27 MART, CUMA, 2026

Dada’nın Kalbinde Dört Kadın: “Kanlı Kabare”

Dört kadının hikâyesi üzerinden bir kabare parodisi kuran Kanlı Kabare aynı anda zamana kazınmış kırık bir hafızayı da kurcalıyor. Müzikal kabarenin yaratıcıları Derya Alabora, Sema Moritz, Nurhan Özenen, Nazlı Kurbal ve Okan Bayülgen ile “Dada’nın kalbinde” buluştuk.

Dada’nın Kalbinde Dört Kadın: “Kanlı Kabare”

Absürt tiyatronun kurucu figürlerinden Eugène Ionesco’nun konformizme ve totaliter zihniyete yönelttiği keskin eleştirinin simgesi Gergedanlar’a selam vererek, alev kırmızısı ambiyansı ve pirinç balkonlu sahnesiyle Dada Salon Kabarett’te yerimizi alıyoruz. Daha kapıda, herhangi bir güvenlik bariyeri ya da törensel fazlalık olmadan gerçekleşen sade karşılama bir şey fısıldıyor; gündeliğin mantığından sahnenin absürdüne açılan küçük bir yarık. Başımızı kaldırdığımızda tavanında “gergedan” illüstrasyonlarının göz kırptığı, el işçiliği büyük avizelerin ihtişamıyla aşağı sarktığı bu mekânda, Dada’nın alaycı ruhuyla başka bir evrene giriş yapıyoruz. (İç ses: Ionesco’nun Gergedanlar’da İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde sorduğu soruları hatırlamak, bu mekânın ruhunu anlamak için kilit niteliğinde: İnsan kime denir? Gergedan kime? İnsan olmak nerede başlar, nerede biter? Ya gergedan olmak? Normal nedir; anormal dediğimiz şey kime aittir? Ve en önemlisi: Her şey normalleşebilir mi?)

Masalarımıza yerleşirken bu soruların zihnimizi çoktan kemirmeye başladığını hissediyorum! Duvarları saran kitaplar mekânı adeta bir kütüphane şenliğine dönüştürürken; zemindeki siyah-beyaz karo taşlar ise insanı ister istemez Lewis Carroll klasiği Alice Harikalar Diyarında’nın tuhaf koridorlarında kısa bir gezintiye çıkarıyor. Belki de bu hikâyedeki Beyaz Tavşan rolünü Okan Bayülgen üstleniyordur; kim bilir!

Dada’nın alt katına indiğimizde -ki burası Dada’nın kalbi adeta- Fransız Art Nouveau üslubunda bir çinko bar karşılıyor bizi; çevresinde 360 derece dönen kapılar ve her birinin ardında saklı sanat eserleri… Ahşap ve çuvallarla örülü tavan ile kırmızı boyalı kapıların sarmaladığı mimari Aldous Huxley’in Algı Kapıları’nı hatırlatıyor. Burası ne Paris’in kabare haritalarında ne Berlin’in yeraltı sahnelerinde ne de Madrid’in avangart rotalarında bir durak. Burası, İstanbul’un ortasında, Mecidiyeköy’de konuşlanan bir kabare… Siz bakmayın girişte, camekân vitrinde yaratıcısı Bayülgen’in gitarlı balmumu heykelinin “hoş geldiniz dünyama” tebessümüyle gelenleri karşılamasına, asıl mevzu bu detayların ortaya karışık bir zeitgeist yaratmasında saklı.

Ve insan bir an için kendini kabarenin içinde değil, kabarenin zihninde dolaşıyormuş gibi hissediyor. Bu yüzden aklınızın iplerine mukayyet olmamanızı salık veririm. Zira adından da anlaşılacağı gibi burada, (ilhamını aldığı) Dadaizm’in sınırlarında kısa süreli bir paralel evren macerasına çıkacaksınız! O hâlde içeri girerken, 1916’da Dada’nın ilk kıvılcımını çakan Hugo Ball, Emmy Hennings ve Tristan Tzara’yı; efsanevi mekânları Cabaret Voltaire’i selamlamamak olmaz. Çünkü bazen bir mekân yalnızca bir sahne değil, aynı zamanda küçük bir düşünce deneyidir.

Şimdi gelelim, beni Dada yollarına düşüren Şen/iz Meyhanesi’nin kadınları Aysel, Kader, Alev ve Matilda’nın hikâyesini anlatan Kanlı Kabare’ye… Hazırsanız yavaştan röportajımıza başlıyoruz. Ama öncesinde fonumuza Cabaret Voltaire’den “Nag Nag Nag” ya da Tom Waits’ten “What's He Building?” şarkısını ekliyoruz.

ABD’li yazar James Baldwin, “Sanatın amacı, cevaplar tarafından gizlenmiş soruları açığa çıkarmaktır” der. Üstadın bu tarifinden yola çıkarak kişisel ve sanat hayatınızın kadrajından 2025’in “Z raporu”na baktığınızda nasıl bir fotoğraf görüyorsunuz? Kısa ve uzun vadede dünyaya ve tiyatroya dair öngörünüz ne olur?

Derya Alabora: Günümüzde sanatın da toplumun normları gibi dönüştüğünü düşünüyorum. Geçmişte daha entelektüel metinler sahneleyebiliyorduk. Bugün bir Jean Genet ya da Jean-Paul Sartre metni sahneye koysanız, gerçekten karşılık bulabilir mi? O zamanlar birlikte cevabını aradığımız sorular bugün kimlerin merak alanına giriyor ya da hayata dair o tür sorular hâlâ kaldı mı? Bu durumda elbette soruların niteliği de değişiyor. Belki de her şeyin bir zamanı var. Geçmişte yaptığım işlere baktığımda, bugün sahnelenseler çok daha fazla seyirci toplayabileceklerini düşünüyorum. Açıkçası hayata karşı da çok umutlu biri değilim. Geldiğimiz noktada bazı şeyleri kabullenmek gerekiyor. Artık kültürün, sanatın ve tarihin sanki geriye doğru gittiği bir dönemdeyiz. Dünyada olup bitenlere baktığımda da benzer bir geri gidiş hissi var.

Nurhan Özenen: Bu dönem beni ürkütüyor. Geçenlerde sosyal medyada, Aşk-ı Memnu dizisine yapay zekâyla yapılmış bir paylaşım gördüm; hakikaten ürktüm. Kısa ve uzun vadede umutlu muyum? Bilmiyorum, çok emin değilim! Tiyatro açısından bakarsak artık oyunlarda gişe kaygısı sebebiyle “celebrity” gerekiyor. Oysa çok güzel oyunlar var, fakat tanınmış bir isim olmadığı için çok az sahnelenebiliyor. Zaten salon sıkıntısı da çok vahim, salon yok! Teknik imkânlar bugün çok daha gelişmiş olmasına rağmen, hâlâ salonlarda düzgün bir akustik sağlanamıyor. Kısaca, bir yandan imkânlar artıyor, öte yandan da pek çok sıkıntı devam ediyor.

Sema Moritz: İşim ve yaşamım gereği Berlin-İstanbul hattında çok sık gidip geliyorum. İstanbul’da Kanlı Kabare, Berlin’de ise Ersan Mondtag’ın Das Rote Haus adlı yapımında yer alıyorum. Bu sayede çok farklı tiyatro ve seyirci hâllerini gözlemleme imkânım oluyor. Geçenlerde yaşadığım bir durum benim için gerçekten sarsıcıydı. YouTube’da klasik caz defteri formunda bir çalışma hazırlamışlar. Merak edip açtım: Miles Davis’ten John Coltrane’e kadar pek çok güzel isim vardı. Fakat hepsini yapay zekâyla üretmişler. Evdeydim ve bir anda ağlamaya başladım. Bu isimlerin çoğunu sahnede izlemiş biriyim ve bu video bana adeta tokat gibi çarptı. Gençler, çocuklar için üzülüyorum... Ama umudumu yitirmemeye çalışıyorum. Öte yandan geçenlerde Berlin’de, Berkay Ateş’in yazıp oynadığı ve Yiğit Sertdemir’in yönettiği Uykusuz Bir Rüya, Salim’i seyrettim. Muhteşemdi. Daha önce de Uğur Yücel’in oynadığı -Uğraş Güneş’in yazdığı, Can Yücel’in yönettiği- Neyzen Tevfik / Hiç’i izlemiştim; beynim öyle sarsıldı ki. Berkay’da Uğur’un oyunculuk tadını aldım. İki oyundan çıktığımda da “o kadar da umudunu yitirme” duygusunu hissettim.

Nazlı Kurbal: Büyük umutla gittiğim Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda 13 yıl oyunculuk yaptım. Fakat yılların ardından, devlet tiyatrolarının çocuklara tiyatro götürmesi dışında beni hâlâ heyecanlandırdığı bir nokta ne yazık ki kalmadı. Kendime şu soruyu sormaya başladım: “Sanat kim içindir?” Yaşadığımız ülkede sanat, sanat için, sanatçı için. Çok da zorlamaya gerek yok, gerçek biraz böyle! Biz İstanbul’da çoğu zaman kendi çevremizde olup bitenleri değerlendiriyoruz. Oysa, bizim dışımızda bir ülke gerçeği var. Hatta İstanbul’da bile birkaç semtin dışına çıktığınızda, yüzünüze çok sert çarpacak gerçeklerle karşılaşıyorsunuz. Hocamız Beliz Güçbilmez’in çok yerinde bir tespiti var. İslami epistemolojinin belirleyici olduğu bir ülkede, sanat yoluyla bazı kalıpları kırmak son derece zordur. Bu yüzden evet, umutlu olacağız ama aynı zamanda gerçekçi de olmak zorundayız. Rahmetli Nurhan Karadağ Hocamız bize hep şunu söylerdi: Hangi ülkede sanat yaptığınıza dikkat etmek zorundasınız. Çünkü o sanatı, o ülkenin gerçekliğiyle yapacaksınız.

Okan Bayülgen: Hiç öyle “Z raporu” gibi bir şey yapmıyorum. Zaten bu işlerle uğraşan insanlar çoğu zaman tiyatro mesaisinin içerisinde kaybolup gidiyor. Bir iş bitmeden öbürüne başlıyoruz. Yılı raporlamak başka insanların işi gibi geliyor bana. Kısa ve uzun vadede “Yapılacak işler var mı?” diye sorarsak, “Evet, yapılacak işler var.” Her seferinde söylediğim gibi, bunlara da vakit bulmak lazım. Çünkü bir oyun çıkar; umarım -her seferinde- fazla revizyona ihtiyaç duymayacak şekilde çıkar. Yani “Bu gemi yüzmüyor, tekrar karaya çekelim de tamir edelim ve yeniden suya indirelim” olmaması lazım. Genelde bizim işlerimiz aldı yürüdü ve biz ne zaman bitirmek istediysek o zaman bitti. Fakat bir yandan oynamaya devam ederken, bir yandan da yeni bir metin yazmak, yönetmek gibi meselelerle uğraşıyoruz. Mesela, 6 Mart’ta sahnelenmeye başlayan Devlerin Savaşı ile yine sahnedeyim. Peter Danish’in yazdığı, Sevin Okyay’ın çevirdiği, Nihal Usanmaz’ın yönettiği oyunda Celal Kadri Kınoğlu, Nihal Usanmaz ve ben oynuyoruz.

Aslında “Z raporu”nu çıkardınız bile! Harem Kabare ve Richard’dan sonra bu üçüncü yazdığınız oyun. Tiyatro yazarlığı mesaisi nasıl gidiyor?

Okan Bayülgen: 2019’da sahneye taşıdığımız -yazıp yönettiğim- Harem Kabare’yi yazarlık mesaisinden saymıyorum. Çünkü neşeli, eğlenceli bir şey o... Ama -yazıp yönettiğim- Richard tamamen yeniden yazılmış bir metin. Aynı şekilde Dracula da sıfırdan bir metin. Çünkü Bram Stoker’ın 1897 tarihli Dracula romanıyla doğrudan bir ilgisi yok. Belki içinde birkaç cümleyle orijinale atıfta bulunuyor ama temelde Bram Stoker’ın karakterlerinden yola çıkarak üretilmiş, tamamen yeni bir metin. Tabii bu oyunları şöyle de ayırıyorum; Richard ya da Dracula gibi kabare dışı prodüksiyonlar ve kabare için yaptığımız iç prodüksiyonlar. Ama hepsini turnelerde sahnelemeye devam ediyoruz.

Hikâyenin geçtiği güzergâhın 1980’lerin Kurtuluş’u olması, özneleşen mekânın adının Şen/iz oluşu (“sevinç” anlamına inat, dört kadının da kederli hemhali), karakterlerin “Aysel, Kader, Alev, Matilda” gibi çağrışımı manidar isimler taşıması gibi... Ezcümle, -efsunu da kaçmadan- bu hikâyenin meramı nedir?

Okan Bayülgen: Hikâye neden 1980’e kadar gidiyor? Çünkü ben, o tarihi bir kırılma noktası olarak kaydediyorum. Memleket insanının karakterinde ve mizacında bir değişimin başlangıcı gibi geliyor bana. O tarihten bu yana sinirlerimizin bozuk olduğunu, uykularımızın da biraz bu yüzden kaçtığını düşünüyorum. Hikâyenin ana ekseninde kadınlar var. Ama benim de şöyle bir cüretim yok: “Ben iyi bir kadın hikâyesi yazarım” demiyorum. Müthiş kadın yazarlar var. Benim yaptığım, hikâyeyi tarihsel olarak buraya kadar getirip şu ihtimali düşünmekti: 1980’de Türkiye’yi terk etmiş bir kadın bugün geri dönse ne hisseder, nasıl bir şaşkınlık yaşar? Bir yandan da güçlü ama güçlü olduğunun farkında olmayan bu kadınların, yine erkek egemen dünyanın dayattığı şartlar içinde birbirlerine nasıl düşebildiklerini göstermek istedim. Ve belki de bir kabare oyununun biraz saf ama umut verici anlatımı olarak da “Yahu, erkekleri hayatımızdan çıkarabilsek aslında barışı sağlayabileceğiz” gibi saf, hatta biraz çocuksu bir finale bağladım.

Dada Kabare’de başlangıcından bugüne çoğunlukla polisiye metinler sahneleniyorken, bu oyunla farklı bir ses veriyorsunuz. Bu değişimi tetikleyen ihtiyaç neydi?

Okan Bayülgen: Kabarenin polisiyelerden farklı bir oyuna ihtiyacı vardı. Fakat bu oyun da “Bir şey yazmalıyım, konusu da şu olmalı” diye başlayan planlı bir süreçten çıkmadı. Daha çok “Kabare’ye yeni tarz bir oyun koysak çok iyi olur, hatta Türkiye’de başka sahnelerde de oynayabilsek çok güzel olur” diye düşündüğümüz bir yerden doğdu. Sonrasında asıl merakımız şuydu: “Bu oyun yalnızca Kabarede mi karşılık bulur yoksa Türkiye’de başka sahnelere de taşınabilir mi?” Görünen o ki, bence bunu da başardık. İstanbul haricinde pek çok şehirde oynadık ve turnelerimiz devam ediyor. Tek fark formatta, Kabaremizde seyirci yiyip içerek izlediği için oyunu dört kısa perdeye bölüyoruz. Klasik tiyatro salonlarında ise iki perde olarak oynuyoruz.

Kanlı Kabare’ye gelirsek, “beş benzemez” diyebileceğimiz bu ekip nasıl bir araya geldi? Sizi bu hikâyede buluşturan neydi?

Derya Alabora: Sema’yla bir süredir birlikte oyun yapmak istiyorduk. Aynı dönemde Okan da Sema ile bir oyun yapmayı planlıyordu. Derken üçümüz bir araya gelip, “Beraber bir oyun yapalım” dedik. Başlangıçta, şu an sahnede gördüğünüz metin ortada yoktu. Bu üçlüyü kurmaya karar verince, Okan metni yazmaya başladı ve hikâye daha çok yolda şekillendi diyebiliriz. Ben bu tür sahnelenme biçimlerini çok seviyorum. Eskiden, Yeşil Kabare varken, orada da tiyatro yapmaktan büyük mutluluk duyuyordum. Hemzemin, platformsuz oyunlar... Dördüncü duvarın olmaması özellikle hoşuma gidiyor. Bu tür sahneleme seyirciyle kurulan yakınlığı artırıyor ve güçlü bir sahicilik duygusu yaratıyor. Seyircinin gözüne bakabilmek -bir bakıma sinema gibi- hem oyuncuya hem izleyiciye iyi geliyor. Kabarede olması gereken minik politik hicivler de var, ki bu da başka bir alan yaratıyor. Kanlı Kabare’de de bunun tadı var. Bu yüzden bu oyunda yer almaktan gerçekten çok memnunum.

Nazlı Kurbal: Beni metne çeken öncelikle oynadığım Matilda karakteri oldu. Bir de Dada’da bugüne kadar böyle bir metin sahnelenmedi. Bu oyun çok farklı bir konsept sunuyor: Daha tiyatral, bağlamları olan bir iş. Oynadığım rol de çok avantajlı. Ayrıca bugüne kadar oynadığım rollerden çok farklı, marjinal bir karakter. Bu açıdan karakteri çalışmak benim için çok keyifliydi. Bir de Okan Bayülgen oyunlarında yer almak beni hep heyecanlandırıyor. Böylesi profesyonel bir ekiple tecrübe etmek de deneyimi çok daha zengin kılıyor.

Sema Moritz: Okan’la Berlin’de karşılaştık. “Oyun yapalım” dedi. Ben de “Tamam, yap, ben oynarım” dedim. Kabul ettikten sonra bir sıkışma dönemi yaşadım. Çünkü ben şarkıcıyım, sahneye çıkar şarkımı söylerim. Daha önce Mustafa Avkıran’ın Aşura’sında veya Tuncel Kurtiz’in (bizi bir yerlerden görüyordur, selam olsun ona!) Şeyh Bedrettin Destanı’nda sahnede sakince durup şarkılarımı söyledim. Ama bu oyunda interaktiflik söz konusu. Ben sahnede sakinliği severim, çok anlatmayı da sevmem, çoğunlukla gözlerimi kapatır, şarkımı söylerim... Tam da bu yüzden o süreçte Okan’a “Beni azat et” dedim. O ise “Hayır, etmeyeceğim; sana göre bir rol yazacağım” diye karşılık verdi. Ve böylece Kader ortaya çıktı.

Oyunculuk tarafımın çok gelişmiş olduğunu söyleyemem belki; ama Kanlı Kabare ile birlikte yavaş yavaş ısındığımı hissediyorum, özellikle son bir-iki aydır. Artık seyircinin gözünün içine bakabiliyor, anlık tepkiler verebiliyorum. Bu da bana iyi geliyor. Mutluyum.

Oyunda dedektiflik de söz konusu, seyirciyi de çözümün bir parçası hâline getiriyorsunuz. Mesela Kader’in bulmaca çözmesi ya da üç kez “öldürülen” Haluk’un bir türlü ölememesi, erk’e yapılmış ince bir gönderme gibi okunabilir mi?

Okan Bayülgen: Bir yanıyla böyle de okunabilir tabii. Kader, mekânın köşesinde içkisini yudumlarken bulmaca çözüyor. Bu durum, mekânın onun için ne kadar gündelik ve geçici bir durak hâline geldiğinin de göstergesi aslında. Öte yandan, mekânın sahibi “Almancı Aysel”in hoşuna gitmesi için de arada sahneye çıkıp Almanca şarkılar söylüyor. Dolayısıyla karşımızda hazin ve hüzünlü bir meyhane var. İçinde de çaresizlikle birbirine çarpan hem birbirlerini hem de erkekleri delik deşik eden kadınlar… Hikâyenin bir de kanlı tarafı var bu açıdan. Finalde ise seyirciye şu soruyu soruyoruz; “Haluk’u kim öldürdü?” Bu da komik bir şekilde, üç kadının aynı adamı tam aynı noktadan bıçaklayıp öldürmesi gibi sunuluyor ve fakat adam da bir türlü ölmüyor. Aslında bir tür cehennem parodisi, bir tür vampir hikâyesi gibi. Sürekli bıçaklanmasına rağmen ölmemesi de metaforik olarak değerlendirilebilir belki.

Siz yaratıcılarının yorumundan bu hikâyenin derdi ve günümüzdeki karşılığı nedir? Karakteri çalışma pratiğinizi anlatır mısınız?

Derya Alabora: Genel olarak karaktere çalışırken şöyle bir şey olur: Metni ilk okuduğun anda bir duygu gelir ve genellikle yanılmazsın; hissettiklerin doğrudur. Sonrasında garip bir şekilde oyuncu yeniden bir şeyler aramaya başlar ama çoğu zaman bulamaz. En sonunda yine başa, o ilk karşılaşma anına dönebilmek istersin; fakat bu o kadar da kolay değildir. Çünkü o his, metni ilk okuduğun anda sana gelen bir şeydir. Bunu sahneye çıkarabilmek için kendinle ve yönetmenle çatışırsın. Bir yolculuktur bu. Dışarıdan bakan için “oluyordur” belki ama benim için -istediğim şekilde- olmuyordur. Çünkü bir noktada kendimi de ikna etmem gerekir. Kısacası prova süreci her zaman bir çatışmadır, tek kişilik oynasan bile. Ben oyunu sahnede kurar ve yine sahnede geliştirmeye çalışırım. Benim için bütün oyunlarda böyle.

Okan Bayülgen: Seyircide karşılığı nedir, kesin bir şey söylemek zor; hangi karakterle özdeşleşeceğine bağlı. Ben mesela Kader’le çok özdeşleşiyorum. Ne o yazdığım karakter kadar yaşlıyım ne de o kadar düşkünüm ama herhalde ben de bir meyhanenin müdavimi ve artık hiç umursamadığım ölümüme doğru kürek çeken bir insan olabilirim! Oyunun geçtiği Kurtuluş semtini çok severim: Bir mahalle havası vardır; nadide, eski İstanbul’u hatırlatır. Burada yaşasam, böyle bir mekânın müdavimi olurdum. Gençliğimde ve orta yaşımda benzer yerlere gittim, müdavimi oldum da. Bu depresif bir şey miydi? Bilmiyorum, belki evet. Ama bana hep müthiş gelir. Oysa bugün insanlar iki, üç saatlik yollardan geliyorlar tiyatroya / buralara. Sanki bambaşka bir çağdan ya da başka bir ülkeden geliyorlarmış gibi... Bu kadar uzun mesafelerle bir şehrin kültüründen söz etmek zor, ki -ne yazık- ortada böyle bir kültür de yok. Toplu taşıma ve büyük otoyollar bana distopik film sahnelerini hatırlatıyor; tam da şu anda İstanbul’da yaşadığımız şey bu! İşte bu nedenle Kanlı Kabare’nin seyircisine verdiği evet, depresif ama kesinlikle distopik olmayan bir sıcaklığı var.

Nurhan Özenen: Oynadığım Aysel karakterinden yola çıkarsam, bu bir kadının aldatılma ve maddi-manevi sömürülme hikâyesi. Oyundaki dört kadına da bakınca, hikâyenin günümüzdeki karşılığı çok güncel. Finalinde de kadınların birlikte hareket edip dayanışma göstermesi, hepimizin umudu olarak öne çıkıyor. Bu anlamda Aysel karakteri, sembolik bir rol de taşıyor.

Sema Moritz: Oynadığım karakter Kader, adı gibi çok talihsiz bir kadın. Etrafındaki herkesin bir nevi dışladığı biri. Kader ise Şen/iz Meyhanesi’ni sığınak olarak görüyor. Köşedeki masada otururken, elinde içkisi ve çözmeye çalıştığı gazetenin bulmacasıyla -ki bir nevi medet umduğu- her soruyu bildiğinde kendini göstermeye çalıştığı “Buradayım!” hâliyle orada kendisini arıyor. Güzel şarkı söylüyor ama sonuç olarak artık sahneye çıkamıyor. Günün sonunda ise çok sevdiği Aysel’i, sonra Alev ve Matilda’yı gammazlıyor. Cinayeti çözerken bulduğu detaylardan zeki, fakat görülmek istediği yerden de oldukça acımasız olabiliyor. 

Nazlı Kurbal: Derya’nın da dediği gibi, bir karakteri çıkarırken hep aynı yolculuğu yaşıyorsunuz. Hâlâ her oyunda yeni bir şey hissedip, karakteri geliştirme ihtiyacı hiç bitmiyor. Genellikle karaktere karşı doğru hissettiğimi düşünüyorum. Ama işte o doğru hissettiğiniz şeyi sahneye yansıtmak bazen çok güçleşebiliyor. Oyun özelinde, Matilda karakterinin yaratım süreci benim için çok keyifliydi.  

Tesadüf bu ya, hayat verdiğiniz oyunun karakterleriyle aynı masada kelama düşüyorsunuz. On(lar)a bir cümleniz olsa, bu ne olurdu?

Nurhan Özenen: “Devam et Aysel, doğru yoldasın.”

Derya Alabora: Alev’e: “Kızım, salak mısın sen? 10 sene kocan seninle yatmıyorsa niye bekledin.”

Nazlı Kurbal: Matilda’ya: “Helal olsun, ne cesur kadınsın!”

Sema Moritz: Kader’e: “Niye bu kadar derinlere takılıyorsun? Şarkılarını söyle, başka da bir şeye karışma. Git evde söyle, sokakta söyle. Takılma!”

Okan Bayülgen: Aysel, Matilda, Alev, Kader; bu kadınlarla bırak eve çağırıp kahve ikram etmeyi ya da arkadaş olmayı, tatile çıkardım. Benim çok hoşuma giden karakterler. Onlarla yaşamak isterdim.

Oyun sonrası us’umu havalandıran -finalindeki “şehirde bir uğultu var!” atmosferini de baz alarak- Nurdan Gürbilek’in (Metis Yayınları) Ev Ödevi kitabından şu paragraftı: “Bir zamanlar tesadüfen tanık olduğu bir cinayeti “güzel” olarak niteleyince Jean Genet, karşısındaki soruyor: Peki, siz hiç, neden cinayet işlemediniz?” Genet fazla düşünmeden cevaplıyor, “Büyük ihtimalle”, diyor “Kitaplarımı yazmış olduğum için.” Peki, oyun boyunca sizin fonunuzda dönüp dolaşan neydi?

Nazlı Kurbal: Oyundan bir şarkı: “Çizdim Oynamıyorum”: “Üzerime gelmeyin, beni deli etmeyin / Ne verilecek hesabım var / Ne sorulacak günahım...”

Derya Alabora: Oyunda söylediğim şarkı, Gülden Karaböcek’in “Sürünüyorum”. O sırada Güllü cinayeti olmuştu. Arabesk olmasından kaynaklı belki de bu şarkıyla Güllü’yü özdeşleştirdim. Okan’la birbirimizden habersiz bu cinayete epey odaklanmıştık. Ne yazık ki yaşadığımız coğrafyada Güllü gibi kendi başına var olmuş ve sonrası bu şekilde yaşamı sonlanmış binlerce kadın hikâyesi var. Bir de Masumiyet’te Zeki Demirkubuz, Uğur karakteri için, “Güllü gibi bir karakter istiyorum” derdi. O günlerden sonra, hep bir “Güllü figürü” kaldı aklımda...

Okan Bayülgen: Aslında beni tahrik eden şey, seyirciye sürekli şu duyguyu hatırlatmak: “Dışarıda neler oluyor?” Bugün yaşadığımız dünyada kendi dijital algoritmalarımızın içinde kaybolmuşken, insanlarla konuşmak, diyalog kurmak gerçekten çok zor. Herhangi bir insanla konuşurken hazırlık yapmadan, onun neyi, ne kadar anlayabileceğini hesap etmeden, net, direkt, rahat bir konuşma yapmanın ne kadar zor olduğunu düşündüm bugün. Bunu çok düşünüyorum. Kimseye ulaşamadığımı, sanki ben bir haltım da birilerine ulaşıp onlara kıymetli bir şey söyleyeceğim diye değil: Bu, bir kahve alırken de böyle, birisinden bir şey isterken de böyle ya da birisine, “Benden bir şey isteme lütfen” derken de... Bu konuda çok zorlandığımı düşünüyorum. Bazen herkes, bana yarı akıl hastası gibi görünüyor. Ve eğer ben bunu düşünüyorsam -tam tescilli bir akıl hastası olarak- dünya nasıl bir aymazlık ve andavallık içinde, diye de düşünmeden edemiyorum.

Oyunda orkestra muazzam. Şarkı seçimleri de nokta atışı. Örneğin, Cem Karaca’nın 1984’te Almanya’da yayımlanmış Die Kanaken albümü ya da Fecri Ebcioğlu’ndan “Param Olsaydı” gibi şarkılar… Dönemin ruhunu çok iyi yansıtıyor. Repertuvar nasıl oluştu?

Sema Moritz: Şarkıları Okan’la birlikte seçtik. Hikâye, Almanya’dan Türkiye’ye dönen Aysel üzerinden ilerlediği için, o dönemin ruhunu yansıtmasını istedik. Mesela, o dönem yüz binlerce kaseti satmış Gülcan Opel’in “Turistin Çilesi” şarkısını söylüyoruz. Şöyle güzel bir tesadüf de oldu; biz, Opel ile Antalya’da karşılaştık ve sahneye çıkarttık. Çok duygusal bir andı… Cem Karaca’nın sürgün döneminde yaptığı şarkıların yanı sıra Berlin’de yaşayan rapçi Ayaz Kaplı gibi çok popüler bir isim de yer alıyor repertuvarda. Oyunun müzikleri üzerine epey düşündük. O dönemle bağ kurmak istedik, bence bu bağ müzikal olarak da çok iyi kuruldu.

Yazarlık ve yönetmenlik mesainizde, bugüne kadar es geçip şimdi teyit ettiğiniz ya da “bu da varmış” dediğiniz, tecrübe hanenize işlediğiniz an/durumlar neler?

Okan Bayülgen: Tam olarak söyleyebileceğim spesifik bir an yok ama fark ettiğim çok incelikli, ayrıcalıklı detaylar var. O da bu harikulade oyuncular bir repliği farklı bir tonda söylediklerinde, “Ben böyle düşünmemiştim” diyorum. Benim yazdığım repliği söyledikleri hâlde -öyle bir oyunculuk hâliyle- bana bunu dedirtebiliyorlar. Bu, “yeni bir şey öğrendim” anlamında; yoksa benden farklı yaptıkları için değil. Tiyatroda paylaşıyoruz aslında. Zira ne yazar tek başına yeterlidir ne de yönetmen. Oyuncu organik olarak olmazsa zaten o iş doğamaz. Hatta bazen o işin yorumu, belki yazardan ve yönetmenden daha önemlidir.

Son zamanlarda sizi etkileyen kültür-sanat rotasında neler var; paylaşırsanız bizler de nasiplenelim isterim? Masanızda yeni projeler var mı?

Nurhan Özenen: Etkilendiğim oyunlardan biri, Craft’ın sahnelediği Stef Smith’in yazdığı, Gonca Küçükardalı’nın yönettiği Esra Ruşan ve Gizem Erdem’in oynadığı Yeter.

Derya Alabora: Kutlukan Perker’in sergisine gittim, muhteşemdi. Zorlu PSM’de müthiş bir dans gösterisi izledim. Peeping Tom imzalı, üç ayrı yapıttan oluşan (Üçleme: Kayıp Kapı, Kayıp Oda, Gizli Kat) Triptych.

Sema Moritz: Uykusuz Bir Rüya, Salim’de Berkay Ateş’i seyrettim, dediğim gibi oyun muazzamdı. Hâlâ okuduğum -ve çağdaş şiirde çok önemli bir şair olduğunu düşündüğüm- Bejan Matur’un (Timaş Yay.) Dağın Ardına Bakmak kitabını tavsiye ederim. Yeri gelmişken söyleyeyim, Bejan’ın bir şiir kitabını sahneye taşımayı planlıyoruz.

Okan Bayülgen: Netflix için hazırladığım bir film vardı aslında ama bizden dizi formatında istediler. Altı ila sekiz bölümlük bir şey üzerine çalışıyorum. Bu süreçte çok şey öğreniyorum kendi kendime, her kelimenin, her yeni bilginin peşinden koşuyorum. Şimdi dimağımda bir sürü kelime var ve onların arasında savruluyorum diyebilirim.


Dipnot: Die Kanaken, Cem Karaca’nın kariyerindeki tek Almanca albüm. Nâzım Hikmet’in “Çok Yorgunum” şiiri dışında bütün şarkılar Almanca. “Die Kanaken”, Almanların başta Türkler olmak üzere yabancıları tanımlamak için kullandığı argo bir sözcük.

KÜNYE:
Orkestra: Murat Tükenmez, Kemal Alpan, Sertan Küley, Yasin Bozkurt
Danışman: İnci Batuk
Proje Tasarım / Yönetmen Yardımcısı: Nihal Usanmaz
Kostüm Tasarım: Yelda İşlekel
Afiş Tasarım: Olgun Kaşıkçı / Süre: 100 dk.

0
241
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage