
Chloé Zhao'nun yönettiği, Maggie O'Farrell'ın aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı Hamnet’in anne karakteri Agnes’i psikanalitik açıdan değerlendiren bir yazı.
“Rüzgârın elinde yavaş silinmesini
Yansıtacak bir ayna damıtan o buluttan daha fazla
Annen değilim artık”- Sylvia Plath, “Sabah Şarkısı”
Annesinin kucağını kaybeden Agnes’in yaşama tutunmak için yerleştiği ormanı… Ormanın içinde sevdiği yosunları, gezdiği çamurları, içine çektiği nemi… Doğurmak için tutunduğu dalları, yaslandığı toprağı ve uzandığı kovuğu… Huzursuzluğunu alan kuşların sesi, nehrin şırıltısı… Hastalandığında, yaralandığında onu iyileştiren bitkileri… Tepelerden onu izleyip koruyan şahini… Onu annesine katman katman bağlayan ormanını kendine anne yapışı… Ve Chloé Zhao'nun kamerasıyla bize tüm bunları tek bir detayı bile kaçırmadan ulaştırıp ormanın rahmine Agnes’i koyup onun kırgın ruhunun görsel temsilinin içinde bizi kederle bırakışı…
Hamnet’i izleyen biri olarak bir müddet bu kederle dolanırken hayata yine yeniden yerleşmek için uğraşan Agnes’i fazlasıyla düşündüm. Her şeye çare bulan, herkesi iyileştiren, kimseye ihtiyacı olmasın diye çokça uğraşan Agnes, gerçekten de her şeye kadir miydi? Neydi onun bu hâlinin arka planında olanlar? Birçoğumuz da benim gibi merak etmiştir diye düşünüyorum bunları. Çünkü Agnes’i sadece güçlü sezgisi ve şifacılığıyla yas tutan bir anne olarak yorumlamak onu anlamak için oldukça eksik kalıyor. Ve Agnes’i daha çok anlamak istiyor insan. Bunu anlamaya yöneldiğimde de filmin içindeki Agnes’i doğayla kurduğu ilişki, şifacılığı ve önceden olayları gördüğüne dair inancıyla kendisini, yaşam süreçleri üzerinde güçlü bir etkisi olan özne olarak konumlandırdığını görüyorum. Agnes için bu konumdaki sezgisi ise tek başına bir bilgi kaynağı değil doğruluğundan şüphe etmediği mutlak bir kesinlik olarak geçiyor bize. Psikanalitik açıdan bakıldığında ise bu konum, Agnes’in benliğinde güçlü bir omnipotans duygusunun varlığına karşılık geliyor. Omnipotans, kişinin düşünce ve arzularının gerçekliği etkileyebileceğine yönelik bilinçdışı bir inancı ifade eder ve çoğu zaman kontrol edilemeyen durumlara karşı geliştirilen bir ruhsal savunma olarak ortaya çıkar. Özellikle kayıp ve ölüm deneyimleri, bireyin kontrol duygusunu korumak amacıyla omnipotent olmaya yönelmesine neden olabilir. Dolayısıyla Agnes’in küçük yaşta annesini kaybettiğini düşündüğümüzde karakterinin yas deneyimine bağlı olarak ölümle baş edebilmek için düşüncelerinin gerçekliği etkileyebileceğine dair bilinçdışı bir inanç edinebileceğini söyleyebiliriz. Ve aşkla bağlandığı eşine, dünyaya getirdiği evlatlarına olan sevgisinin yok olmaması için film boyunca sergilediği ötekini kurtarma, iyileştirme inancını tüm iliklerimize kadar hissettiğimiz yerde Agnes’in omnipotansını özellikle annelik deneyimi içinde belirginleştiğini de düşünebiliriz. Çünkü onda, tek başına ormanda doğum yapan, eşinin ruhsal buhranlarında ve yolculuklarında tek başına çocuklarına bakan, onları doyuran, iyileştiren, tüm bunlara rağmen yorulmayan ve yüzündeki gülümsemeyi eksik etmeyen muhteşem anne temsilini görürüz. Gerçek olamayacak kadar büyüler bizi ortaya koyduğu anneliğiyle Agnes. Sahneler onun bu etkileyici ve güçlü karakteriyle büyülü bir şekilde ilerlerken de en sonunda içten içe sezdiğimiz büyü bozulma sahneleri burnumuzun ucuna gelir. Bu sahnelerin başlangıcı Agnes’in doğumundan itibaren hastalanıp öleceğine dair korkusuyla yaşadığı kızı Judith’in hastalanmasıyla olur. Agnes, Judith’in doğumundan itibaren bildiğini ve gördüğünü hissettiği tarafıyla beklediği karşılaşmanın içerisinde yoğun bir çaba ve inançla Judith’i iyileştirmeye çalışır. Agnes’in ölümle cenkleştiği bu sahnelerde gözü hiçbir şey görmez, şifalı bitkilerine başvurur, sezgilerine güvenir ve en sonunda kızını iyileştirir. Ancak bir anda sezemediği, sırtını döndüğü ve ön göremediği bir şey olur, sağlıklı ve güçlü oğlu Hamnet, ikizi Judith gibi hastalanır. Agnes ise bilemediği bir yerden tüm şaşkınlığıyla beraber bu sefer hızlıca Hamnet’i yaşatmak için de yoğun bir çabayla şifalı bitkilerine başvurur ama Hamnet’i kurtaramaz. Oğlu, son nefesini kucağında verir. Sevdiklerini kaybetmemek için kendi sınırlarını devamlı zorlayan Agnes’i ölüm, maalesef yener. Halbuki Agnes bu durum yaşanana kadar iç dünyasında ölümü, annesinin kaybından sonra yenilmez bir güç değil, doğru bilgi ve yeterli çabayla geri çevrilebilecek bir süreç gibi deneyimlenebilir olarak ele almıştı. Ve hatta bundan dolayı da kendini doğayı gözlemleyen bir özne değil, doğanın bir uzantısı gibi görüyordu. Ama bu yanılsama ölümün gerçekliğiyle kırıldığında Agnes’in ruhsal dünyasında temel bir çöküş yaşanır. Bu çöküş yalnızca sevilen çocuğunun kaybı değil, inandığı omnipotent anne kimliğinin yok olması, geçmişte tutamadığı yasın çözülmesiyle beraber yoğun bir duygulanım anlamına gelir. Agnes’in Hamnet’in ölümünden sonra içine kapanması ve doğayla kurduğu ilişkinin zayıflaması da omnipotentin kırılmasının göstergelerindendir diye düşünüyorum. Yani Agnes’in yaşadığı yas süreci iki katmanlı olarak; sevilen nesnenin kaybı ve omnipotent benliğin kaybı şeklinde görülür. Bu nedenle de filmde Agnes’in yaşadığı depresyonun çok daha derin ve uzun sürece yayılan bir şekilde yaşandığını ve bize aktarıldığını düşünüyorum. Agnes’i komplike yasına takılı hâlinden ise eşi William Shakespeare, oğlunun ölümünden sonra yazdığı Hamlet adlı oyunu ile çıkarır. İsimsel ve tematik düzeyde filmde sergilenen Hamlet oyunu, Shakespeare’in oğlunun kaybının yasını simgeleştirerek ruhsal işleme sürecini anlatır. Yasın bu sembolik temsili, kaybın yaşantısının anlamlandırılabilecek bir anlatı oluşturarak Agnes’in sözelleştiremediği kayıp deneyimini dramatik temsil aracılığıyla sembolik bir dille ifade eder. Hamnet’in ölümü geri döndürülemez olsa da onun adı ve hikâyesi sahnede yine yeniden devamlı olarak varlık kazanır. Bu dramatik temsil de kaybın mutlak yokluk olarak deneyimlenmesini engeller ve anlamlandırılmış bir hatıraya dönüşmesini sağlar. Bu bağlamda Shakespeare’in oyun yazımı yalnızca bireysel bir yaratım süreci değil, aynı zamanda Agnes’in komplike yasının çözülmesine dolaylı olarak katkıda bulunan bir simgeleştirme alanını oluşturur. Bu alana dahil olan Agnes de izlediği oyunun karşısında ölümün kendi yetersizliğinden çok dış dünyanın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu fark eder. Ve oyun ile beraber oğlunun ölümüne tekrar şahitlik ederek ona veda eder. Bu veda bu sefer kederin filtrelenmemiş ve özgürleştirici yanını düşünebildiği bir tebessümle olur. Bu tebessüm de hem Agnes’in hem de izleyici olarak bizim içimize su serper, kulağımıza da ölümün uyumak olduğunu fısıldar.
"Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!" - Hamnet (Chloé Zhao, 2025)