
Çağdaş sanat alanındaki gelişmeleri teşvik etmek ve genç sanatçılara destek olmak amacıyla Resim ve Heykel Müzeleri Derneği ve Akbank Sanat iş birliğiyle düzenlenen Akbank 40. Günümüz Sanatçıları Ödülü Yarışması’na başvurular başladı.
31 Mart 2022 tarihine kadar Akbank Sanat’ın internet sitesi üzerinden 40 yaş altındaki tüm T.C. vatandaşlarının katılımına açık olan yarışmaya adaylar, fotoğraf, resim, heykel, video, enstalasyon, cam, baskı, grafik tasarım ve yeni medya gibi çağdaş sanatın tüm ifade biçimlerini içeren eserleriyle katılabilecekler.
Yarışmanın jüri koltuğunda bu yıl küratör Çelenk Bafra, sanatçı İpek Duben, Resim ve Heykel Müzeleri Derneği Yöneticisi Gönül Nuhoğlu ve Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı ve serginin küratörlüğünü de üstlenen yazar ve küratör Fatoş Üstek yer alıyor.
40. yıl etkinlikleri kapsamında, yarışma hem fiziksel sergi hem de sanal sergi olarak iki farklı platformda düzenlenecek ve başvurular bu iki farklı platform kapsamında değerlendirecek.
Yarışma jürisinin değerlendirmesi sonucu; fiziksel platformda yer almak üzere seçilen sanatçıların her birine 5.000 TL, online platformda yer almak üzere seçilen sanatçıların her birine 1.000 TL. ödül verilecek. Jüri tarafından seçilen eserler 24 Mayıs – 30 Temmuz 2022 tarihleri arasında fiziki ve çevrimiçi olarak sanatseverlerin beğenisine sunulacak.
Akbank 40. Günümüz Sanatçıları Ödülü Yarışması’nın bu yılki teması Açık Kart (Carte Blanche) olarak açıklandı. Açık Kart (Carte Blanche) kavramı 17. yüzyıl sonlarına doğru Fransa’da kullanılmaya başlayan bir kavramdır. Öncelikli olarak yasal işlemler, anlaşmalar için kullanılan terim, zaman içinde liberalleşerek sınırsız özgürlük ve edimler için kullanılmaya başlamıştır. Gotik romanlarda bu kişinin hamiline verdiği sınırsız harcama özgürlüğü olarak tanımlanırken, günümüzde açık kart kavramı halen kişiye verilen koşulsuz özerklik ve sorumluluk ilkeleri ile anılmaktadır.
Akbank 40. Günümüz Sanatçıları sergi ve etkinlikleri, bu kavramdan ilham alarak, başvurmak isteyen adaylara açık kart vermeyi, dolayısıyla sanatçılara söz vermeyi seçmiştir. Sanatçıların kendini özgür hissettiği bir ortamda sanatsal pratiklerini, söylemlerini ve duruşlarını merak eder. Her alandan kişilerin sanat eserleri ile başvurusunu destekler.
Akbank Günümüz Sanatçıları sergi ve etkinliklerinin 40. yılına özel olarak, başvurular sanatçının pratiği, söylemi ve işin özgünlüğü üzerinden değerlendirilecektir. Küratoryel bir öngörü yerine, sanatçılardan istedikleri konu ve mecra ile katılımları talep edilmektedir. Katılım görsel ve performans sanatının yanı sıra sosyal bilimler ve fen alanlarında eğitim almış Türkiye'de yaşamakta olan ve yurt dışında oturan Türk vatandaşlarına açıktır.
40. yıla özel olarak jüri, fiziksel serginin yanı sıra sanal sergi, dijital sanatçı ağırlama programı, atölye çalışma programı ve Türkiye genelindeki ulusal programlar için seçim yapacaktır.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle 8-19 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek 41. İstanbul Film Festivali’nin “Mayınlı Bölge” bölümü bu yıl folk horror filmlerinin yer aldığı özel bir seçkiyi MUBI’nin Tema Sponsorluğu’nda sinemaseverlerle buluşturuyor.
İstanbul Film Festivali’nin “Mayınlı Bölge” bölümde tarzı, yaklaşımı, tekniği ya da anlatımı farklı, alışılmadık, öncü, bazen zorlayıcı, sivri, bazen deneysel filmler yer alıyor. “Mayınlı Bölge” bu yıl MUBI’nin Tema Sponsorluğu’nda gerçekleştirilecek. Dr. Cüneyt Çakırlar'ın British Academy araştırma fonuyla desteklenen projesinin parçası olan “Mayınlı Bölge: Folk Horror” seçkisinde güncel örneklerden sinema tarihinde yer etmiş başyapıtlara; cinler, şamanlar, kara büyü, doğaüstü fenomenlerle dolu yapımlar yer alıyor.
13 uzun 3 kısa metrajlı filmden oluşan “Mayınlı Bölge: Folk Horror” seçkisi izleyiciye dünya sinemasında, farklı coğrafyalardan farklı folklorik korku temsillerini tanıtmayı amaçlıyor. Seçkide aralarında Macaristan’dan Post Mortem (Péter Bergendy), İran’dan Zalava (Arsalan Amiri), Şili’den canlandırma La Casa Lobo / The Wolf House (Joaquín Cociña, Cristóbal León), Senegal’den bol aksiyonlu gerilim Saloum (Jean Luc Herbulot), Güney Kore’den gizem korku klasiği Io Island (Kim Ki-Young), Avusturya’dan Hagazussa: Der Hexenfluch'un (Lukas Feigelfeld) da aralarında bulunduğu, ana akımda türün temsilcilerinden izleyicilerin görmemiş olabilecekleri örnekler seçildi.
MUBI Tema Sponsorluğu’nda gerçekleştirilen “Mayınlı Bölge: Folk Horror” bölümü filmleri 8-19 Nisan tarihlerinde düzenlenecek 41. İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşacak. Festival boyunca MUBI’de yer alan tüm filmleri buradan üye olarak 30 gün boyunca ücretsiz olarak izleyebilirsiniz.
“Mayınlı Bölge: Folk Horror” seçkisinde yer alan filmler:
Zalava / Arsalan Amiri
Tumbbad / Rahi Anil Barve, Adesh Prasad
Post Mortem / Péter Bergendy
Başka Yer / Thyland / Elsewhere / Vibeke Bryld
Kandisha / Alexandre Bustillo, Julien Maury
Kurt İni / La Casa Lobo / The Wolf House / Joaquín Cociña, Cristóbal León
Leák / Mystics in Bali / H. Tjut Djalil
Hagazussa: Kafirin Laneti / Hagazussa: Der Hexenfluch / Hagazussa: A Heathen's Curse / Lukas Feigelfeld
Ziyafet / The Feast / Lee Haven Jones
Saloum / Jean Luc Herbulot
İo Adası / Iodo / Io Island / Kim Ki-young
Büyü Öyküleri / Juju Stories / Abba Makama, C.J. ‘Fiery’ Obasi, Michael Omonua
Ich-Chi / Kostas Marsan
Sirke Banyosu / Vinegar Baths / Amanda Nell Eu
Sığır Yetiştirmek Daha Kolay / Lagi Senang Jaga Sekandang Lembu / It’s Easier to Raise Cattle / Amanda Nell Eu
Bizim Gibi Hayalet / Ghost Like Us / Riar Rizaldi
Zilberman İstanbul, Alpin Arda Bağcık’ın “Paranoid Fanteziler, Sahici Entrikalar” başlıklı kişisel sergisini 30 Nisan’a kadar Mısır Apartmanı’nın üçüncü katındaki ana sergi mekânında sanatseverlerle buluşturuyor.
Alpin Arda Bağcık’ın galerideki dördüncü kişisel sergisi “Paranoid Fanteziler”, insan sağlığı üzerine kurulan komplo teorilerine odaklanıyor. Sanatçı önceki çalışmalarında bilgi üretiminin hızını ve sahiciliğini medya, iktidar ve güç ilişkileri üzerinden sorgulayarak hakikat sonrası döneme işaret ediyordu. “Paranoid Fanteziler, Sahici Entrikalar” sergisinde ise, hakikat sonrası çağın bir getirisi ve önemli bir kolu olarak kabul edilen komplo teorilerini ele alıyor. “Paranoid fanteziler” komplocuların insan sağlığı hakkında ortaya attıkları hayal ürünü hipotezleri veya sağlık endüstrisine duydukları şüphe sonucu öne sürdükleri savları ötekileştiren, hatta yermeye varan yaklaşımın altını çiziyor. “Sahici entrikalar” ise kapitalizmin nüfuz ettiği sağlık endüstrisinde, şüphe uyandıran ticari manevralarla oluşan günümüzdeki belirsiz atmosferi vurguluyor. Her iki durum da sağlık meseleleri hakkında toplumun yaşadığı kaçınılmaz güvensizlik hissinin altını çiziyor.
Alpin Arda Bağcık, çalışmalarında medyanın uyuşturucu etkisinin altını çizmek için yeni dünya dengelerinde karşımıza çıkan post-hakikat ve otorite gibi kavramları ele alıyor. Sanatçı çalışmalarında karakalem ve tuval üzerine yağlı boya tekniğini kullanarak zamanla anlamını yitiren ifade ve imgelerin toplumu edilginleştirerek güdümüne almasını vurguluyor. Tanıdık figürleri, dünya liderlerini veya tarihte iz bırakmış kişi ve dönüm noktalarını gerçek veya gerçek dışı hikâyelerle harmanlayarak çalışmalarına dahil ediyor.
Alpin Arda Bağcık’ın “Paranoid Fanteziler, Sahici Entrikalar” başlıklı kişisel sergisini 30 Nisan tarihine kadar Zilberman İstanbul’un Mısır Apartmanı’nın üçüncü katında yer alan ana sergi mekânında ziyaret edebilirsiniz.
Künye:
1. Alpin Arda Bağcık , 'Favipiravir Serisi - Laboratuvar I', Tuval üzerine yağlıboya, 66 x 100 cm, 2021
2. Alpin Arda Bağcık , 'Favipiravir Serisi - Laboratuvar II', Tuval üzerine yağlıboya, 50 x 75 cm, 2021
3. Alpin Arda Bağcık , 'Favipiravir Serisi - 5G II', Tuval üzerine yağlıboya, 50 x 70 cm, 2022
4. Alpin Arda Bağcık , 'Remdesivir II', Tuval üzerine yağlıboya, 70 x 70 cm, 2022
5. Alpin Arda Bağcık , 'Remdesivir IV', Tuval üzerine yağlıboya, 70 x 50 cm, 2021
Etaf Rum’un bir Filistinli göçmen olarak kendi tecrübelerini kaleme aldığı ilk romanı Kadının Sesi Yok, Arzu Altınanıt’ın çevirisiyle İthaki Yayınları’ndan çıktı.
Rum, otobiyografik izler taşıyan ilk romanında edebiyatın zayıflar ile ezilenler için özgürleştirici gücüne ve gelenekler arasında sıkışıp kalmış günümüz kadınlarının iç çatışmalarına ve özlemlerine incelikle bakıyor.
Roman; şair, yazar ve şarkıcı Maya Angelou’nun, “İçinde anlatılmamış bir hikâye taşımaktan daha büyük bir ıstırap yoktur” ve feminist ve sivil hakları aktivist Audre Lorden’nin, “Konuşmayan, korkudan sesleri çıkmayan kadınlar için yazıyorum çünkü bize kendimizden çok korkuya saygı duymamız öğretildi. Sessiz kalmanın bizi kurtaracağı öğretildi ama kurtarmaz,” cümleleriyle açılış merhabasını veriyor. Kitabın sonunda okurlara bir de mektup yazan yazar Rum, şöyle devam ediyor “Yine de daha sonra bunun, aynı zamanda benim güçlü yanım olduğunu, çevremdeki kadınların erkeklerden farklı oldukları şeyleri; kültürün, ailelerin, ilişkilerin ve ebeveynliğin taleplerini bir arada karşılama becerilerini öğrendim.”
"FİLİSTİN, 1990. 17 yaşındaki İsra, babasının seçtiği taliplerle evlenmektense gizlice kitap okumayı ve okuduklarının büyüsüne kapılmayı ister. Ancak kısa bir süre sonra evlendirilip kocasıyla yeni ailesinin yaşadığı Brooklyn’e göçmeye zorlanır. İsra, ABD’de daha iyi bir yaşam bulmayı umsa da hayal kırıklıkları peşini bırakmaz. Gençliğinin baharındaki kız, kayınvalidesinin zulmü ve bir oğul doğurmak zorunda olmanın baskısı karşısında yaşama sevincini yitirir. Ardı ardına doğurduğu kız çocukları ise İsra’nın kurtuluşu olmaz.
BROOKLYN, 2008. İsra’nın en büyük kızı, 18 yaşındaki Deya’nın tek arzusu üniversiteye gitmek olsa da, babaannesi Feride’nin ısrarı üzerine koca adaylarıyla görüşmek zorunda kalır. Deya, annesi ve babası hayatta olsa seçeneklerinin farklı olup olmayacağını merak etmekten kendini alamaz. Ancak babaannesi kararlıdır: Deya için iyi bir gelecek sağlamanın tek yolu, doğru adamla evliliktir. Fakat çok geçmeden Deya, kendisini ailesiyle ilgili şoke edici gerçeklere götüren beklenmedik bir yolda bulur. Ailesini, geçmişini, bildiğini sandığı her şeyi ve kendi geleceğini sorgulamaktan başka çaresi yoktur artık."
Besteci ve prodüktör Ozan Tekin’in geriye doğru bir göç hikâyesi anlattığı “Anarya” projesi Anarya II EP’si ile devam ediyor. Anarya I ile Almanya’da başlayan yolculuğun rotasını İstanbul’a çeviren Anarya II, Gülbaba Records etiketiyle dinleyiciyle buluştu.
Tekin, Anarya I’de olduğu gibi Anarya II’de de çağdaş klasik, caz ve ambient müzik üzerine oluşturduğu projeksiyonlarını kendine has bir üslupla hayata geçiriyor. Sanatçının piyano ile olan dolaysız ilişkisini somutlaştırmaya devam ettiği Anarya II’de, İstanbul’un belleğinde yer ettiği kaosu ve bilinmezliğiyle, basit ve akılda kalıcı melodiler ve Doğu ile Batı arasında kendine ayrı bir yer bulmaya çalışan müziği ile barışmaya çalışıyor.
“Anarya”nın ilham kaynağı, Tekin’in tesadüf eseri karşısına çıkan, 65 yaşındaki “bir ayağı çukurda” bir duvar piyanosu. Son günlerini yaşayan bu piyanonun kendine has sesinden çok etkilenen sanatçı, uzun yıllardır yazmakta olduğu piyano kompozisyonlarını onunla kaydetmek üzere işe koyuluyor. Ve projesini hayata döndürmeyi başardığı bu duvar piyanosuyla kaydetmeyi başarıyor.
Ozan Tekin (Ambient Live Set), 18-19 Mart 2022 tarihlerinde gerçekleşecek Sónar İstanbul kapsamında 18 Mart akşamı Zorlu PSM’de dinleyicileriyle buluşacak. Festivalin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Anarya II’yi buradan dinleyebilirsiniz.
Ozan Tekin'in fotoğrafı: © Lucie Ella
Arter’in “Sesli Dizi” serisi kapsamında Melih Fereli küratörlüğündeki beşinci sergisinde, kurumun Bill Fontana’ya özel sipariş ettiği İo’nun Yeni Sesi isimli ses/video yerleştirmesinin dünya prömiyeri gerçekleştirildi.
İo’nun Yeni Sesi, Bill Fontana’nın İstanbul Boğazı’nın çeşitli noktalarında ve Şerefiye (Theodosius) Sarnıcı ile Yerebatan (Bazilika) Sarnıcı’nda gerçekleştirdiği video ve ses kayıtlarından oluşuyor. Sanatçının Türkiye’deki ilk kişisel sergisi olma niteliği taşıyan İo’nun Yeni Sesi, izleyicinin zaman ve mekân algısını kuşatıyor. Grundig’in katkılarıyla, Arter’in performans salonlarından Karbon’da izleyiciye sunulan eser, sanatçının bir sesin “ürettiği” imaja ve bir imajın “yarattığı” sese yönelik araştırmalarına odaklanan Acoustical Visions [Akustik Görüntüler] başlıklı serisine de önemli bir ekleme özelliği taşıyor.
Çok ekranlı ve çok kanallı yerleştirme olan İo’nun Yeni Sesi, Fontana’nın 8 kanallı dijital kayıt cihazı, akustik mikrofonlar, hidrofonlar ve ivmeölçerlerden oluşan taşınabilir kayıt stüdyosu aracılığıyla İstanbul’da topladığı ses verilerinin “yeniden konumlandırılması”, bu seslerin gece hoparlörlerle Yerebatan Sarnıcı’nda yayınlanması yoluyla gerçekleştirildi; böylece yapının devasa boşluğundan/kubbelerinden inanılmaz bir karşılık, çok çeşitli yankılar elde edilerek sanatçının “yeni(den) ses(lendirme)” adını verdiği bir yöntemle nihai kompozisyon olarak kaydedildi.
İzleyiciler Karbon’a girdiğinde karşı duvarda Şerefiye Sarnıcı’ndan görsellerin yer aldığı çok büyük bir projeksiyon perdesine doğru yönlendiriliyor. Serginin bu katmanında görselliğe ilâveten, Fontana’nın Şerefiye Sarnıcı’nda yaptığı ambisonik ses kayıtları bu duvara yakın konumlanan sekiz hoparlörlük bir matris üzerinden duyuluyor. Karbon’un mimarisine uyarlanmış “patlamış bir küpü” andıran perdeler üzerinde sunulan imajlar ve mekânla bütünleşmiş ses çeşitliliği ise, sanatçının farklı yerlerden elde ettiği verileri su aracılığıyla bir araya getiriyor.
İo’nun Yeni Sesi adını İstanbul Boğazı’na da ismini veren İo’nun mitolojik hikâyesinden alıyor. İo, Yunan mitolojisinde Zeus’un karısı Hera’nın ilk rahibesi olarak kabul edilir. Zeus, İo’ya âşık olur ve onu Hera’nın gazabından korumak için beyaz bir ineğe dönüştürür. Hera’nın intikam almak için kendisine musallat ettiği at sineğinden kaçmaya çalışırken sürekli yer değiştirmek zorunda kalan İo, İyonya Denizi’ni aştıktan sonra İstanbul Boğazı’nı da yüzerek geçmesiyle boğazın “sığır geçidi” anlamına gelen “Bosphorus” ismini almasını sağlar.
Arter’in Bill Fontana’ya özel sipariş ettiği İo’nun Yeni Sesi isimli ses/video yerleştirmesini Arter, Karbon’da görebilirsiniz.
Künye:
Bill Fontana
İo’nun Yeni Sesi
(Akustik Görüntüler serisinden)
2019–2022
Çok kanallı ses ve video yerleştirmesi
Değişken boyutlar
Arter Koleksiyonu
Yerleştirme görüntüsü: Bill Fontana: İo’nun Yeni Sesi, Arter, 2022
Küratör: Melih Fereli
Fotoğraf: Sena Nur Taştekne (Arter)
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunu yaptığı Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, Füsun Onur’un “Evvel zaman içinde…” başlıklı yeni sergisini, Bige Örer’in küratörlüğünde 23 Nisan’da Arsenale’de sanatseverlerle buluşturuyor.
Dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden biri olan Venedik Bienali’nin 59. Uluslararası Sanat Sergisi, 23 Nisan - 27 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek. Güncel ve kavramsal sanatın öncülerinden Füsun Onur’un bienal için hazırladığı yerleştirmesi “Evvel zaman içinde…”, İstanbul Bienali ve İKSV Güncel Sanat Projeleri Direktörü Bige Örer küratörlüğünde Arsenale’deki Türkiye Pavyonu’nda yer alacak. Türkiye Pavyonu, İKSV koordinasyonunda, T.C. Dışişleri Bakanlığı himayesinde ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla düzenleniyor.
Füsun Onur, Türkiye Pavyonu için ürettiği “Evvel zaman içinde…” başlıklı yeni sergisinde insanların yol açtığı ve gezegenin geleceğini tehdit eden insan odaklı yönetim anlayışına karşı birleşerek mücadele eden bir grup fareyle kedinin öyküsünü anlatıyor. Eserde yer alan sanatçının metal telleri eğip bükerek yaptığı figürler birlikte çözüm yolları arıyor, dans ediyor, müzik yapıyor, seyahat ediyor, âşık oluyor. Bazıları boşlukta asılı kalırken, diğerleri pinpon topundan kafaları ve krapon kâğıdından renkli kıyafetleriyle bir oyunun sahnelerini canlandırıyor. Sanatçının iki yıl boyunca minimalist bir yaklaşımla, bir müzik parçası besteler gibi adım adım işlediği figürlerinin bir araya getirmesiyle oluşturduğu eser, kendisine özgü, minyatür bir masal dünyası yaratıyor. Kabul edilen doğruların sorgulandığı ve gerçeklerin altüst olduğu bu dönemde Onur, bir kez daha beklentileri bir kenara bırakıp yeni eserinde hayatın kendisine, etrafındaki nesnelere bakarak onlardan yeni bir sanat dili oluşturuyor. Serginin tasarımı Yelta Köm imzası taşıyor, aydınlatma tasarımı ise Erinç Tepetaş’ın danışmanlığında yürütülüyor.
Ayrıca Marcello Jacopo Biffi’nin tasarladığı, editörlüğünü Bige Örer ile Nilüfer Şaşmazer’in birlikte üstlendiği pek çok küratör, sanatçı ve sanat tarihçisinin Füsun Onur’un sanat pratiğine dair yazılarından oluşan bir yayın hazırlandı. Bu yayın İKSV ve Mousse Publishing ortaklığında nisan ayında yayımlanacak. Ahu Antmen, Alev Ersan, Anna Boghiguian, Anne Barlow, Aslı Seven, Ayşe Erek, Chus Martínez, Defne Ayas, Deniz Gül, Fatih Özgüven, Gregory Volk, Hera Büyüktaşcıyan, HG Masters, Iwona Blazwick, İz Öztat, Kevser Güler, Leylâ Gediz, Misal Adnan Yıldız, Murat Alat, Necmi Sönmez, Paolo Colombo, Sally Tallant, Seza Paker ve Tolga Tüzün’ün yeni yazıları da yayında yer alıyor.
14. İstanbul Bienali’nin küratörü Carolyn Christov-Bakargiev ve Füsun Onur’un sergilerine ev sahipliği yapan Maçka Sanat Galerisi’nin kurucularından Rabia Çapa’yla yapılan söyleşilerin de yer aldığı kitapta, Angelika Stepken, Emre Baykal, Fulya Erdemci, Margrit Brehm, Suzana Milevska’nın da aralarında bulunduğu küratör ve yazarların Füsun Onur hakkında daha önce yayımlanmış metinlerinden oluşan bölümler bulunuyor. Kitabın Türkçesi sergi açılışının ardından İKSV ve Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanacak.
Beykoz Kundura’nın bu yıl ilkini düzenlediği, yeni düşünme ve karşılaşma alanları yaratmayı amaçlayan misafir sanatçı programı “Vardiya”, dans sanatçısı, koreograf ve öğretim üyesi Canan Yücel Pekiçten ile ilk adımını tamamlıyor.
Ocak ayı ortasında güncel sanatçı Gözde İlkin ile başlayan ve multi-enstrümantalist, disiplinlerarası sanatçı ve davulcu Alican Tezer ile devam eden programın üçüncü ve son sanatçısı Canan Yücel Pekiçten olacak. Pekiçten 8 Mart itibariyle Kundura Hafıza’nın arşivine girecek ve önceki sanatçıların biriktirdiklerini devralarak kendi araştırma odaklı fikir ve yaratım sürecine başlayacak. Sanatçı “Vardiya” programını 18 Mart’ta tamamlayacak. Pekiçten ayrıca nisan ayında Kundura Sahne’ye konuk olarak All About the Heart (Yüreğe Dair) ve How to Enjoy Ceylon Tea (Seylan Çayı’nın Tadı Nasıl Çıkarılır) eserlerini sanatseverlerin beğenisine sunacak. Haziran ayında Beykoz Kundura’da üç sanatçının “Vardiya” deneyimlerini paylaşacakları bir program seyirciye açık olarak gerçekleştirilecek.
My Motto, It’s OK! ve 2016’da Gdansk Dans Festivali’nde birincilik ödülünü kazanan Der Zwerg gibi özgün eserleri ile İstanbul, Utrecht, Vilnius, Gdansk, Göteborg, New York, Torino, Pamplona, Paris, Amsterdam ve Lizbon başta olmak üzere dünyanın pek çok festivalinde sahne alan Canan Yücel Pekiçten, toplumsal bellekten etkilenerek üretimde bulunduğu son dönem çalışmaları kadın bedeninin çağdaş sanattaki temsiliyet biçimlerine odaklanıyor.
Kundura Sahne ve Kundura Hafıza ortaklığında hayata geçirilen “Vardiya” programı Türkiye’den ve farklı disiplinlerden üç sanatçının katılımıyla yılda bir kez gerçekleştirilecek. Programın ismi Venedikçe “vàrdia” ile İtalyanca “guardia” sözcüklerinden ve “korumak, gözetmek, nöbet tutmak” anlamlarındaki İtalyanca “guardare” fiilinden Türkçeye uyarlanmış “vardiya” kelimesinin sözlük anlamından geliyor. Arşivi koruyan, gözeten ve nöbet tutan bir çalışma dizilimi kurgusuyla tasarlanan program, Sümerbank Deri ve Kundura Fabrikası’nda işçilerin birbirlerine nöbetlerini devrettikleri vardiya çalışma sisteminden ilham alıyor. Programa katılan sanatçılar, on gün boyunca Kundura Hafıza’nın arşivinde zaman geçiriyor ve bir önceki sanatçıdan devraldığı araştırma odaklı üretimini kendi pratikleriyle geliştirerek özgün fikirler üretiyor; on günün sonunda bir sonraki nöbeti tutacak sanatçıya biriktirdiklerini devrediyor. Sanat ve arşivin buluştuğu yeni düşünme ve karşılaşma alanları yaratmayı hedefleyen programın bir sonraki sanatçıları 2022’nin sonunda belli olacak. “Vardiya” programı hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Eldem Sanat Alanı | Dalyancı Konağı, uzun bir aradan sonra CultureCIVIC: Kültür Destek Programı tarafından desteklenen, Melike Bayık’ın küratörlüğünü yaptığı “Su-suz Yaz” projesi ile kapılarını yeniden açıyor.
Bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC: Kültür Destek Programı tarafından fonlanan “Su-suz Yaz” projesi, birbiriyle ilişkili toplumsal ve politik konuları geniş ölçekte değerlendirmeye alıyor. Su krizine dair sürdürülebilirliği ortaya koyan, araştırma temelli bir proje olan “Su-suz Yaz”, Eskişehir merkezli olması sebebiyle merkez-periferi ilişkisini de ön plana alarak İç Anadolu’nun çay, dere, sulak alanlar gibi önemli su kaynaklarına dair bilinçlendirme ve koruma konusunda farkındalık sağlamayı amaçlıyor. Projede yer alan sanatçılar ve bir araştırma inisiyatifi, eserlerinde ve söyleşilerinde su ekolojisine, kuraklık tehdidine, su sorununun neden olabileceği çevresel felaketlere odaklanıyor.
Proje kapsamında fotoğraf, video, yerleştirme, suluboya, cam tüp, resim ve performans dokümantasyonu gibi disiplinlerden eserleri ile sanatçılar Alper Aydın, Alpin Arda Bağcık, Özgür Demirci, Elmas Deniz, Bekir Dindar, Berna Dolmacı, Erdal Duman, Murat Germen, İz Öztat, Ilgın Seymen, Hale Tenger, Gülhatun Yıldırım ve birbuçuk inisiyatifi, doğal ve toplumsal yaşamın kaynağı olan su ekolojisini, su krizinin tetikleyebileceği göç ve savaş gibi küresel krizleri, toplumların ve azınlıkların tecrübe etmek zorunda kalacağı göç, ayrımcılık, barınma ve insan hakları sorunlarını ele alıyor. Ayrıca bölgesel farkındalığın yükseltilmesi için yerel yönetimlerle iş birliği içinde bireylere ve topluma demokratik, şeffaf bir şekilde görüş aktarımının, ifade ve düşünce özgürlüğünün sağlanması amaçlanıyor.
Eldem Sanat Alanı Dalyancı Konağı’nda tartışmaya açılan “Su-suz Yaz” projesi, minör sesleri majör topluluklara çevirme; sel, kuraklık, HES gibi felaketlere dair bilinçli, şeffaf bir toplum yaratmayı hedefliyor. “Su-suz Yaz” sergi, söyleşi ve atölye programları ile çok katmanlı olarak kurgulanan yapısıyla kitlesel yayılım ile su krizine dair çözüm geliştirme ve bilinçlendirme çabası güdecek bir içerik ile topluma ulaşıyor.
Melike Bayık’ın küratörlüğünü yaptığı 13 Mart - 31 Temmuz tarihleri arasında ziyaret edilebilecek “Su-suz Yaz” sergisi kapsamında çevrim içi ve yüz yüze gerçekleştirilecek seminer ve atölye programları Eldem Sanat Alanı’nın yayımlayacağı içerikler üzerinden takip edilebilir.
Künye:
1. Bekir Dindar, Kanalist, Fineart Fotoğraf Baskısı/ Fineart Photo Printing, Kahverengi Derinlikli Ahşap Çerçeve/ Brown Depth Wooden Frame, 48x60 cm (4 adet/ 4 pieces), 32x40 cm (1 adet/ 1 piece) 2021
2. Alpin Arda Bağcık, Ritalin, Tuval üzerine yağlıboya / Oil on canvas, 175 x 175 cm, 2017, Fotoğraf Kredisi/Photo Credit: Kayhan Kaygusuz, Sanatçı ve Zilberman Gallery izniyle
3. Özgür Demirci, a / The Things I Want to Tell You*, İki Kanallı Video Enstalasyon/Two Channel Video Installation - Stereo - Renkli/Color - 4K / Two Channel Video Installation - Stereo - Color - 4K, 22’40” – 2020 *SAHA Studio programı kapsamında SAHA’nın desteği ile üretilmiştir.
Ocean Vuong’un 2017 yılında T.S. Eliot Şiir Ödülü başta olmak üzere birçok ödül kazanan ilk şiir kitabı Gece Göğünde Çıkış Yaraları, Gökçenur Ç.’nin çevirisiyle Harfa Yayınları’ndan çıktı.
Vuong, bu ilk şiir kitabında ailesi, sevgilileri ve henüz bir çocukken terk ettiği ülkesi üzerinden bir tür otobiyografi oluşturuyor. Bir göçmen olmanın ne anlama geldiğini, cinsel yönelimini ve yaşadığı aile içi gerilimleri samimiyetle ve bütün çarpıcılığıyla ortaya koyuyor. Kişisel travmalardan tarihe ve mitolojiye kadar farklı alanlarda büyük bir beceriyle gezinirken okuru hayal gücüyle de büyülüyor.
Şiddetin, ötekileştirilmenin ve yerinden edilmenin mirasıyla yılmadan yüzleşen Vuong’un; zamana, bedene ve kimliğe yaklaşırken kullandığı üslubuyla bu kitabı Amerika'dan çıkan en önemli şiir kitaplarından biri görülüyor.