememe izin var. :) Tam da bu sıralarda İngiltere’de yaşıyordum. Genç, otuzlarında ve aynı zamanda arkadaşım olan Polonyalı bir komşum vardı. Yahudi değildi. Ona bu fikrimden bahsetmeye karar verdim, bir kitap yazacağım ve kitabın konusu İsrail’den Polonya’ya gitmek üzerine olacak. Ona hikâyenin tamamını anlatmadım. Ben de Polonya hakkında pek bir şey bilmediğimi söyledim. Yani şimdinin Polonyası. Bana çocukluğundan, Yahudiler ve Polonyalılar arasındaki ilişkilerden, çocukluğundan bahsetmesini istedim. Gerçekten, sohbetin on beşinci dakikasında bana şöyle dedi: “Büyükleri bir zamanlar Yahudilerin oturduğu bir köyde oturmaktan korkuyordu, çünkü Yahudilerin geri dönüp onlardan bu evleri almalarından çekiniyorlardı.” Buna çok şaşırdım çünkü bilirsiniz detaylı görüşmeler yapmam gerekiyordu ama fikri bulduğumu biliyordum. Öyküde temel bir çatışmaya ihtiyacım vardı ve aslında onu bulmuştum. Bunu anlıyorum orada bir çatışma var ama onlar için evlerde oturan bu insanlar başka bir açıdan birilerinin evlerini aldılar. Demek istediğim, yetmiş yıldır yaşıyorlar; burayı kendi evleri gibi hissediyorlar ve aniden birinin evi alacağından korkuyorlar. Yani burası başlangıçtı. Sonrasını bilmiyordum. Elimde bir sebep vardı artık ve böylece bir ziyaret için Polonya’ya gittim. Hakkında başka hiçbir şey bilmiyordum. Google’dan otelimin konumuna ve resimlerine baktım, o kadar. Sonrasında Gwarzo’ya gittim. Orada benim yaş grubumdan, genç insanlarla, yaşlı insanlarla görüşmeler yapmaya çalıştım ama olmadı. İnsanlar bana “Suriye’deki toplama kamplarına gitmek ister misin?”, “Oradaki anıtları görmek ister misin?” gibi önerilerle geldi. Ancak bununla da ilgilenmedim. Polonyalılar ve Yahudiler arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışıyordum. Hikâyenin akışını bu gibi arayışlar oluşturuyor ve bu söyleşiyi okuyanlar için bir spoiler. :)

​Kendi kendime bile çok defa sorduğum şey şu: Gerçekten zavallı Polonyalı ve Yahudi insanlara ne oldu? Birlikte bir şeyler yaptılar mı, tamamen ayrıldılar mı? Birçok bağlantı vardı ancak ben bu hikâyeye aile gerçeğini, tarihin akışı nedeniyle ayrılmak zorunda kalan gençleri ve aşkı dahil ettim. Küçük bağlantılar yine de ekledim. Apartmanlarda restoranların olması gibi.

“Belki de burası bir mülktür ve yaşlı kadın buraya gelebilir”

O hâlde bunu aradığınızı söyleyebilir miyiz gerçekten? Ben şimdi okudum ve birçok insan belki de aylar, yıllar sonra bu öyküyü okuyacak. Kastettiğim elimizde zamansız bir örnek var. Hikâyeyi bu açıdan kurarken kafanda neler vardı? Nerelere odaklandın?

Her şeyden önce, evet, böyle hissetmemiz, adlandırmamız mümkün. Çünkü zamansız. Günümüzde artık ne yazık ki insanların evlerini kaybettiklerini, yerlerini değiştirmek zorunda kaldıklarını sürekli görüyoruz. Evet, hâlâ oluyor ve sonra başka insanlar geliyor ve o evde yaşamaya başlıyor. Ben bile değilim, o bile değil. Biliyorsunuz şu an İsrail’deki evlerini terk etmek zorunda kalan Filistinliler ve orada yaşamaya başlayan İsrailliler var. Aralarındaki çatışmadan bahsetmek bile istemiyorum. Bu sadece Holokost ile ilgili değil, her şeyle ilgili. Ev dediğimiz şey ve onunla bağlantılı olan şey de böyle. Aradığım şey için ve bir hikâye yazarken genellikle çok uzun bir araştırma yapıyorum; çok okuyorum. Anketler, Polonyalı yazarlar, edebiyata yansımalar vs. Bir iz, bilmediğim şeyler arıyorum. Önemsiz bir nedeni olan bir şeyler arıyordum. Polonya'da tanıştığım yaşlı bir adama sorular soruyordum: “Yahudilerle nerede tanıştınız? Onlarla okulda mı tanıştınız? Birlikte bir şeyler yaptınız mı? Birlikte partilere veya eğlencelere gittiniz mi?” Önemsiz şeyler hakkında çok soru soruyorum; çünkü büyük şeyi zaten biliyorum, biliyoruz; diğer kitaplarda ve filmlerde çok gördük. Önemli olan klişeleri ya da şaşırtıcı gerçekleri nasıl ele aldığımız. Onları ne ölçüde gizleyebildiğimiz ve nasıl sunduğumuz. Örneğin, bir kadın bana gençken Polonyalılarla tanıştığını, onlarla birlikte olduğunu söyledi. Saklanıyorlardı çünkü ailesinin durumu bilmesinden çekiniyordu. Ve bu buluşmaların mezarlıkta olduğunu söyledi, sanki oraya kimse gelmiyor gibi. Örneğin bu hiçbir kitapta bulabileceğim bir şey değildi. Ama benim için çok faydalı oldu çünkü mezarlıkla kurduğum ilişki bir anda değişti. Bir başkasından ekim ayının sonunda gelmem gerektiğini öğrendim, çünkü Wszystkich Swietych (Day of the Dead) diye bir gün vardı. Bu inanılmaz bir manzara çünkü herkes mezarlığa geliyor ve ölüleri anıyor; bütün mezarlık ışıkla ve müzikle doluyor. Sanırım bu da çizgi roman sanatçısı olmamdan kaynaklanıyor, yani bu harika bir görüntü gibi görünüyor gözüme. Hikâye bu karşılaşmalarla bağlanmaya başladı. Aradığım şey tam da buydu. Bir diğer örnek ise Varşova’ya gittiğimde gördüğüm ve dünyanın başka hiçbir yerinde benzerine rastlamadığım apartman içindeki restoranttı. İnsanların komünizmle ilişkisine dair unutulmuş bir yer gibiydi. Belki de burası bir mülktür ve yaşlı kadın buraya gelebilir diye düşündüm. Evet elbette birinin çat kapı gelmesi ve burası benim dairemdi demesi korkutucu olurdu ama karakter müşteri gibi geliyor. Böylece mekânlar ve insanlar parça parça ana öyküyü oluşturmaya başlamıştı. Bu nedenle yaygın olan şeylerden uzak durdum.

Kesinlikle çok katmanlı bir hikâye diyebiliriz. Aslında sadece karakterlerin jest ve mimiklerine bile bakarak tüm hikâye boyunca pek çok şeyi takip edebiliyoruz.

Aslında buna mükemmel medium diyorum. Çok küçük yaşlardayken, dört belki beş, kendi kendime hikâyeler uydururdum. Büyürken çizgi roman diye bir şey olduğunu bilmiyordum. İsrail’de de çizgi roman diye bir şey yoktu. Bunun bir sanat biçimi olduğunu, böyle bir sanat formu olduğunu bilmiyordum. Ama hikâyelerimi çizmeyi çok severdim. Üç yaşlarındayken anaokulunda çizdiğim hikâyeleri hatırlıyorum. Annemin ellerine bir şeyler çizerdim. Sonra ondan hikâyeyi anlatmasını, sonrasında neler olduğunu anlatmasını isterdim. Kendimizi ifade etmenin çok doğal bir yolu olduğunu düşünüyorum ve bunun bir meslek olabileceğini büyüdüğümde anladım. Benim için harika bir şeydi çünkü aynı anda hem anlatmayı hem de çizmeyi çok seviyordum. Temelde ise ilk önce hikâyeyi inşa ediyorum çünkü bilinen şeyi ilk başta anlatmam gerekiyor. Bu yüzden storyboard çalışmasını her zaman çok kabaca yapmak zorundayım, çünkü elimdeki -neler olduğu nasıl olduğu- malzeme bir akış. Yazıyorum ama sadece ana hatlarıyla. Aksiyonu yazıyorum; insanlar ne söylüyor, ne yapıyor gibi. Çizgi roman bunu göstermek için harika bir yol. İnsanlar her zaman ne demek istediklerini söylemezler. Her zaman doğruyu konuşmuyoruz ki; bu iyi çünkü kimse her zaman doğruyu duymak da istemiyor.

Biri size “Oh, çok ince görünüyorsun” dediğinde bunu sadece hareketler ve devinimle anlatmayı seviyorum. Ama bunu yaparken de, karakterleri beden ve yüz hareketleriyle yaptıkları üzerinden çok katmanlı bir hâle getirmem gerekiyor. Oyuncuları da sürece dahil ettiğim bir süreç geliştirdim. Bu çılgınlık, farkındayım ama onlar olmasaydı kendim ya da eşimden bunu istemem gerekirdi. Biliyorsunuz ben yapmış olsaydım ya da bir kişiyle çalışsaydım hareketler bir taneyle sınırlı kalacaktı ama birden fazla oyuncun varsa süreç daha kolaydır. Ne yapacağımı çok kestiremesem de işimi inanılmaz kolaylaştıracağını biliyordum. Mülk ile bunu ilk defa yaptım. Profesyonel oyuncular buldum; onlara ödeme yaptım; onları giydirdim ve kare kare fotoğraflarını çektim. Harika bir şeydi çünkü hikâyeyi ben yazdım. Kompozisyonun tamamını istediğim gibi ortaya koydum. Bu süreçten sonra çizdiklerimde bile. Harika olan taraflarından biri de şu: Karakterler daha komplike bir hâle geliyor ve benim ele aldığım şey bambaşka bir şeye dönüşüyor. Oyuncuların bu karakterler için düşündükleri şeyler benim için bile şaşırtıcıydı.

Tam da bu noktada güçlü ve sert bir andan bahsetmek istiyorum. Kitapta büyükannenin otelde olduğu bir sahne var. Yaşlı kadını izliyoruz. Yavaşça rujunu sürüyor, yakalarını düzeltiyor, küpelerini kontrol ediyor. Gururlu görünüyor bu arada. Ama son kareye geldiğimizde kadının yüzü çözülüyor ve karşımızda aniden savunmasız, ürkek bir kadın görüyoruz. Karakterleri çok farklı açılardan tanıyoruz. Benim için okuyanın da içinde olduğu bir yolculuk gibiydi. 

Bunu duyduğuma çok sevindim.

Sunduğu hikâye gibi kitabın grafikleri de bu açıdan övgüye değer çünkü kitabın böyle bir büyüsü var. Duyguları takip edebiliyoruz ve çok rahat yolculuk edebiliyoruz. Hüzünlü bir hikâye, ama aynı zamanda bir neşe, mizah var. Bir yerlerde muzipliğin hep olduğuna dair hüzünlü bir hikâye.

Mizah ve şefkat. Sanırım bütün karakterleri insanlaştırmaya ve onlar hakkında düşünmeye çalışıyorum. Sonrasında kişinin ne hissettiğine odaklanıyorum. Büyükannenin görüntüsü bir anlamda benimle ve duygularımla bağ kuruyor. Sayfada bize bakan, hazırlanan, rujunu süren kadın, ellili yaşlarında ve birisiyle buluşmaya hazırlanan bir büyükannenin görüntüsü. Her şeyden kendi büyükannelerimi hatırlıyorum; her ikisi de çok gururluydu. Bakmadan ruj sürebiliyorlardı. Muhteşemdi. Bir çocuk olarak çok etkilenmiştim. Kusursuzlardı.

​Ben de böyleydim, nasıl göründüğüme çok dikkat ederdim. “Sonuçta yaşlı kadınlar, nasıl göründükleri önemli değil zaten seksi değiller” denmesi gibi bir şey bu. O zaman neden nasıl göründüklerini hâlâ umursuyorlar? Ama onlar için önemli olduğunu gördüm. Ayrıca aynaya baktığımda yaşadığım şeyle de ilgiliydi. Her zaman hayal kırıklığına uğradım; çünkü kadınların her zaman hayal kırıklığına uğrayacağını öğrenmiştim. Supermodellerin bile hayal kırıklığına uğradığını düşünüyorum. Kendimize aynada bakmak, bir şeyler yapmak bir şeyleri eleştirmenin bir yolu gibi. Bu yüzden aynaya baktığımda hayal kırıklığım olsa bile giyiniyorum, biraz makyaj yapıyorum. Evet, hayır, oldu mu, olmadı mı? Bu hissi anlamaya çalıştım. Seni geçmişten tanıyan biriyle buluşmaya gittiğinde hâlâ gençsindir, onunla tanıştığın yaştasındır. Benim hakkımda ne düşünürdünüz ve ben bu duyguya nasıl bağlanabilirdim? O genç değil, bunu biliyoruz ve ifade etmeye çalıştığım şey tam da bu. Çizgi romanların güzel yanı da bu. Bir şeyler söylemene gerek kalmıyor. Belki de sadece sen bunu fark etmişsindir; başkaları için sadece makyaj yapan yaşlı bir kadın. Şunu görüyorum karakterle ilgili: O bir kadın. Sadece yaşlı bir kadın değil. Sadece büyükanne değil. İçerde bir yerde hâlâ kadın.

Rutu Modan ©Hanan Assor

Çok teşekkürler Rutu.

Ben de çok teşekkür ederim.

0
3351
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage