24 NİSAN, SALI, 2018

Bir Grup Köpek ve Bir Çocuğun Peşinde

Geçtiğimiz günlerde 37. İstanbul Film Festivali’ndeki gala gösteriminin ardından şimdi de Türkiye’de haftanın vizyon filmleri arasında yer alan Isle of Dogs (Köpek Adası), Wes Anderson sinemasının tüm karakteristik özelliklerini taşıyan stop-motion bir film olarak karşımıza çıkıyor.

Bir Grup Köpek ve Bir Çocuğun Peşinde

Amerikan bağımsız sinemasının en özgün yönetmenlerinden Wes Anderson, kariyeri boyunca hem seyirci hem de eleştirmenler tarafından beğenilen birçok filme imza attı. 90’lı yıllarda Bottle Rocket ve Rushmore gibi oldukça düşük bütçeli filmlerle başladığı kariyeri, The Royal Tenenbaums, Moonrise Kingdom ve The Grand Budapest Hotel gibi modern klasik mertebesine erişmiş, görece büyük prodüksiyonlarla devam etti. Wes Anderson’ın yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği filmlerinde yarattığı dünya o kadar eşsiz ki, artık bir filmin ona ait olduğunu anlamak, sadık izleyicisi için çocuk oyuncağı: Pastel tonlarda bir renk paleti, arıza karakterler ve bu arıza karakterleri canlandıran aşina yüzler, nostaljiden ve retro stilinden beslenen prodüksiyon tasarımı, simetrik görüntüler ve neşeli müzikler… 

Japonya’da geçen Isle of Dogs, İstanbulluların tarihten gayet aşina olduğu acıklı bir hikâyeyle aynı çıkış noktasına sahip aslında: Sokaklardan toplanarak, kentin yanı başındaki bir adada kaderine terk edilen köpekler… 1910’larda İstanbul’un sokaklarında yaşayan yüzlerce köpeğin Fransa’ya satılması ve fakat anlaşmanın bir türlü yürürlüğe girmeyip feshedilmesinin ardından olanlar kentin tarihinde kara bir leke olarak duruyor. Toplanan köpekler -tam olarak bu olay nedeniyle- bugün Hayırsız Ada olarak bilinen Sivriada’ya bırakılmış ve haftalar süren çığlıkların ardından birer birer can vermişler. Wes Anderson gibi umut ve mutluluk saçan, gülümseten ve renkli filmlerin yaratıcısının böylesi karanlık bir olaya benzettiğim bir hikâyeyi anlatması sizi şaşırtmasın. Stop-motion animasyon tekniğiyle çekilmiş olan Isle of Dogs’u (İngilizce) konuşan ve yüzyıl önce İstanbul’da can veren türdeşleriyle aynı sonu paylaşmamak için birlik olup mücadele eden köpeklerin gözünden izliyoruz. Dahası, kurgusal Megasaki şehrinin halkı, İstanbul halkının o yıllarda denese de başaramadığını başarıyor, otoriteye karşı köpeklerin yanında yer alıyor. Böylece hikâye daha olumlu, daha kahramanca ve daha renkli bir hâl alıyor. Wes Anderson sinemasının karakteristik özellikleriyle de birleşip, başından sonuna kadar eğlenceli ve heyecan verici, teknik olarak kusursuz bir film ortaya çıkarıyor.

Wes Anderson’ın dünyasının en önemli özelliği, öne çıkan renkleri değişkenlik gösterse de daima pastel tonlarda olan renk paleti: Moonrise Kingdom dendiğinde yeşilin, The Grand Budapest Hotel dendiğinde pembenin hâkimiyeti aklına gelmeyen var mı? Isle of Dogs renk paletinin çıkış noktasıysa Japon bayrağının iki rengi, kırmızı ve beyaz. Fakat bu kez bir hâkimiyetten söz etmek mümkün değil. Filmin dışlanmış olan köpek kahramanları bu iki renkten mahrum, toprak renklerinin, grinin ve kahverenginin tonlarına mahkûmlar. İnsanlar ya da bu durumda Japon halkı ise tıpkı bayraklarındaki, beyaz fon ve yükselen güneşi simgeleyen kırmızı yuvarlak gibi bu iki renkle iç içe yaşıyorlar. Filmin, köpekler ve onları dışlamış olan insanlar arasında yarattığı zıtlık sadece renklerle de kalmıyor, dille (köpekler İngilizce konuşurken, insanlar - değişim programı öğrencileri ve tercümanlar dışında (!) Japonca konuşuyor) de destekleniyor. Macera ilerledikçe ve iki cephe birbirine yaklaşmaya başladıkça, renk ve dildeki zıtlığın da yok olmaya, iç içe geçmeye başladığına tanık oluyoruz. 

Wes Anderson filmlerinin bir diğer vazgeçilmez özelliği hikâyelerdeki karakterler ve onu canlandıran oyuncularla ilgili. Yönetmenin birçok filminde annesi, babası, kardeşleri ya da tüm ailesiyle sorunlar yaşayan, tuhaf alışkanlıkları bulunan, görüntüsündeki tuhaf bir ayırt edici özellikle dikkat çeken ana karakterler yer alıyor. Bunları canlandıran oyuncular arasında Owen Wilson, Bill Murray, Edward Norton, Jason Schwartzman, Jeff Goldblum, Bob Balaban, Tilda Swinton, Anjelica Huston ve F. Murray Abraham gibi isimleri görmekse artık bizi hiç şaşırtmıyor. Isle of Dogs’un köpekleri de sadece ruhsal ya da karakter anlamında değil, fiziksel anlamda da arızalılar. Köpeklerin bir adaya sürülmesinin ardındaki asıl neden, köpek gribi adındaki bulaşıcı hastalığın taşıyıcısı olmaları zaten. Üstüne üstlük, aylarca bir adaya terk edilmiş, yiyecek bulmakta zorlanan, evlerde alıştıkları hijyen ve konfor standartlarından bir hayli uzakta kalmış köpeklerin fiziksel dengesi de en az psikolojileri kadar altüst olmuş durumda. Tüm bu fiziksel arızalar filmin girişinde gayet mizahi bir şekilde sıralanıyor ve ardından Chief, King, Rex, Boss ve Duke’un ruhsal arızalarıyla tanışmaya başlıyoruz. Farklı geçmişlere sahip köpeklerin hepsi, tıpkı Anderson’ın diğer filmlerinde anne-sorunları ya da baba-sorunlarından muzdarip karakterler gibi farklı sahip-sorunlarına sahipler. Ve tabii, toplum tarafından terk edilmiş olmanın ortak sorununa. Isle of Dogs bir animasyon olduğundan yüzlerini görmesek bile bu arızalı karakterlerde, Wes Anderson’ın yukarıda adı geçen kıdemli oyuncularını seslerinden hemen tanıyoruz. Bryan Cranston, Scarlett Johansson, Greta Gerwig ve Frances McDormand bu seslerin arasına eklenenlerden yalnızca birkaçı.

Film, teknik dallardaki işçiliğiyle de Wes Anderson dünyasını başarıyla yansıtıyor, yetenekli sanatçıların imzasıyla destekleniyor. Stop-motion animasyonun bel kemiğini oluşturan kukla ve setlerdeki muhteşem işçilik, başka bir yazının konusu; her biri bir sanat eseri niteliğindeki bu ögeler, geçtiğimiz haftalarda Londra’da yoğun ilgi gören bir sergide yer aldı. Filmin görüntü yönetimi, Anderson’ın tüm filmlerindeki estetiği, simetriyi, imza niteliğindeki açıları ve şakacılığı korusa da yönetmenin neredeyse tüm filmlerinde çalıştığı Robert D. Yeoman’ın elinden çıkma değil. Filmin görüntü yönetmeni Tristan Oliver, stop-motion animasyonlarda uzman bir isim ki Anderson da 2009’daki ilk stop-motion animasyonu Fantastic Mr. Fox’ta da Yeoman yerine onunla çalışmış. Tabii bir de iki Oscar ödüllü Alexandre Desplat’nın adını anmak gerekiyor. Desplat, Wes Anderson dünyasının soundtrack’inde daima ön planda olan üflemeli ve tellilerin aksine Isle of Dogs’ta davullar, davullar ve yine davulları başrole yerleştirmiş. Böylece hem Japon kültürünün etkisi altındaki film bu etkiyi müziklerinde de hissettirmiş hem de sürgündeki köpeklerin epik mücadelesi müziklerle de desteklemiş. 

Fantastic Mr. Fox’tan 9 yıl sonra bir kez daha animasyon dünyasına geri dönen Wes Anderson, tüm alametifarikalarını Isle of Dogs’a da yansıtmayı başarıyor kısacası. Geçtiğimiz aylarda Berlin Film Festivali’nde Wes Anderson’a En İyi Yönetmen Ödülü’nü getiren Isle of Dogs, muhtemelen yaklaşan ödül sezonunda da, ana dallarda olmasa bile En İyi Animasyon ve En İyi Müzik dallarında adını sıkça göreceğimiz yapımlardan biri olacak. Vakit kaybetmeden bir grup köpek ve bir çocuğun peşine takılın ve bu nefes kesen maceranın bir parçası olun!

https://www.youtube.com/watch?v=77m24ayWKRs

0
6774
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle