13 MART, CUMA, 2026

Travmatik ve Bir O Kadar Haz Dolu Bir Eşik: “Haz ile Göklenir Dünya”

Bihter Yasemin Adalı ile yaşamla ölüm, bilinen ve bilinçdışına itilen, iç ve dış dünya arasındaki eşiklere çağıran sergisi “Haz ile Göklenir Dünya” üzerine söyleşi. 

Travmatik ve Bir O Kadar Haz Dolu Bir Eşik: “Haz ile Göklenir Dünya”

Bihter Yasemin Adalı, Art On İstanbul’da izleyiciyle buluşan yeni serisi “Haz ile Göklenir Dünya”da bizi konforlu uykuların hüküm sürdüğü “Uyku Cumhuriyetinde”nden sarsıcı, renkli ve bir o kadar da tekinsiz bir uyanışa davet ediyor. Sanatçı ve psikoterapist kimliğini aynı potada eriten Adalı, zihinsel hareketlerin “bir trafik kazası” gibi mevcut düzeni dağıttığı anları, belleğin fragmanlara ayrılmış izlerini ve hazzın dünyayı köklerinden gökyüzüne doğru nasıl göklediğini anlatıyor. Vanitas geleneğinden Haiti bayraklarına, telefon kulübelerinden domino taşlarına uzanan bu çok katmanlı envanteri sanatçının kendi kelimeleriyle keşfe çıkıyoruz.

“Uyku Cumhuriyetinde Muhteşem Bir Cumartesi, Muhtemel Bir Pazar” (2023-2025) “Uyku Cumhuriyetinin Bayrakları” (2022) serilerinin ardından gelişen “Haz ile Göklenir Dünya” uykudan haz ile uyanışa davet ediyor. Bu seri nasıl gelişti en başından başlayalım mı?

Önceki serilerimde uyku ve düşlere dalmayı, gerçeğe konforlu bir mesafeden bakmayı benimseyen bir tutum vardı; adeta bir “Uyku Cumhuriyeti” kurmuştum. Ancak zamanla bu uykulu hâl, yerini tatlı bir uyanışa bıraktı.

​Resimlerde sürekli seyir hâlinde olan bir araba görüyoruz, arabanın sağa dönecekken aniden sola savrulmasıyla gelişen bir kaza, sadece fiziksel bir yön sapması değil; mantıksal düzenden (sağ), bilinçdışının (sol) kaotik alanına yapılan felsefi bir kaçış. Zarların henüz durmadığı o askıya alınmış zamanı boya ile sabitleyerek, muhteşemden muhtemele geçişin sinematografisini ortaya koyuyor. Kaza ve zamanın bir akordeon gibi açıldığı haz anları, yani jouissance, gördüğünüz serginin tohumlarını attı.

Kişisel ve kolektif hafıza üretimlerini besleyen önemli ögelerden. Başka neler var bu serginin arka planında?

“Haz ile Göklenir Dünya”, izleyiciyi bir dondurmacı tezgahındaki renklerle buluşturan iç açıcı bir paletle karşılıyor; ancak bu neşeli kutlamanın ardında, Vanitas geleneğinin yerel ve ironik bir yorumu var. Ölümün soğukluğu, yaşamın en tatlı tonlarıyla ortaya çıkıyor. Burada, Masumiyet Müzesi’nin perde arkasında yönetmen Zeynep Dadak’ın vurguladığı “Aşk bir trafik kazasıdır” ifadesine özel bir parantez açmak gerek. Bu çarpıcı benzetme, kontrolümüz dışındaki o sarsıcı kırılmayı ve hayatın akışındaki o şiddetli sapmayı çok iyi özetliyor. Tıpkı aşk gibi, kaza da bizi kurulu “muhteşem” planlarımızdan, o güvenli bir cumartesi rutini içinden koparıp alıyor ve bizi muhtemel olanın kaotik, belirsiz ama bir o kadar da canlı hissettiren geniş bir alana savuruyor.

Resimlerdeki tekinsiz imgelerin envanter; kazı için bekleyen kürekler, silahlar ve kesik eller, pembe bir cip ve yol metaforlarıyla birleştiriyor. Hızla boyadığım bu tuvaller; ani vites değişikliklerine ve şarampole yuvarlanma ihtimaline işaret ederken, aslında yası tutulmamış travmaları neşeli bir karnaval estetiğiyle sunuyor. İzleyiciyi aşkın, kazanın ve yaşamın o öngörülemez, travmatik ama bir o kadar da haz dolu eşiğinde yürümeye zorluyorum.

Serginin merkezine yerleşen domino taşlarından bahsetmek ister misin? Bir bahçe, toprak, seramikten domino taşları ve kırılgan ama sert, hafif ama ağır. Bu işin alt yapısını ve gelişim fikrini dinleyebilir miyiz?

Domino Etkisi adını verdiğim bu yerleştirme; seramik işleri, dev oyun ıstakalarını ve yağlı boya resimleri bir araya getirerek bizi aslında zihnin içerisine buyur ediyor. Aklın oyunları arasında bir şeyleri domino taşları gibi ters çevirme, tepe taklak etme, eşleme ve kenara ayırma gibi hamleler var. Bu oda, benim hem psikoterapide hem de sanat terapisinde ilgimi çeken “yeniden öyküleme” sürecinin gerçekleştiği çekirdek işlemci, yani beynin merkez panosu gibi çalışıyor.

​Seramiğin o sert ve sınırlı yüzeyine çizim yapmak, sabit bir film şeridini hafızadan çıkarıp yeniden kurgulamaya benziyor. Domino taşlarının devrilebilirliği ve kırılganlığı sürece bir gerilim katarken; bu taşlarla oynamak ve farklı diziler oluşturmak, travmatik anıları yeniden öyküleyerek dönüştürmenin bir yolu. Kırılanlar için yas tutarken, yıkılan parçalardan yeni olasılıklar inşa ettiğimiz bir zihinsel laboratuvar burası.

Çürümek ve köklenmek arasındaki denge de serginin bir diğer önemli meselesi belki de çıkış noktalarından biri. Biraz bundan da bahsedelim mi?

Sergiye isim ararken ilk aklıma gelen “Köklenmek ile Çürümek Arasında” idi. Varoluşu bu iki uç arasında gidip gelen bir sarkıca benzetiyorum. Sonra karşıma Tantrik metinlerden “Hazla Köklenir Dünya!” ifadesi çıktı ve ben onu “Haz ile Göklenir Dünya” olarak dönüştürdüm. İnsan bir ağaç gibi köklenmeye ne kadar muhtaçsa, bir kuş gibi gökyüzüne, ışığa ve süzülmeye de o kadar ihtiyaç duyuyor. “Göklenme” kelimesini bu yüzden uydurdum; toprağa tutunurken aynı zamanda yarını ve yaşamı coşkuyla düşlemeyi ifade etmek için.

​Bu dengeyi en çarpıcı kılan unsurlardan biri de gökyüzünü süsleyen festival bayrakları. Haiti'nin dilek tutarken ve ruhlarla iletişim kurarken kullandığı “aşk bayraklarını” (Drapo) andıran bu flamalar, mezar taşlarının gölgesinde bile arzunun ve umudun devam ettiğini fısıldıyor.

Resimlerinde sık sık rastladığımız figürler var. Dondurmalar, zarflar, kadehler, kilitler. Ayrıca zaman sanki askıya alınmış gibi; tam dönüşmek üzere olan anları yakalıyorsun. Trans objeler sıklıkla karşımıza çıkıyor. Burada neyi amaçlıyorsun?

O nesneler aslında birer geçiş nesnesi. Erimekte olan dondurmalar ve boş külahlar, hazzın geçiciliğini ve anlık mutlulukların ardından kalan tatlı hüznü simgeliyor. Bilekte asılı bir kol saati veya yana devrilmiş bir kum saati, bizi iki farklı zaman algısı (kronolojik zaman ve duygusal zaman) üzerine düşündürüyor. Rakı kadehleri ve Polaroid fotoğraflar ise kutlama ile unutuşun sınırında, hafızanın ve kaybın izlerini taşıyor. Nesneleri resmin içinden çekip izleyicinin fiziksel alanına koyarak, onları da bu “eşikteki” ana ve katmanlanan bilince dahil etmek istiyorum. Amacım, nesnelerin akışkan doğasına ve dönüşmek üzere olan anlara, zamanın değişen akışına dikkat çekmek.

Peki ya boks torbaları. Nasıl gelişti onlarla çalışma ve boyama fikri?

Boks torbası hem bir hedef hem de bir beden gibi. Kum torbası bir nesne olarak, hüsran ve öfke için güvenli bir deşarj alanı olarak gösterilir. Kum torbası üzerine boyanmış bir surat, antrenmandaki bir yumruk hedefiyken, yanından yürüyüp geçerken rüzgarda sallanan bir ağacın ruhu gibi görünüyor. Fırça vuruşları ile gelişen salınım hâli, hareketin tuvalde veya nesnede izini sürme arzusuyla birleşti. Boyadıkça boyadım ve boks torbalarından bir koru oluştu. Sergide boyadığım altı boks torbasından ikisini göreceksiniz, resimler arasında iç dünyanın sarkaçları gibi duruyorlar. Nesnenin çevresinden dolanabilmek, onunla fiziksel bir ilişki kurmak bizi o imgenin içine daha derin çekiyor. Onlar hem savunma hem de saldırı anının, durağan devinim (stillness) birer anıtı gibi sergide yer alıyor.

İzleyicileri rüyalarını anlatmaya davet ediyorsun. Nedir bu kulübe, nasıl işleyecek ve o rüyalar genel ziyaretçi ile buluşacak mı?

Sokak mobilyalarının en nostaljik nesnelerinden biri olan telefon kulübesi, bu sergide kamusal bir iletişim aracından farklı alemlere açılan bir geçiş kapısına dönüşüyor. Kulübenin tepesindeki evrensel "TELEFON" ibaresini, tekinsiz bir vaat ile değiştirdim: “RÜYANDA GÖRÜRSÜN”. Bu ifade, sokak ağzındaki alaycı reddedişten ziyade, gerçeküstü bir konumu işaret ediyor. İzleyiciyi “dışarıyı” aramaktan vazgeçip “içeriye” dönmeye zorlayan bir rüya makinesi gibi düşünülebilir.

​Ahizeyi kaldırdığınızda duyacağınız şey bir çevir sesi, ancak hemen ardından David Lynch filmlerini andıran, rüya mantığıyla işleyen doğrusal olmayan ses kayıtlarını duyacaksınız. Dinlediğiniz başkalarının rüyaları, kimseyi arayamazsınız ama tabletteki uygulama aracılığıyla kendi rüyalarınızı kaydedebilirsiniz. Çağrınız yanıtsız kalacak, cevap veren taraf bu hattın diğer ucunda değil; sesiniz artık sadece rüyaların ve bilinçdışının coğrafyasında. Senin sorunun yanıtına dönecek olursak; evet, bu rüyalar o kolektif havuzda birikerek genel ziyaretçi ile de bir şekilde temas edecek.

Kelimelerle oynamayı seviyorsun, onlara farklı anlamlar yüklemeyi de. Bu sergide kelimeler bedenle, hazla ve hafızayla nasıl bir ilişki kuruyor?

Kelimeler benim için resimdeki bir fırça darbesi gibi; bir harf değişince tüm anlam yön değiştiriyor. "Uyku-Uyu-Duyu-Doyum-Oyun"a giden o ses dizilimi gibi, resim yaparken de bir sapma veya U-dönüşü tüm ifadeyi değiştirebilir. Kelimeler, ses ve yazı; resimdeki o hiperdinamizmi, bedensel hazzı ve hafızanın kıvrımlarını dile getirmek için kullandığım araçlar arasında. Ses ile imge birleştiğinde resim benim için sessiz bir nesne olmaktan çıkıp, bir film gibi izlenebilir, dinlenebilir bir sürece dönüşüyor.

Bihter Yasemin Adalı’nın "Haz ile Göklenir Dünya" sergisi, 28 Mart 2026 tarihine kadar Art On İstanbul’da ziyaret edilebilir.

0
174
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage