
Luc Besson’un gotik edebiyatın en karanlık ikonunu, alışılmış korku öğelerinden sıyırarak bir aşk trajedisi içine yerleştirdiği son filmi Dracula: A Love Tale üzerine bir yazı.
Sinema tarihi boyunca Dracula’yı sayısız kez, farklı şekillerde izledik. Dracula çoğu zaman izleyici karşısına tekinsiz, karizmatik kana susamış bir avcı olarak çıkarken, Dracula: A Love Tale filminde talihsiz, takıntılı bir âşık olarak bizi karşılıyor. Luc Besson, yeni filminde klasik korku kalıplarının yanı sıra yüzyıllar süren bir yası ve bitmek bilmeyen bir özlemi beyaz perdeye aktarıyor. (Yazı spoiler içerebilir!)
Filmin kalbinde tam olarak Francis Ford Coppola’nın 1992 yapımı efsanevi filmi Bram Stoker’s Dracula yatıyor. Dracula’nın ölen karısının reenkarnasyonunu beklemesi fikri ilk olarak Coppola’nın filminde karşımıza çıkan bir tema. Besson ise filminde bu fikri alıp tamamen kendi evreninin merkezine oturtuyor. Bu iki filmdeki Dracula karakterlerinde tabii ki de pek çok farklılık mevcut. Coppola’nın filminde Gary Oldman'ın hayat verdiği Dracula, ölen aşkının peşinden gitse de hâlâ yırtıcı, korkutucu ve tehlikeli bir karakter. Romantizm teması olsa dahi korku öğeleri üstün geliyor. Filme gotik atmosfer, kaotik ve kanlı görseller hâkim iken korku ve romantizm mükemmel bir uyum içinde yer alıyor. Besson’un filminde Caleb Landry Jones’un muazzam performansıyla izlediğimiz Dracula ise ölümsüzlüğü ile barışamamış, kendi içine kapanan, perişan bir aşık. Bu film izleyicisini korkutmakla ilgilenmiyor, sevdiği kadını kaybetmiş ve ona yeniden kavuşabilmek için ikinci bir şans bekleyen bir adamın kalbine davet ediyor. Besson, hikâyedeki diğer her şeyi çıkartıp yerine sadece bu takıntılı bekleyişi koyuyor. Film, yüzyıllar süren bir yası ve ikinci bir şans için zamanın umutsuz etkisine direnen bir adamın psikolojisini bize sunuyor. Coppola’nın filminde karşımıza çıkan bu romantik öğeler, Besson’un filminde tek amaç hâline geliyor.
Dracula: A Love Tale filminde alışageldiğimiz karizmatik, korkutucu kont imajını tamamen bir kenara bırakan Caleb Landry Jones, bize kırılgan, bedeni ve ruhu acıdan yorgun düşmüş bir adam sunuyor. Onun Dracula’sı, ölümsüzlüğü bir lütuf değil, sevdiği kadın olmadan çekilmesi gereken sonsuz bir ceza olarak görüyor. Ölümsüzlüğü kucaklamak yerine onunla savaşıyor. Jones’un oyunculuğundaki en büyük güç, yüzyılların yorgunluğunu sadece diyaloglarla değil, duruşuyla, mimikleriyle ve bakışlarıyla aktarabilmesi. Jones’un bakışlarındaki o derin melankoli, karakterin canavarlığını gölgede bırakarak onu acınası derecede insani bir noktaya çekiyor ve izleyicinin empati yapıp sempati duymasını sağlıyor. Dracula, kan emen bir vampir değil; karısının reenkarnasyonunu bekleyen, umut etmekten vazgeçmeyen ama bir o kadar da umutsuz olan trajik bir âşık olarak vücut buluyor.
Luc Besson’un filmde bize sunduğu görsel ihtişam, adeta bir tablo estetiğinde karşımıza çıkıyor. Bu görsellik Dracula’nın iç dünyasının bir görüntüsü olarak beyaz perdeye yansıyor. Şatafatlı dönem kostümleri, özenli tasarlanmış sahneler ve gotik romantizmi besleyen renk paleti, Dracula’nın içindeki fırtınayı gözler önüne seriyor. Ölümün soğukluğunu, aşkın sıcaklığıyla harmanlayan şiirsel bir dille kurgulanan film, korku sinemasının boğucu karanlığından ziyade, trajik bir masalın parlaklığına sahip. Dracula: A Love Tale, Bram Stoker’ın canavarını, en büyük zayıflığı ve aynı zamanda en büyük gücü aşk olan bir karaktere dönüştürüyor.
1992’de Anthony Hopkins’in canlandırdığı profesör/doktor ile yeni filmde Christoph Waltz’un canlandırdığı rahip figürü, iki film arasındaki farklılıklardan biri. İlk filmde karşımıza çıkan doktor vampirliği kan nakliyle veya tıbbi yöntemlerle çözülmesi gereken biyolojik ve doğaüstü bir hastalık olarak görüyor. Odak noktası akıl ve bilim. Ancak Dracula: A Love Tale filminde doktor ile birlikte çalışan bir rahip olması, çatışmayı fiziksel ve bilimsel bir boyuttan çıkarıp ruhani bir boyuta taşıyor. Christoph Waltz’un hayat verdiği rahip, artık çözülmesi gereken bir tıbbi vakayla uğraşmıyor, cezalandırılması gereken bir günahkâr ile savaşıyor. Bu durum, Dracula’nın lanetini bir hastalık olmaktan çıkarıp doğrudan Tanrı ile olan hesaplaşmaya dönüştürüyor. Burada Dracula’nın karşısındaki gücün dini bir figür olması çok manidar. Dracula, ölen karısına kavuşmak için ilahi kuralları çiğnemiş bir aşık. Karşısına dini ve kiliseyi aldığında, bu eylem kutsal düzene, kadere ve Tanrı’nın planına karşı yapılmış isyankâr, romantik bir başkaldırı hâlini alıyor. Rahip figürü, acımasız ve affedilmez ilahi kuralları, Dracula ise lanetlenmeyi göze almış trajik aşığı temsil ediyor.
Zoe Sidel’in hayat verdiği Mina/Elisabeta karakteri ise sanki ruh eşini gördüğü an yüzyıllık uykusundan uyanıyor. Dracula’yı gördüğünde hafızasının tetiklenmesi, yüzyıllar öncesinden gelen o tutkuyu tanıması, onu hikâyenin en güçlü duygusal odaklarından biri yapıyor. Bu bir manipülasyon veya hipnoz değil de iki ruhun, zamana ve ölüme inat birbirini yeniden bulması. Bu buluşmaya rağmen film bize fedakâr ve yürek burkan bir final sunuyor. Dracula, yüzyıllardır beklediği ve kendisine büyük bir tutkuyla karşılık veren kadını nihayet bulmuşken, en zor olanı seçiyor ve onu dönüştürmüyor. Klasik vampir anlatılarında canavar, sevdiğini kendi karanlığına çeker ve onu kendisine mahkûm eder. Oysa Caleb Landry Jones’un hayat verdiği bu kırılgan vampir, sevdiği kadının özgürlüğü için her şeyden vazgeçiyor ve onun uğruna ölüme yürüyor.
Eğer beklentiler korku ve gerilim üzerinden şekillenmişse film yeteri kadar tatmin etmeyebilir, ancak Besson’un korku yerine neden tablo estetiğinde bir melankoli yarattığını anlayabildiğimizde filmin bu yoğun romantik dokusundan etkilenmemek çok zor. Caleb Landry Jones’un kırılgan, darmadağın performansıyla da birlikte film her açıdan izleyiciye estetik ve duygu şöleni vaat ediyor.
Başka Sinema dağıtımıyla Türkiye’de vizyona giren Luc Besson’un Dracula: A Love filmini sinemalarda izleyebilirsiniz.