
Annette Louise Solakoğlu, Elena Tash, Işık Güner ve Yunus Karma’nın üretimlerini bir araya getiren “Rooted: The Garden Within” başlıklı sergi, 26 Şubat-19 Mart tarihleri arasında Şule Gazioğlu Gallery’de sanatseverlerle buluşacak.
“Rooted: The Garden Within” sergisi, doğayı dışsal bir tema olarak ele almak yerine; insanın iç dünyasında kök salan, psikolojik ve duygusal bir varlık alanı olarak yeniden düşünmeyi amaçlıyor. “Rooted: The Garden Within”, doğa ile kurulan duygusal ve psikolojik bağı ön plana çıkarıyor; onu, zihnin ve bedenin en eski eşlikçisi, iç hâllerin sessiz aynası ve hafızanın dokunulabilir izi olarak konumlandırıyor. İzleyici, mekânın içine adım attığında, doğayla kurduğu bağı yeniden keşfederken kendi içsel yolculuğuna da çağrılmış oluyor.
Şule Gazioğlu küratörlüğünde ve Ece Balcıoğlu danışmanlığında galeri mekânını adeta zamansız ve nostaljik bir bahçeye dönüştüren sergi kurgusu, izleyicide paylaşılan anıları, kaybolmuş hatıraları ve çocukluk izlenimlerini canlandırmayı amaçlarken; fotoğraf, botanik resim, heykel ve tekstil gibi farklı disiplinler aracılığıyla doğayı, yalnızca çevresel bir gerçeklik değil, insanın iç dünyasını biçimlendiren kurucu ve dönüştürücü bir güç olarak ele alıyor.
“Rooted: The Garden Within”, farklı sanatsal pratikler arasında karşıtlıklar kurmak yerine, ortak bir dikkat ve gözlem biçimi etrafında ilerlemeyi amaçlıyor. Doğanın duygusal ve psikolojik bir çerçeve olarak ele alınması, bitkisel formların hafıza ve kimlik üzerindeki izleri, organik büyüme ve ritme verilen sezgisel insan tepkisi serginin temel eksenlerini oluşturuyor. Resim, fotoğraf, heykel ve tekstilin bir araya geldiği bu çok katmanlı kurgu, izleyiciyi doğayı yalnızca görmeye değil, hissetmeye de davet ediyor.
İstanbul’dan Londra’ya uzanacak sergi sürecinin ilk durağı olan Şule Gazioğlu Gallery’de “Rooted: The Garden Within”, doğayı hem bireysel hem de kolektif hafızada kök salan bir “iç bahçe” olarak yeniden düşünmeye alan açıyor.
Künye:
1. Annette Louise Solakoğlu, Garden Pavilion on the Bosphorus, Ortaköy
2. Elena Tash
3. Isık Güner, FOREST 300 small edited
Edward Tulane ve Mucizevi Yolculuk’un yazarı Kate DiCamillo’nun kendi küçük ama kalbi büyük bir farenin umut tazeleyici kahramanlık öyküsünü anlattığı Newbery Ödüllü romanı Despero’nun Öyküsü, Timothy Basil Ering’in kara kalem resimleri ve Gözde Koca’nın çevirisiyle Tudem’den çıktı.
Animasyon filme ve müzikale de uyarlanan, “Öğretmenlerin Seçtiği En İyi 100 Çocuk Kitabı” listesinde yer alan Despero’nun Öyküsü, 10 yaş ve üzeri tüm okurları derin bir düşünsel yolculuğa çıkarıyor.
Şaşırtıcı büyüklükte kulaklara sahip minimini bir fare olan Despero, görkemli bir şatoda yaşayan fare ailesinin en küçük ve zayıf ferdidir. Her yönüyle diğer tüm farelerden farklılaşan dostumuz, karanlıktan ve kemirmekten çok; kitaplara, müziğe ve ışığa ilgi duyar. Okuduğu masallardaki mutlu sonlardan büyülendikçe gönlünü bir prensese kaptırır. Onu kurtarma hayaliyle yollara düştüğünde ise kadim fare yasalarını çiğnemiş bir suçluya dönüşür. Attığı her adımla hem kendi kaderini hem de krallığın geleceğini değiştiren Despero için kahramanca mücadele etme vaktidir. Çünkü masallar “hep” mutlu sonla bitmelidir...
Ödüllü Amerikalı yazar, yönetmen ve besteci Peter Danish’in kaleme aldığı Devlerin Savaşı oyunu 6 ve 7 Mart’ta Zorlu PSM’de prömiyerini yapacak.
Klasik müziğin iki efsane ismi Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan’ın yarım asırlık rekabeti, ödüllü yazar ve yönetmen Peter Danish’in kaleminden sahneye taşınıyor. Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu’nun rol aldığı, Nihal Usanmaz’ın yönettiği Devlerin Savaşı, yaratıcısının da katılımıyla prömiyerini yapacak.
BroadwayWorld ve Amazon Prime’da ses getiren projeleriyle tanınan Danish’in kaleme aldığı oyun, klasik müziğin iki efsane ismi Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan arasındaki yarım asırlık rekabeti sahneye taşıyor. Prömiyer gecesinin ardından Peter Danish, Okan Bayülgen, Celal Kadri Kınoğlu ve oyunun yönetmeni Nihal Usanmaz’ın katılımıyla özel bir söyleşi gerçekleştirilecek.
Devlerin Savaşı oyununun biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Özlem Günyol ve Mustafa Kunt’un “Dışarı çıkmak istiyorsan, içeri gir” başlıklı sergisi 5 Mart-11 Nisan tarihleri arasında Dirimart Londra’da sanatseverlerle buluşacak.
Sanatçı ikilisi heykel, performans, video ve yerleştirmeden oluşan altı yeni işiyle akla hayale sığmayacak sosyal ve siyasi durumların nasıl yavaşça yeni normale dönüştüğünü sorguluyor. Sergi, heykel, performans, video ve yerleştirmeyi bir araya getirirken siyasal şiddetin, gözetimin ve kamusal ile özel alanlar arasındaki sınırların aşınmasının giderek normalleşmesini ele alıyor.
Mayfair’deki Açılış (2026) başlıklı çalışmada sanatçılar, kamusal alandaki gözetim ve muhbirliğin açık uçlu niteliğine dikkat çekiyor. Londra metrosunda yapılan “See it. Say it. Sorted.” [Gör. Söyle. Çöz.] anonsundan hareketle kurgulanan performans, sergi açılışı sırasında kimliği sanatçılar tarafından dahi bilinmeyen bir dedektif tarafından kaleme alınan raporları içeriyor. Yapıt, galeri mekânının kamusal niteliğine ve küresel politik iklimde bu kamusallığı biçimlendiren ve giderek artan otoriter baskılara dikkat çekiyor.
Günyol ve Kunt’un sergi için ürettiği işlerden olan The Dirty Work (2026), Almanya Şansölyesi’nin Haziran 2025’te, İsrail’in İran’a saldırılarının die Drecksarbeit [kirli iş] olarak nitelenmesini memnuniyetle sahiplenmesinden hareketle üretilmiş heykellerden oluşuyor. Etrafında 360 derece dönerek askeri mühimmat görüntüsüne dönüşen heykelsi harfler, sivil kayıpları görünmez kılan siyasi retoriğin şiddetini görünür kılıyor.
Türkiye’deki haksız tutuklamalara odaklanan çalışmalar arasında yer alan Ben bu renkleri sevmedim! (2026) eseri, gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde siyasetçi, entelektüel ve gazetecilerin karşılaştığı renkleri merkezine alıyor. Yerleştirme, sanatçıların basın yayın organlarındaki haberlerden dijital olarak topladıkları polis üniforması, polis arabası, nezarethane, adliye koridorları, sorgu odaları, hücre kapıları ve duvarlara ait renklerden oluşan bir renk paleti sunuyor. Çepeçevre (2026) başlıklı çalışmada ise bu renkler, Türkiye hapishanelerindeki mevcut tek kişilik bir hücreye eşdeğer büyüklükteki bir mekânı çevreleyerek kendi sınırlarını inşa eden bir duvar resmi oluşturuyor. Bu eserler hem bireysel özgürlüklerin kısıtlanmasını hem de zorunlu tecrit koşulları altında zaman algısının bozulmasını ele alıyor.
Zamansallığa atıfta bulunan bu söz konusu yerinden edilme hâli, sanatçıların kendi kalp atışlarını referans noktası olarak kullanarak ürettikleri otoportre video çalışmalarından oluşan Aynı Zaman(da) (2026) başlıklı seride daha da derinleşiyor. İkilinin, 20. yüzyılın başından bu yana tutukluların hapishanelerde boncuklarla ürettiği elişlerinden biri olan ve halk sanatının önemli bir parçası hâline gelmiş “hapishane işi” adındaki örgü tekniğini kullanarak ürettiği Günbegün (2026) eseri ise, bittiğinde bir yıllık bir süreci işaret edecek.
Sanatçıların Hollanda’nın Delft kentindeki bir parkta yürüyüşe çıktıkları bir ânı belgeleyen Bir anekdot: Öteki (2020), çalışması sekteye uğrayan lambalardan birine mors alfabesiyle “Free Osman Kavala” [Osman Kavala’ya Özgürlük] ifadesini tekrar ettirmeleriyle oluşturulmuş bir eser. İkilinin geçmiş yıllarda ürettiği bir diğer eser olan ve Türkiye Anayasası’nda 36 kere geçen “hak” kelimesini grafik olarak bir araya getirmeleriyle oluşan Hak (2015) ise, güncelliğini sürekli yeniden üreten bir eser olarak bir anayasanın temel görevinin, bütün bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunmasını güvence altına almak olduğuna dikkat çekiyor.
Künye: Özlem Günyol & Mustafa Kunt_Right_2015 (detail)_Fine art print on Hahnemühle photo rag ultra smooth 305 g_m²_41.2×60 cm_Ed 3+2 AP_Courtesy of Özlem Günyol & Mustafa Kunt and Dirimart
2025 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan László Krasznahorkai’nin Savaş ve Savaş’tan bir yıl önce yazdığı, bireysel çözülüşle toplumsal çöküşü tek bir ânın içine sığdıran uzun öyküsü Yeşaya Geldi, Leyla Önal’ın çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıktı.
Krasznahorkai, Yeşaya Geldi’de sarsıcı bir bekleyiş hâlini, açıklanamayan bir tehdidi ve yavaşça çözülen bir dünyayı iç içe geçiriyor.
Yeşaya Geldi, László Krasznahorkai’nin insanlığın hiç bitmeyen savaşını ve yıkımı Savaş ve Savaş’ın başkahramanı György Korin’in iç sesiyle birleştirerek sarsıcı bir bekleyiş duygusuyla anlattığı karanlık bir eşik. Korin’in kaderinin henüz mühürlenmediği, kendi kendini yok etmeye en yatkın hâlinde, henüz yola çıkmadan yakalanmış bir portresi.
Teksaslı enstrümantal deneysel müzik grubu Balmorhea, Epifoni organizasyonuyla 16 Ekim akşamı IF Performance Hall Beşiktaş’ta konser verecek.
2006’da Rob Lowe ve Michael Muller tarafından Austin’de kurulan Balmorhea, post-rock, indie folk, caz ve klasik müzikten ilham alan özgün enstrümantal sound’u ile uzun yıllardır dünya çapında takdir topluyor. Grubun sakin ve duygusal melodileri; gotik katedrallerden modern sanat müzelerine, rock kulüplerinden uluslararası festivallere kadar pek çok farklı mekânda yankı buldu.
2025 yılında yayımlanan The Trap (Original Motion Picture Soundtrack), grubun Lena Headey’in ilk uzun metraj filmi için hazırladığı soundtrack albümü olarak müzik dünyasında dikkat çekti. Albüm; piyano, vibrafon, atmosferik gitarlar ve analog synthesizer’larla dokunan tınılarıyla Balmorhea sound’unu sinematografik bir boyuta taşıyor ve grubun film müziği çalışmalarını derinleştiriyor.
Duygusal yoğunluğu yüksek melodileri, atmosferik yapısı ve güçlü sahne anlatımıyla Balmorhea’nın İstanbul’daki konseri, enstrümantal müziğin eşsiz bir örneğini sunacak özel bir gece olarak müzikseverlerle buluşacak. İstanbul konserinin biletleri 26 Şubat Perşembe saat 12.00'de satışa çıkacak.
Berka Beste Kopuz, Damla Yalçın ve Sinan Logie’nin eserlerinden oluşan “Form Dışı Sapmalar” başlıklı sergi 28 Şubat-5 Nisan arasında Rast Galeri’de sanatseverlerle buluşacak.
“Form Dışı Sapmalar”, mekânı edilgen bir sergileme alanı olmaktan çıkararak, hafıza, beden ve zaman ekseninde yeniden düşünmeye davet eden bir karşılaşma alanı kuruyor. Berka Beste Kopuz, Damla Yalçın ve Sinan Logie’nin farklı üretim pratiklerini ortak bir düşünsel zeminde bir araya getiren serginin kavramsal metnini ise Ebru Nalan Sülün kaleme aldı.
Sergide mekân; olgusal özelliklerinden sıyrılarak adeta yazılı bir bellek gibi ele alınıyor. Tekrarlar, gölgeler, boşluklar, kapılar, pencereler ve aralıklar; yalnızca mimari unsurlar değil, anlamın taşıyıcıları hâline geliyor. Bu yaklaşım, Martin Heidegger’in 1951 tarihli Building, Dwelling, Thinking (Bauen, Wohnen, Denken) metnini hatırlatırken, özellikle “dwelling” (mesken tutmak) kavramı üzerinden insan ile mekân arasındaki simbiyotik bağa işaret ediyor.
Serginin düşünsel arka planında yer alan “simbiyoz” kavramı, biyolojik kökeninden uzaklaşarak mekânla kurulan ilişkiye odaklanıyor. Farklılıkların uzun süreçlerde birlikte var olma hâlini tanımlayan bu kavram; ortak yaşam, karşılıklı dönüşüm ve iz bırakma fikrini öne çıkarıyor. Kopuz, Yalçın ve Logie’nin bireysel pratikleri arasındaki eşzamanlılık, sergide kolektif bir üretim modelinden ziyade, uzun yıllara yayılan karşılıklı farkındalık ve paralel duyarlılıkların doğal kesişimi olarak beliriyor.
Bu bağlamda sergide “hafıza”nın temsiliyetini “gölge” metaforu üstleniyor. Gölgeler ne bütünüyle mekâna ne de hafızaya teslim olurken, her iki alanın da devamlılığını ve kırılganlığını aynı anda taşıyor. Kapılar, pencereler ve mimarinin diğer eşik unsurları ise geçmiş ile şimdi arasında müzakere alanları açarak çalışmalarda anlatısal bir katman oluşturuyor.
Künye:
1. Damla Yalçın
2. Sinan Logie
3. Berka Beste Kopuz
Heinz Janisch’in kaleme aldığı, Helga Bansch’ın resimlediği yaşlı bir kadınla bir çocuğun fantastik ilişkisini konu alan Komşu Teyze adlı kitap, Dürrin Tunç’un çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.
3-8 yaş aralığındaki okurlara yönelik bu hikâye yaşlıların çocuklarla yeniden çocuk olabilme konusundaki güçlerine odaklanıyor.
“Yeter ki birbirimize anlatacağımız hikâyeler bitmesin!
Perihan Teyze’nin hünerleri saymakla bitmez.
İnsanın içini okuyacak kadar anlayışlıdır ama bir o kadar da dediğim dedik. Sesini yükseltmeye görsün, lokantada bütün bardaklar şıngırdar.
Sabırlı, meraklı, güçlü, becerikli, herkesi güldüren, her şeyden haberdar… müthiş biridir o…
Orçun, bu komşu teyzeyi çok sever. En çok da ona hikâyeler anlatmayı…
Herkesin hayatında hikâyelerini aldığı bir yaşlı vardır…
Ve bir gün onlar gider ama hikâyeleri kalır.”
Patti Smith Quartet, Stagepass organizasyonuyla 17 Mayıs’ta Bonus Parkorman’da müzikseverlerle buluşacak. Konserin açılışını, İngiltere alternatif rock/post-punk sahnesinin önde gelen gruplarından New Model Army yapacak.
Janrının en özgün figürlerinden biri olarak anılan, son dönemde yola solo çalışmalarıyla devam eden grubun kurucu vokalisti Justin Sullivan da sahnede olacak. 50. yılına yaklaşırken üretim ve canlı performanslarını son hızla sürdüren grup, 2024’te yayımladığı son albümü Unbroken ile uluslararası listelerde üst sıralara yerleşti. Gitarların ön planda olduğu, sert vokaller ve güçlü ritim yapısıyla şekillenen albüm, grubun yıllardır koruduğu şiirsel yaklaşımı bugüne taşıyor.
1975’te yayımlanan ilk albümü Horses ile müzik tarihine imzasını atan; 50 yılı aşan kariyeri boyunca müzik, edebiyat ve görsel sanatlar arasında güçlü bir üretim hattı kuran Patti Smith, uzun bir aradan sonra İstanbul seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor. 17 Mayıs’ta Bonus Parkorman’da gerçekleşecek bu özel konserde, Smith’e bas ve klavyede Tony Shanahan, davulda Seb Rochford ve gitarda oğlu Jackson Smith eşlik edecek. Performanslarında Smith’in punk-şair kimliğini merkeze alarak güçlü bir ifade alanı yaratan Patti Smith Quartet, sanatçının kuşakları aşan şarkılarının yanı sıra son yıllarda yeniden öne çıkan şiirsel çalışmalarından seçkileri de sahneye taşıyacak.
Patti Smith Quartet konserinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Göç, bellek ve aidiyet ekseninde şekillenen “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” başlıklı sergi, 6 Mart-17 Nisan tarihlerinde Sabancı Üniversitesi KASA Galeri’de, 29 Mayıs-13 Haziran tarihlerinde ise Ateljéhuset F2 Artist Run Gallery’de izleyiciyle buluşuyoruz.
Küratörlüğünü Derya Yücel’in üstlendiği sergi, İpek Duben, Gözde İlkin, Murat Gök, Şeyda Özdamar ve Volkan Aslan’ın yanı sıra Fikret Atay, Kristina Lindberg, Mattias Käll, Rio Drop, Tekin Karakuş ve Johanna de Verdier’in işlerini, göç, kimlik, bellek, beden, doğa ve teknoloji temaları etrafında bir araya getiriyor. Farklı kuşaklardan ve coğrafyalardan gelen bu on bir sanatçı, sergi kapsamında bireysel anlatılarla kolektif hafızayı, bedensel deneyimle politik sınırları yan yana getiriyor. Sergi, izleyiciyi dünyanın kırılganlığı, hareketliliği ve dayanışma ihtimalleri üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor.
Göç, yalnızca fiziksel bir yer değiştirme ya da sınır aşımı değil bireyin kimliği, aidiyet duygusu ve hafızasıyla yeniden yüzleştiği sarsıcı bir deneyim. “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” sergisi, göçün bireysel ve kolektif düzeyde yarattığı kırılmalara, belirsizlik hâllerine ve melez kimliklere odaklanıyor. Sergi, günümüz dünyasında göç olgusunu savaş, çatışma, mültecilik, sürgünlük, sınır politikaları ve yerinden edilme süreçleriyle birlikte ele alıyor. Sanatçılar, bu çok katmanlı deneyimi tanıklıkla sınırlı kalmadan bellek, beden, doğa ve mekân üzerinden geliştirdikleri estetik yaklaşımlarla görünür kılıyor. Kumaşlar, arşiv belgeleri, videolar, fotoğraflar, sesler ve dijital imgeler, göçün bıraktığı maddi ve duygusal izleri izleyiciyle buluşturuyor. Çek-Brezilyalı filozof Vilém Flusser’in sürgünü, “yeni kökler yaratmak için çevresini dönüştüren birey” olarak tanımlayan yaklaşımından hareketle sergi, sanatın yalnızca bir temsil alanı değil aynı zamanda düşünsel hareketliliğin ve estetik direncin üretildiği bir zemin olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda sergi, evi olmayanlar ve ait olacak bir yeri bulunmayanlar için nasıl bir mekân ve topluluk tahayyül edilebileceği sorusunu merkezine alıyor.
“Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” sergisi ilk olarak İstanbul’da Sabancı Üniversitesi KASA Galeri’de ardından Örebro’da yer alan Ateljéhuset F2 Artist Run Gallery’de izleyici karşısına çıkacak.
Künye:
1. Gözde İlkin - Companion Plants Entrusted Stones-III photo credit Tughan Anit
2. Murat Gök - LaDolceVita
3. İpek Duben - Farewell
4. Rio Drop - Nest small
5. Mattias Käll - Discplacement 3