04 AĞUSTOS, CUMA, 2017

Triyalektik Bir Başkaldırı: Manifesto

Cate Blanchett’in 13 farklı kritik karakteri canlandırdığı ve yönetmen Julian Rosefeldt’in yıkıcı sanat manifestolarını absürt bir dil ve çok yönlü bir perspektifle aktardığı Manifesto filmini değerlendirdik.

Triyalektik Bir Başkaldırı: Manifesto

Julian Rosefeldt, Almanya’da toplumsal gerçekçiliği, fütüristik ve absürt uzamlarda yorumlayarak vurucu video enstalasyonları yapan bir video artist. Julian Rosefeldt’in 13 ekranı yan yana getirerek farklı manifestolar sunduğu bir sergisinde Cate Blanchett ile tanışmaları da ikilinin Manifesto projesini hayata geçirmelerine sebep olmuş. Filmin vizyon tarihine kadar Julian Rosefeldt’in video enstalasyonlarını takip etmeniz gerek Rosefeldt’in sinematografisini anlamak gerekse aktarmak istediklerinin vuruculuğunu daha derinden kavramak adına keyifli olabilir. Julian Rosefeldt’in onlarca video çalışmasından sonra Manifesto ilk uzun metraj filmi. Açılış prömiyerini Sundance Film Festivali'nde yapan ve Dünya’da oldukça yankı uyandıran, Türkiye’de 36. İstanbul Film Festivali’nde de gösterimi yapılan film henüz prodüksiyon süreçlerindeyken ülkemizde de konuşulmaya başlanmıştı. 

Cate Blanchett’in temsil ettiği zümreler açısından oldukça kritik 13 farklı karakteri canlandırdığı film doğadaki ve insan yaşamındaki sürekliliği, değişimi ve yenilenmeyi bir sanat manifestosuna dönüştürerek, geçmişe dönük bellek ile gelecek olan arasındaki şimdinin biricikliğini vurguluyor. Filmin açılışında Hegel’den Marx’a, Baudriere’den Debord’a, fütüristlerden dadaistlere ve Dogma95’e kadar bilinçaltı vorteksinin fragmanları büyük puntolarla veriliyor. Blanchett’in karakterleri ciddi bir absürtlük içinde yer aldıkları organizasyonlardaki eylemlerine sıralı olmayan bir sanat manifestosu ekleyerek triyalektik bir bakış kazanmamızı sağlıyor. Konu, kişi ve eylem perspektifinden çoklu incelediğimiz sahnelerde bir sınıf öğretmeni olarak Cate Blanchett orjinal olana şüpheyle bakmamızı sağlayarak, öğrencilerine dogma95 film kuramının bir kısa manifestosunu sunuyor ve yeni bir sekmede eğitim sisteminin kafa sallayan ezberciliğini de aktarmaya çalışıyor. Bu üç boyutlu ifade biçimi birçok sahnede kendini gösteriyor. Bir haber spikeri olarak karşımıza çıktığında ise herkesin yıllarca yalan bir sanat anlayışıyla kandırıldığını dürüstçe söyleyebiliyor, kavramsal sanatın kısıtlı bir yaratım olduğunu vurguluyor diğer taraftan suni yağmur altında haber yapan diğer Cate ile medyanın manipülatif ve ikiyüzlü tavrına bıyıkaltı bir gönderme de yapıyor. Çöp arıtma görevlisi karakterindeki Cate Blanchett’in bisikleti üzerindeki küreselleşmiş şehir panoramasında ve kapital kaygıların estetikten yoksun binaları arasındaki gezinişi muazzam bir sinematografi ve manifesto ile destekleniyor. Bu sahnede Jean Baudrillard’ın Tüketim Toplumu’nda belirttiği “Maalesef kötü bir mimarinin veya peyzaj tasarımının insan sağlına zararını suyun veya havanın kirliliğini ölçtüğümüz gibi ölçemiyoruz” sözü çok net bir biçimde hemen zihninizde canlanabilir oluyor. 

Sahne geçişleri öncesi bir prologos niteliğinde verilen nesnel kamera kullanımı ekonominin kalbi sayılan borsa merkezinde mikrodan makroya ürkütücü ve yırtıcı bir geçişle içimizde kocaman bir boşluk hissi yaratıyor. Buradaki Cate Blanchett ağzında sakızıyla insan olmaya dair tüm unsurları pervasız posturünde eriterek, canlı olanın artık kalmadığını çok kısa bir sekansta bize aktarıyor. Film bu anlamda bizim düşündüğümüz, düşünmeye ihtimalli olduğumuz veya gelecekte düşünülebilir olan her şeyin iskambil bir yapı gibi kolayca çökebileceğini yüzümüze çarpıyor. Yemek dualarını, cenaze konuşmalarını, seremonileri, görsel sanat hegemonyasını veya tutarsız sergilerin kendi içinde çelişen tutumlarını yıkıp her birinin içine sanat manifestoları yerleştiriyor. Ağzından sürekli sanat dökülen varlığın açgözlülüğü ve estetik arayışı için başka bir varlığın yaşama hakkına kast edişini, liberal ekonomilerin ırkçı söylemlerine benzetmekten de kaçınmıyor.

Filmde her şey ve herkes bize çok tanıdık, çok aşina görünüyor ancak olup bitenin distopik bir abartıdan ziyade hemen şu anda gerçekleştiği konusuna artık ikna olmamız önermesi de anlaşılır oluyor. Film açık-kapalı biçim, belgesel, kurmaca, müzikli, müziksiz, tür, biçim sınıflandırmalarına da kendi içeriğindeki protest tavrıyla başkaldırıyor. Dolayısıyla bir tür olarak da türsüzlüğünün manifestosunu bildiriyor ve tıpkı filmde sarkastik bir dilde ifade ettiği mini-sanatın ve bitmeyen kavramların işlevsizliği gibi kendisini tutarlı bir şekilde ifade etme kaygısı barındırmıyor. Karakterlerin ve sahnelerin hiçbirinde sentimental bir yönelime girmeyerek bizim özdeşlik kurmamızı da engelliyor. Böylece sinemasal bir ilizyonda kendimizi kaptırmadan anlatılmak istenenin hücrelerine kadar odaklanılması sağlanmış oluyor. 

Filmin öne çıkan bir başka özelliği de estetik olmayan sahnelerin doğru planlara yedirilerek doyurucu bir sinematografiyle aktarılmış olması. Filmin sinematografisi neredeyse kusursuz denilebilecek bir durumda. Ancak bu kusursuzluk boş bir estetik hazdan veya ilizyon yaratma kaygısından ziyade aktarılmak istenenin ritmine ve soğukluğuna hizmet edecek şekilde yaratılmış. Özellikle Cate Blanchett’in bilim insanı olarak performans sergilediği sahnede kullanılan mekanik seslendirme ve merdiven planlarındaki altın oran Godard’ın Alphaville’ine göz kırpıyor. 

Cate Blanchett’in bazı karakterlerinde kullanılan plastik makyajı, karikatürize bir makyaj tasarım olarak tercih edilmiş. Buna paralel olarak karikatürize makyajı olmayan karakterlerinden bazılarındaki oyunculuk yönelimi mekân, kostüm ve makyajın gerçekçi tercih edilmesine oranla daha göstermeci bir performansla sergilenmiş. Ancak bu filmin türüne ve absürt yapısına göre değerlendirildiğinde ve sahne geçişleri arasında bir tutarlılık beklentisi oluşturulmadığından bir kopukluk oluşturmuyor. Dolayısıyla Cate Blanchett’in filmdeki karakterlerinin hakkını verdiğini söyleyebiliriz. Müzik kullanımı ise harmonik bir soundtrack’ten ziyade uyarıcı ve dikkat çekici efektlerle harmanlanmış ve sahnelerin amacına hizmet edecek şekilde tercih edilmiş.

Manifesto “Samimi sanata değil gerçek sanata ihtiyacımız var!” diyerek kendisine getirilebilecek önermelere de açık ve aynı zamanda dürüst bir film. Tamamlanmışlığa, “yaptım oldu”ya, kesin yargılara ve bencilliğe kafa tutan ancak bizi çekinmeden yargılayanlara, yarın bizlerin onları daha acımasız bir şekilde yargılama ihtimalinin de olduğunu ve bunun daha sert olabileceğini düşündürten bir film. İçinde bulunduğumuz dönemin sanat anlayışının şimdiye kadar başımıza gelenlerin en kötüsü olduğunu ifade ediyor. Yarattığı manifestolarıyla her şeyi yıkmaya güdümlü gibi görünse de acımasız ve şiddet yüklü sanat yaratımlarının dinamiklerini yaşadığımız çağdan aldığını ve bunların bizim eylemlerimizle şekilleneceğini hatırlatıyor bize. Ancak bir sonuca varıp, insanlara belirli bir düşünceyi benimsetmekten ziyade binlerce önermeyi kendiyle çelişmemek adına ucunu açık bırakıyor. 

11 Ağustos’ta Başka Sinema ile vizyona girecek olan Manifesto filminin fragmanına aşağıdan ulaşabilirsiniz

https://www.youtube.com/watch?v=I2K4rm4pXqo

0
8042
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle