16 OCAK, CUMA, 2015

ORTAKSALON’da sohbet

ORTAKSALON’da sohbet

ORTAKSALON’da sohbet

Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü’ndeki öğrencilik yıllarınızdan beri birbirinizi tanıyorsunuz ve şimdi ise atölyeleriniz birbirine çok yakın. Sanatsal pratiğinizi beraber göstermenizin tek yolu sergi yapmaktan mı geçiyordu?

Toygun: İlişkimiz üniversiteden beri devam ediyor hatta aynı atölyede çalışıyorduk, Atölye 5’te. Şimdi tabii üniversite bitti, burada –Yeldeğirmeni– atölyeler tutuldu. İşte biri resim sattı, diğeri satamadı, öbürü sergi yaptı, diğerinin adı daha çok duyuldu derken ilişki yavaş yavaş gerilmeye başlıyor (gülüyor). O tedirginliği ortadan kaldırmanın tek yolu sergiydi.

Sabo: Aslında bu sergiye bir başlangıç da diyebiliriz. Bundan sonra değişik projelerde ve değişik alanlarda daha farklı insanlarla veya daha kalabalık bir ekiple devam edebiliriz.

Peki ORTAKSALON ismi nerden geliyor? Salon genellikle ortak kullanılan bir alan, bunun dışında size çağrıştırdığı başka anlamlar var mı?

Burak: Biz de oradan yola çıktık zaten. Evde herkesin bir odası vardır, orda üretimini sürdürür; aynı bizim burada yaptığımız gibi. Ama odalardan çıkıp ortada buluşulduğu an herkesin konuşması bir olur. Tek bir söz söylenir, tek bir muhabbet döner.

Sabo: Gelen giden olur.

Toygun: Misafiri orada ağırlarsın, oradan gönderirsin.

Üretiminizi beraber göstermek dışında sergiyi kavramsal bir çerçeveye oturtmak veya bir mesaj vermek istediniz mi?

Toygun: Bu kadar uzun vadeli bir ilişkide ve kendiliğinden oluşmuş bir sergide onlar artık ayrıştırılamaz diye düşünüyorum. Zaten kaç senedir Sabo’nun anlattığı hikayeler var o resimlerde, benim anlattıklarım var, Burak’ın anlattıkları var, hepsi birbirinin içine geçmiş. İşler ortak bir paydada hakikaten buluşuyor mu diye biz de sergide gördük açıkçası.

Sabo: Sergi alanında işlerin yanında isim olmadığı için insanlar sordu, bu hanginizinki, o kiminki diye. Karıştırılabiliyor aslında.

O hissin nasıl oluştuğu hakkında bir fikriniz var mı? Çünkü işlere tek tek baktığımda anlattıklarını açık olarak görebildim ama serginin bütünündeki ortak yaşanmışlıklar net bir şekilde görülemese de oradaydı.

Burak: Evet, net bir bağlantı yok zaten. Sergideki ortaklık, daha çok işler üzerinden değil de, birlikteliğin getirdiği bir bakış açısı olarak varoldu. Bir bakış açısı ortaklığı var aslında. O da işleri bir şekilde birbirine benzetiyor.

Sabo: Ama herkesin meselesi farklı aslında işini üretirken. Seriyi oluştururken yaptığı ya da düşündüğü şeyler çok farklı.

Toygun: Kendini görmek istediği yer de başkadır muhtemelen.

Birbirinizin işine bakıp “bunu ben de yapabilirdim” dediğiniz oluyor mu?

Sabo: Aslında beraber yapıyor gibiyiz, her aşamasında tartışıp “şurayı şöyle yapacağım, nasıl olsun” ya da “nasıl bir teknikle yapabilirim” diye birbirimize soruyoruz.

Toygun: Bazen bir şey üzerinde konuşuyoruz, sonrasında “keşke ben yapsaydım” diyorum yani. Ama adam çok güzel ortaya koymuş onu, benim yapmam hem tekrar hem de anlamsız olacak (gülüyor).

Sabo: Yaş ilerleyince herhalde bunları gizlemeye başlayacağız (gülüyor).

Toygun: Bir de beraber çalışmak güzel bir şey. Man Ray ve Dali’nin gençken beraber çekilmiş fotoğraflarını görüyoruz, böyle ortamlar var. Daha inandırıcı gözüksün diye birbirlerinin saçmalıklarını desteklemişler. İsteriz ileride ilişkimiz devam etsin, 60 yaşında gergin gergin oturalım, içimizden “ben daha ünlüyüm” diye geçirelim.

Sergide yer alan işinde ipuçlarını birleştirip olayı aydınlatmaya çalışan bir dedektif gibi görüyoruz seni. B dosyası tutukluları kimler Sabo?

Sabo: Duvarda yaptığım yerleştirme aynı zamanda sergi sürecinin oluşmasını anlatan bir düzenleme gibi. Çünkü boyaların eskizleri ve fotoğraflar var, kullandığım, kullanmadığım malzemeler var. Bir dedektifin duvarı gibi, aslında sonucu bulmaya çalışan bir ressamın duvarı. Esprisi de o. Bu seri, B. Dosyası Tutukluları serisi, ikili portrelerden ve tuval üzerine büyük boyutta yağlıboya işlerden oluşan bir seri olarak başladı. Serginin girişinde bulunan işler için yazdığım ufak bir metinde de anlattığım gibi bilinmeyen bir yerde, irrasyonel bir toplumda yaşayan bir takım insanlar var ve onların bilinmeyen bir otoriteye karşı başkaldırılarının ya da yaptıkları bir eylemin izini sürüyorum. Ama eylem de belli değil. Soru işaretlerini çoğaltarak ve hiçbirinin cevabını vermeyerek bu seriyi başlattım aslında. Sonrasında bu figürlerin eylem sırasında tutuklanma hallerini resmettim. Portreler kısmında ise tutuklandıktan sonraki fotoğraflarının çekilmesi ve arşivlenmesi kısmını anlattım.

Peki bu işin sergilenme şeklinin de sanatsal pratiğini ve çalışma tarzını yansıttığını düşünüyor musun?

Sabo: Bu yerleştirmede bugüne kadar yaptığım her işten bir parça var. Zaten boya yapıyorum; eski yaptığım işleri ve denediğim yeni materyalleri bunun içine eklediğim kompozisyonlar oldu. Bunları bilinmeyen bir konsept altında toplama fikri hoşuma gitti. Bu işte anlattığım, aynı pratiğimde olduğu gibi sonuçsuz bir döngü aslında; izleyen kişi de kendince yorumluyor ya da sonuca ulaştırıyor. Ben de resmederken o kısımda bırakmayı seçtim, sınırda bırakmayı.

Evet, sergideki işlerde de bir sınırda bırakma ve bitmemişlik hissi var. Senin parçalar arasındaki bağlantıyı kurup olayı neden-sonuç ilişkisinde çözümleyememen, Burak’ın çektiği fotoğrafı tuval üzerinde farklı biçimlerde tekrarlaması, Toygun’un kullandığı tekniğin ve anlatım sürecinin görünebilirliği. İşleriniz üzerinde çalışırken ne zaman ‘bitti’ diyorsunuz?

Sabo: Her tuvalin ve işin yapılırken sanatçısının ve izleyicisinin hissettiği bir aurası var. Yaparken sonucu yavaş yavaş hissediyorsun, bir sonraki aşama canlanıyor kafanda. Sonuç bazen farklı olsa da genellikle o enerji gitgide büyüyor ya da azalıyor. Tam zamanında bırakınca çok etkili bir işe dönüşüyor, bazen dayanamayıp tekrar müdahale edince işin tamamıyla farklı bir yere gitmesine ya da bozulmasına sebep oluyorsun. Bu süreç olmasa çok zor olur sanatçı olmak ya da üretmek. Asıl önemli olan bu alanda geçirilen zaman bence.

Burak, peki senin için nasıl oluyor? Mesela ORTAKSALON’da gösterdiğin Gökova’nın 36 Görüntüsü serisini neden 36 eserde tamamlamayı seçtin?

Burak: Bu sembolik bir sayı aslında. Aynı görüntüyü çok fazla sayıda yapmak istedim, çünkü bir şeyin üstüne ne kadar giderseniz o kadar çeşitleniyor ve size bilmediğiniz bazı şeyler söylemeye başlıyor. Hiç karşılaşmadığım sonuçlarla karşılaşmaya başlıyorum bu seride. Saçma sapan başarısızlıklar birden seriyi bambaşka bir yöne sokan bir şeye dönüşebiliyor. 36 sayısı ise Hokusai’nin Fuji Dağı’nın 36 Görünümü serisine bir gönderme aslında. Şu an 12 tanesini tamamladım.

Bu seri için sana ilham veren, tuvaller üzerinde tekrarladığın fotoğrafın bir öyküsü var mı?

Burak: O fotoğraf Gökova’da yaklaşık iki sene önce çektiğim, tek bir görüntü aslında. Daha önce üzerinde çalıştığım Yaz Rehaveti serisi kafamda bitmişti ve yeni bir şeye başlamak istiyordum. Oradan bu seriye bir sıçrama oldu. O fotoğrafı defalarca tekrarlamak istedim. İlk önce bir resmini yaptım, tuvale yağlıboya olarak. Sonra fotoğrafını çektim, tuvaller üzerine baskısını aldım ve üzerlerinden oynamaya devam ettim. Seri üretim kavramının üzerine gittiğim bir çalışma oldu. Plastik anlamda da kendimi zorlamak istedim; aynı şeyi defalarca üretip nereye gidebilirim, bana ne verir diye. Bir de hemen bitirmek istemiyorum. Çünkü kısa bir süre içerisinde yapınca, tuvaller birbirine benzemeye başlıyor. Zamana yaymak istiyorum ki benim görüşüm değiştikçe, bir şeylere baktıkça oraya da yansısın, seri de kendi içerisinde dönüşsün.

Her bir tuvalde Gökova’da çektiğin o fotoğrafı ve anı tekrar tekrar yaşıyorsun ister istemez. Bu arada büyük olasılıkla daha önce yaptığın serideki işlerin görüntüleri de zihninde canlanıyordur. Zaman ve bellek içindeki bu yolculuklar resimlerine nasıl yansıyor?

Burak: Serinin ikinci resminin adını Rüzgarlı Bir Öğlen koydum. Aslında aklımda bunun gün batımını yapmak da vardı. Empresyonist bir tavırdan bahsetmiyorum, plastik olarak gün batımı olmayacaktı ama o ana dönüp o anı çeşitlemeyi düşünüyordum. Aynı görüntüye dönüp onun üzerinden o zamanı yaşama gibi bir süreç vardı, devam da ediyor hatta.

Toygun, peki senin sergideki işlerinin bir başlangıç noktası var mı?

Toygun: Ben bu işlere bir şey diye başlamadım aslında. Bir süredir resimler yapıyordum, bir türlü tam istediğim gibi olmuyordu. Akademinin de getirdiği her yeri güzel güzel boyama isteği yüzünden sonuna kadar boyayınca bir yorgunluk geliyordu. Daha sonra tarzımı, sevdiğim ressamlara biraz yaklaştırırsam oradan kendime bir yol bulurum diye düşündüm. Üniversitenin ilk yıllarında Hockney, sonraları Peter Blake gibi sanatçılar... Sonra dedim ki madem böyle parçalar alacağım, kendi fikirlerimi de bir öykü anlatır gibi, ama dışardan bakanın rahatlıkla anlayamayacağı bir şekilde ortaya koyayım. Hayatım da öyle gelişiyor; fırsatlar geliyor karşına, işler geliyor, ölümler oluyor, üzüntüler, sevinçler, hayatına insanlar giriyor, çıkıyor. Ben de dedim ki en azından çarpıcı olan kısımları seçeyim, bu zamana kadar da hep iç mekanlar yapıyordum, bunları dış mekanlara, peyzajlara yerleştireyim.

0
2332
3
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle