27 OCAK, PERŞEMBE, 2022

“Şehre Giren ve Hikâyeyi Başlatan Yabancı Olmaya Niyetlendim”

Anıl Mert Özsoy ile Türkiye’nin yakın geçmişine tanıklık eden, okuru da bu geçmişle yüzleşmeye davet eden öykülerinden oluşan kitabı Herkes Her Şeyin Farkında üzerine konuştuk.

“Şehre Giren ve Hikâyeyi Başlatan Yabancı Olmaya Niyetlendim”

Anıl Mert Özsoy ile son öykü kitabı Herkes Her Şeyin Farkında odağında yapmış olduğumuz söyleşi; tüm öykülerin içinden geçen yol izleği boyunca politik, ekonomik, kültürel habitatı çaresizlik içeren insan hikâyeleri, bu insan hikâyelerinin mücadelesi ve isyanı üzerinden gerçekleşti. İnsan mücadele ettiği yere mi aittir yoksa gittiği yerlerde düştüğü boşluklara mı? Herkes her şeyin farkında ise eğer hayatlarımız neden tahrip edilmeye devam etmekte? 

İlk etapta, edebiyatla olan bağınızdan kaynaklı edebiyatı da yanınıza alarak kat ettiğiniz yollardan bahsederek başlamak istiyorum. Dergi çıkarmışlığınız var (Bodrum Kat) Herkes Her Şeyin Farkında’dan önce çıkarmış olduğunuz iki kitap daha var. Gazetede yayın yönetmenisiniz. Bugünden geçmişe baktığınızda edebiyatın içinden geçen yolculuğunuzu nasıl tarif edersiniz?

Edebiyat benim için iki yönlü bir varoluş meselesi; ilki politik bir söz söyleme alanı açması, ikincisiyse birey olarak ezen-ezilen çelişkisi üzerine kurulu dünyada ezilenden yana tavır alıp doğru bir yaşam sürme gayesi.

​Edebiyatın arka sokaklarında başlayan ve mütevazı bir dergi süreciyle devam eden yolculuk beraberinde yayımlanmış üç kitabı getirdi. Hâlâ yoldayız, gerisini zaman gösterecek.

Herkes Her Şeyin Farkında üçüncü kitabınız ve içinde sekiz öykü yer almakta. Daha önce farklı mecralarda yayımlanmış öykülerden mi oluştu yoksa ilk kez gün yüzüne çıkan öykülerden oluşan bir kitap mı?

Öykülerin birçoğu edebiyat dergilerinde kitaptakinden farklı hâlleriyle yayımlandı. “Boşluk” öyküsünü ise pandeminin başında yazmıştım ve ilk kez kitap vesilesiyle okurla buluştu.

Anıl Mert Özsoy

Tüm öykülerin içinden bir yol geçiyor muhakkak. Türkiye’nin yakın geçmişinden izler taşıyan olaylar eşliğinde, öyküler boyunca yapılan yolculuklarda karakterlerin kendilerini, mekânlarını, zaman dilimlerini, duygularını bulmalarından ziyade bulamama, daha da fazla uzaklaşma söz konusu. Herkes her şeyin farkında, olan olaylar ortada fakat sürekli bozulan düzen karşısında artık yolculuklar daha iyi bir yaşam için yapılmaktan çıkıp uzaklaşmalara sebebiyet vermekte sanki; ne dersiniz?

Yol, bu kitap özelinde önemli bir metafordu. Şehre giren ve hikâyeyi başlatan yabancı olmaya niyetlendim. Yabancılaştırılmışlık, ötekileştirilmişlik, yok sayılmışlık zihnimde hep yol metaforuyla bütünleşti. Bu ülkenin üzerine çöken faşist kara bulutlar var. Belki de bilmeden o kara bulutun peşine takıldım ve yol aldıkça yaşanan felaketlerin bir parçası oldum. Yol, bir yerden sonra çıkmaz sokaklara çıktı fakat karakterlerimin -kim bilir belki de yazarın- bir çıkış yolu bulacağını ve yeni yollar aramaktan korkmayacağını düşündüm.

“Pekmez”, kitabın ilk öyküsü ve toplumsal yapıyı, sınıfsal farkları, bu farklar arasındaki uçurumları, siyasal yapıların toplumları nasıl şekillendirdiğini ve tüm bunların yanında yetim Rojin’in hayallerinin nasıl yok edildiğini, mahvedildiğini gözler önüne seriyor. Neden tüm olayların bir çocuğun -çocukların hatta- duygularıyla nitelendiği bir öykü ile başlamak istediniz? Öykülerinizde çocuklar önemli bir yere sahip. Özellikle bu öykünüzde, Rojin özelinde çocuk varlığını konuşmak isterim.

Hayalini kurduğumuz ve tahayyül ettiğimiz o görkemli dünyayı bugünün çocukları kuracak. Tüm bu zorbalığın, hukuksuzluğun ortasında kalan çocukların yaşam pratiği ve mücadelesi oldum olası ilgimi çekmiştir. Onların gözünden dünya tahayyülüne giriştiğimde müthiş bir öfkeyle karşı karşıya kaldım. Belli noktalarda bu öfkeme yenileceğimi düşünürken, yaşamla kurduğum ilişki gereği umudu hatırlamaktan başka çarem olmadığına karar verdim. Rojin, bu kitaptaki en özel karakter… Onun varoluşunda bir ülkenin kederi var. Kederle büyüyen bütün çocuklar gibi gerçekçi hayaller kurmaktan öteye gidemeyen bir dünyada, gerçeği yıkıp hayallere sığınmak isteyen çocukların sureti var. Bu yüzden çok gerçek ve yine bu yüzden varlığı çok kıymetli.

“Havaya Pus Düştükçe…” ve “Durmuş Bir Saat” öyküleri karakterlerin başlarına gelen olaylar sonucunda yaşanılan coğrafyaya ve yaratılan sisteme içerden bir bakış attığınız öyküler olarak karşımıza çıkıyor. Rahmet Amca’nın ve Sultan annenin ölüme giderken tüm ellerin ve kolların bağlanışları “Durmuş Bir Saat” öyküsünde Necmi’nin yaşadıkları mecazi olarak değil tüm çaresiz bırakılan gerçekliklerle tüm çıkışların insanlar için kapatılmış olması… Bu iki öykü ile ilgili herkesin başına gelecek olan ölümün bazı insanlar için adım adım yaratılıyor olması gerçeğini konuşmak isterim.

Bahsi geçen öykülerdeki ölümler elbette bizim gibi toplumlarda herkesin başına gelebilir ama bir şerh düşmek isterim: Bu iki öyküde asıl niyetim faili ifşa etmekti: Devleti. Devletin, komiserliğini yaptığı ve yaşatmak için insanlık onurunu yok saydığı bu vahşi kapitalizm, bir noktada inançları uğruna ölen insanların kanıyla besleniyor. Niyetim bunu sıradanlaştırmanın aksine edebiyatın gücüyle bir kez daha görünür kılmaktı.

Çağrılmayan” ve “Eve Dönmek İçin” öyküleri üçüncü soruda sormak istediğim yolculuk meselesinde kişinin kendini bulamama meselesini tam olarak yansıtan öyküler olarak karşımıza çıkıyor. Farklı karakter yolculukları anlatılıyor, farklı olaylar mevzu bahis gibi fakat çalınan, sekteye uğrayan, tahrip edilen hayatlar bir daha iflah olmaz derecede yaşanamaz hâle getiriliyor desem, siz ne söylemek istersiniz?

Her iki öyküde de tahribat ilk izleğimdi. İlkinde devlet tarafından köyü talan edilen bir Kürt genci, ikincisindeyse köyü ve insanları tahrip edilmiş bir Alevi genci anlattım. Mekânsal hafıza politiktir. Bu hafızanın bir de yaratıcıları var: İnsanlar. Bahsi geçen iki karakteri, yaşatılan tahribatın eti kemiği olmaları muradıyla kaleme aldım. Evet, insanın öteki olması uğradığı şiddetin bir nedeni ve bu şiddet yalnızca insanla kalmayıp mekânsal yıkıma da yelteniyor. Tıpkı yakılan köy gibi, tıpkı köşeyi dönünce başlayan Alevi mahallesi gibi…

“Bitmeyen Kışın Soğuğu” öyküsü yaşanılan coğrafyaya, coğrafyanın şartlarına zihniyetine, kız çocuklarına, erkek çocuklarına, cinselliğe, ailelere, yaşama ve ölüme içerden bakan çok çarpıcı bir öykü. Cinsellik ve kız çocuk olma şartları gözler önüne serilse de erkek çocukları da kapsayacak şekilde öyle bir habitat, örfler ve kültür çerçevesinde oluyor ki, öyküyü nereden okumamız gerekiyor diye düşündüm aslına bakarsanız ve tüm çıkış yolları yine kapalı gibi geldi bana. “Telefondaki Ses” öyküsünü de aslında yaşanılan olaylar ve durumlar farklı olsa da yine çocukların varlığı açısından önemli. Çocuklar söz konusu olduğunda yaşanan hikâyeler hiç tahmin etmediğimiz yerlerden kırılıyor; öyle değil mi?

“Bitmeyen Kışın Soğuğu” özelinde, bir yazar olarak “öyküyü buradan okuyun” demeyi hem edebiyata hem de okura karşı haksızlık olarak görürüm. En masum hâliyle “vicdanımla” yazdım, demekle yetineyim.

​“Telefondaki Ses”, yazarken en zorlandığım öykü oldu. Hikâyenin çatısını kurarken politik ilkeleri çok ince bir çizgide ifade etmem gerekiyordu. Devletin yıllarca “ihbarcı” olarak nitelediği insanlara ve mücadeleyi bölmeye zorladığı olaylara tanıklık ettik. Kimi zaman bunlara öfkelendik kimi zaman da anlamaya çalıştık. “İhbarcılığı” bir gencin gözünden görsek nasıl bir manzarayla karşılaşırdık sorusundan daha ziyade devletin bir “ihbar” karşısındaki tavrını irdelemeye çalıştım. Çocukların, gençlerin başrolünü oynadığı hikâyelerde kırılmanın nereden olacağını tahmin etmek her daim zor fakat devletin nereden kırmaya yelteneceği hep çok net.

“Boşluk” öyküsü aidiyetlik, yabancılaşma ya da yabancı olma durumlarını ait olduğu coğrafyadan uzun süre önce ayrılmış olan bir karakter üzerinden anlatıyor. Pertev bir çevirmen. Fransa’da yaşıyor. “Boşluk” öyküsü diğer öykülerden çok başka bir yere konumlanmasına rağmen öykülerin kapsadığı ana izleği en iyi ortaya çıkaran öykü gibi geldi bana, farklı yapısından dolayı.

“Boşluk”, kitaptaki diğer öykülere göre görece daha bugünlere ait. Kahve içilen, şarap tadılan Paris sokaklarında geçen bir mesele… Diğer öyküler 90’ların vahşetiyle harmanlanmışken “Boşluk” 2000’li yıllara odaklanıyor. Fakat sizin de bahsettiğiniz gibi güzel şehirler, hoş tatlar asıl meseleyi -aidiyetsizlik, yabancılaşma- göz ardı etmemize olanak tanımıyor. Bir tahmin; bugünlere yakın bir zamanın öyküsü olması nedeniyle dikkatinizi çekmiş olabilir ya da her şeyin başladığı Rojin’den Pertev’e kadar geçen sürede siz de yola revan olmuş olabilirsiniz.

Hâlihazırda pandemi sürecinin içinden geçmeye devam ediyoruz ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeği tüm dünya için gün gibi ortada. Fakat ben tabii edebiyat bundan nasıl etkilenecek, yenilenecek mi, nasıl hikâyeler okumaya başlayacağız diye sormak isterim.

Pandemi sınıf meselesinin daha da ayyuka çıktığı, yoksulun daha da yoksullaştığı, zenginin zenginliğini katladığı, devlet otokrasisinin daha katı işlediği bir sürece evrildi. Edebiyatçıların da tüm bu yaşanan sınıf çelişkisini ve ortaya çıkan vahşi düzeni eleştiren metinler yazacağını ümit ediyorum.

0
1442
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage