14 MAYIS, PERŞEMBE, 2020

Sıradan Hayatların Karmaşası: Normal People

Sally Rooney’nin seveni kadar abartıldığını düşünenlerin çekişmesi ortasında kalan romanı Normal People şimdilerde dizi uyarlamasıyla konuşuluyor. Ana hatlarıyla klişelerle dolu bir aşk hikâyesi gibi görünen ama içinden etkileyici bir büyüme hikâyesi çıkan Normal People, her ayrıntısı düşünülerek kurulmuş uyarlamasıyla izleyenleri kendine hayran bırakıyor.

Sıradan Hayatların Karmaşası: Normal People

Sally Rooney, son yıllarda hakkında çokça konuşulan genç kuşak yazarlardan. Onun için Jane Austen, “Snapchat çağının Salinger’ı” gibi büyük benzetmeler yapanlar, genç kuşağın en iyisi olduğunu düşünenler bir hayli fazla. Tam aksini söyleyenler de var elbette. Tüm bu yorumlar, büyük beklentiler ve ön yargılar yaratıyor olsa da ilk kitabı Arkadaşlarla Sohbetler (Conversation with Friends) ve ardından gelen Normal İnsanlar (Normal People) ile bu ön yargıları kırmayı başarıyor. Rooney; okuruna ve karakterlerine karşı dürüst olmaya çalışması, kendini ve bir parçası olduğu jenerasyonunu anlayabilmesi, basit ve klasik aşk hikâyelerini zenginleştirebilmesi ve ele aldığı olaylarda duygu sömürüsüne yer vermemesiyle okurun takibini kaybetmiyor.

Normal İnsanlar’ın, Rooney’nin diğer kitabına göre biraz daha öne çıktığı söylenebilir. Kitap; İrlanda’nın küçük bir şehri olan Sligo’da yaşayan, karakter yapıları ve sosyal uyumlulukları birbirine zıt iki lise son sınıf öğrencisi Marianne ve Connell’ın ufak bir sohbetle başlayıp, üniversiteye geçişleriyle büyüyen ve değişen ilişkilerini temele alan, yaklaşık 6 yıllarını kapsayan hikâyesini anlatıyor. Temeldeki bu aşk ilişkisini etkileyen ve tetikleyen sosyo-ekonomik farklar, sosyal baskılar, aile faktörü, psikolojik sorunlar gibi yan konular hikâyenin daha gerçekçi bir hâl almasını sağlarken, iki karakterin sayfalar geçtikçe ergenliklerini atlatıp genç yetişkin olma yolculuklarında da yanlarında yürüme imkânı veriyor.

Marianne genel hatlarıyla şehrin zengin ailelerinden birine mensup, çevresindekiler tarafından, uyumsuzluğu sebebiyle, çirkin, “tuhaf” olarak adlandırılan, yıllar önce babasını kaybetmiş, ona karşı pek de ilgili olmayan annesi ve şiddetini sakınmayan erkek kardeşiyle yaşayan bir karakter. Connell ise okulda – özellikle edebiyatta–  ve futbol takımında başarılı ve sevilen, ekonomik olarak Marianne’in çok altında -hatta annesi onların evinde çalışan- popüler bir karakter. Genelde zengin kızın popülerliğine alışkın olsak da bu hikâyede Marianne entelektüel ve biraz yabani bir karakteri temsil ediyor. Hikâye, Connell’ın bir gün Marianne’in evine annesini almaya gittiğinde aralarında başlayan ufak sohbetin bastırılmış çekimi ortaya çıkartmasıyla başlıyor. Okulda birbirleriyle hiç konuşmayan ikili -hatta Connell, Marianne’le konuştuğunu arkadaşlarının bilmesinin utanç verici bir durum olduğunu düşünüyor- yalnız kalma fırsatlarını kaçırmıyor ve birbirlerini mutlu etme odaklı, cinsel çekimin doruklarda yaşandığı bir ilişki başlıyor. Bu hikâyenin ve ilişkinin kilit cümlesi ise bana kalırsa: “Kimsenin bilmesine gerek yok.” – ki bu cümle ilişkinin büyük bir parçasında aşılamıyor – Birlikte oldukları zamanlarda ne kadar şefkatliler ve mutlularsa, dışarda birbirlerine o kadar mesafeli olmaya devam ediyorlar. Aralarındaki sır başlarda çekimi arttırsa da bir şekilde dışardaki dünyada karşılığını bulamadığı anda kopuyor. Hikâye bu kopuş sırasında Dublin’e, Trinity Üniversitesi’ne taşınıyor. Marianne ve Connell’ın yolları tesadüfen bir partide kesiştikten sonra kaldığı yerden devam ediyor. Geride bıraktığı Sligo’da ne ailesiyle ne de arkadaşlarıyla bağ kuramamış olan Marianne üniversitede kendi dünyasını kurmuşken; kendi varlığını, aidiyetini Sligo üzerinden kurmuş olan Connell adaptasyon sıkıntısı yaşıyor. Hikâye aralarında sürdürdükleri ilişkide birbirlerine yeteri kadar açık olmadıkları ve paylaşım kuramadıkları için “fırsat” verme gibi bahanelerle bölünüp yine bir sonraki karşılaşmaya kadar farklı yollara ayrılıyor. Her kopuş ve geri dönüş aralarında daha gerçek bir ilişki kurmalarını sağlıyor. Bu süreçlerde yaşadıkları her ayrılıkta Marianne’in geçmişten beri taşıdığı “sevilmeme” korkusu perçinleniyor. Connell, yeni dünyasında yer edinmeye çalışırken kendini daha çok kaybediyor. Marianne ve Connell, beraber çıktıkları Sligo’da artık var olamayacakları bilinciyle, kendilerine yeni bir dünya yaratmanın gerekliliğinin baskısı altında yetişkin olmanın getirilerini yaşıyorlar. 

Normal People, şahane bir kararla bu yıl BBC ve Hulu’nun ortaklığında diziye uyarlandı ve nisan ayı sonunda yayımlandı. Okuru etkisi altına almış bir romanın dizi uyarlaması hâliyle heyecanlandıran bir olay oldu. Ancak her zaman başımıza gelmeyen bir şekilde dizi kitabın birkaç adım önüne geçti. Kitapta aradığını bulamayanlar diziye tam not verdi. İlk altı bölüm Lenny Abrahamson’ın ve son altı bölüm Hettie Macdonald’ın yönetmen koltuğunda oturduğu; Alice Birch, Mark O’Rowe ile Sally Rooney’nin senaryosunu birlikte yazdığı, romanın doğrudan bir adaptasyonu olan Normal People, oyuncu kadrosu başta olmak üzere, mekânları, müzikleri, planları, renkleri ve diğer tüm seçimleriyle hayranlık uyandıran 30’ar dakikalık 12 bölümden oluşuyor. İki genç oyuncu Daisy Edgar-Jones (Marianne) ve Paul Mescal (Connell) ise uyumlu ve sahici oyunculuklarıyla bu iki karakter için daha doğru kişiler seçilemezdi dedirtiyor. Sadece onlar da değil seçilen diğer tüm cast anlatıda verileni karşılıyor. Hikâyenin mekânlarla kurduğu doğrudan ilişki dizide de yapılan doğru seçimlerle resmi tamamlıyor.

Sligo’daki küçük şehir okulu, Dublin’de varlıklı ailenin nesilden nesle aktarılan evi ve diğer yandan seçim şansı olmayan ortak öğrenci odası, İtalya’nın küçük bir köyünde geçen yaz evi, Erasmus için gidilen İsveç’teki stüdyo ev ve hikâyede yer alan diğer tüm mekânlar hikâyede bahsi geçen görüntüleri tamamlar nitelikte seçilmiş.

Sally Rooney, karakterlerini oldukları gibi sunan, onları yargılamayan ve kısacası özel hayatlarına saygı duyan bir yazar. Hem Normal İnsanlar’da hem de Arkadaşlarla Sohbetler’de karakterler hayatlarını seçimleri üzerine kuruyor ve bu seçimler doğrultusunda yollarına devam ediyorlar. Dizide de bu hususlara dikkat ediliyor. Güzelliğiyle de hayran bırakan Daisy Edgar-Jones, Marianne’in kırılgan olduğu kadar güçlü, sessiz olduğu kadar dik başlı, ne istediğini çoğunlukla bilen karakterini üzerine tam olarak giymeyi başarıyor. Paul Mescal da keza Connell’ın popüler olmaktan hoşnut ama çoğunlukla mahcup hâllerini, kendini salmayan tutuk karakterini, içine düştüğü durumlarda çevresindekilerin onayını alma telaşını izleyiciye aktarabiliyor. İki karakterin birbirleriyle, kendileriyle ve çevreleriyle olan ilişkileri bir bağ içinde ama ayrı ayrı yaşanıyor. Dizinin seyri daha çok hayatlarında gerçekleşen değişimlerle doğrusal bir çizgide seyrediyor. Cinselliğin çokça yer tuttuğu bu ilişkide tüm o anlar açık bir şekilde ama çiğlikten uzak, hassas bir anlatıyla ve tamamlanma duygusuyla aktarılıyor izleyiciye.

​Bölümler geçerken yaşantılarındaki her kırılma, bu kırılma zamanlarında hayatlarına aldıkları başkaları iki karakteri de büyütüyor, bu fiziksel ufak tefek değişikliklerle de destekleniyor. Hayatlarında başkaları olsa da birbirlerini kırıp dökmüş olsalar da aslında birbirlerinin ellerini hiç bırakmıyorlar. Bu da yaşadıkları ilişkilerde “üçüncü kişi olma” sorununa sebep oluyor ki üçüncü kişinin Marianne ya da Connell olmadığı açıkça ortada. Dizi ve kitap arasında belki de en belirgin öne çıkış iki karakter arasında kurulan denge. Dizi, kitapta biraz daha Marianne’in yanında duranları Connell’ın da kalbinin en az onunki kadar kırıldığına ikna ediyor.

Diziyi çekici kılan sadece oyunculukların ve kurgunun sahiciliği değil. Sahnelerin açılarının güzelliği ve renklerinin uyumu durdurulup bakılmaya değer kareler çıkartıyor. -Aynı Connell’ın dakikalarca bir tablonun önünde durup baktığı gibi-. Tüm bunlar doğal, samimi ve karakterlerin iç dünyasını ortaya çıkartan, entelektüel yanlarını da besleyen diyaloglarla zenginleşiyor. İkilinin kıyafet seçimleri bile karakterlerin bütünlüğünü destekliyor. Marianne’in her zaman sade ama uyumlu, minik çarpıcı parçalarına karşı –kırmızı kazak, romantik beyaz elbise– Connell’ın tüm dizi boyunca değiştirdiği sadece iki ayakkabısı ve genelde giydiği eşofmanı göze takılanlar. Dizide kullanılan müziklerinden bahsetmeden geçmek olmaz. Her bölüme ânların duygusunu kabartan şahane şarkılar eşlik ediyor. Şarkıları tek tek toplamanız da gerekmeyecek Spotify’da bir liste çoktan hazırlanmış. 


Normal People, içine girip bir köşede olanları izliyormuş hissi vererek izleyiciyi bir parçası hâline getirmeyi başarıyor. Ayrıca dizinin –her ne kadar kitabın önüne geçtiği düşünülse de– kitapla eş zamanlı gidiyor olması doğrudan adaptasyonun çok iyi bir örneğini sunuyor. Öyle ki bu başarı Rooney’nin ilk kitabı Arkadaşlarla Sohbetler’in de uyarlaması için hazırlıkları başlattı bile. Ayrıntıları ince ince işlenmiş, yola birlikte çıkılmaya sessizce söz verilmiş bu –kalp kıran– büyüme hikâyesi tanıdık olsa da olmasa da içinizde yer etmeyi başarıyor. Bittikten sonra da duygusu bir süre daha üzerinizde devam ediyor. 

Yararlı Notlar: 

- Arkadaşlarla Sohbetler (Conversation With Friends) Pınar Umman'ın çevirisiyle MonoKL Yayınları tarafından ve Normal İnsanlar (Normal People) Can Yayınları tarafından Emrah Serdan'ın çevirisiyle Türkçede yayımlandı.
- Emrah Serdan geçtiğimiz günlerde Sally Rooney'nin 2015’te üniversitedeki münazara kulübü günlerini anlattığı denemesi “Even if you beat me”yi çevirdi. Okumak isterseniz tıklayınız

0
2458
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage