
Yazar Ferdi Çetin ile devam eden oyun üçlemesinin ikinci halkası Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım üzerine merak ettiklerimizi konuştuk.
Ferdi Çetin’in kaleme aldığı Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı ile başlayan üçlemesinin ikinci halkası Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım, Kasım 2025 itibariyle sezonda izleyici ile buluşmaya başladı. İlkinin odağında bir anne-kız ilişkisi yer alırken bu kez baba-oğul ilişkisine odaklanıyor metin. Görkem Şarkan’ın yönettiği oyunda dramaturjiyi Noyan Ayturan üstleniyor. Onur Dikmen, Neslihan Arslan, Doğa Kahvecioğlu ve Murat Karasu’nun oyuncu kadrosunda yer aldığı oyunun yaratıcı ekibinde ise Merve Yörük (dekor), İrem Dilaver (kostüm), Ayşe Sedef Ayter (ışık), Vehbi Can Uyaroğlu (ses) ve Bahadır Canberk (video) yer alıyor. Oyunun ana iskeletini baba-oğul ilişkisinin yanı sıra sanatçının varlık sorunu, biten ilişkiler, yeni heyecanlar, göçmenler, iklim krizi, iktidar ilişkileri ve günümüz dünyasının meseleleri oluşturuyor.
Projenin yaratıcısı ve yazarı Ferdi Çetin ile oyunun çıkış ve oluşum sürecini, hafızaya dair merakını, yazarlık evrenini nelerin oluşturduğunu ve gelecek projelerini konuştuk.
Eserlerinde hayatı ikilikler, çatışmalar, imgeler, rüyalar, esneyen bir dünya içine yerleştiriyorsun. Peki gerçekte üretmeye, düşünmeye, devam etmeye dair inancını yaşadığımız bu çağda nasıl ayakta tutuyorsun?
Hepsini birlikte yapmaya çalışarak sanırım. Eğitim vermeye devam etmek, her gün yeni bir şey okumaya çalışmak ve okuduklarımı tarif etmeye gayret etmek tuhaf bir şekilde motive ediyor beni. Üretmeye devam etmemde en temel motivasyonlardan biri bu diyebilirim.
Bir antropoloji kitabında “pratik üzerinden düşünmek” fikriyle karşılaşmıştım. Tiyatroya uyguladığımızda enteresan bir döngü yaratıyor. Önce oturup düşünüp tasarlayıp uygulamaya çalışmak yerine yaptığım şeyi tarif etmeye çalışmak bana daha anlamlı geliyor. Yaparken düşünmek ya da yaptığın şeyi sonradan anlamaya çalışmak gibi bir süreç. Bu biraz daha canlı geliyor bana. Sanırım üretmeye devam etme inancımı ayakta tutan şey de bu. Her gün Bir şeyleri yeniden tarif etmeye çalışmak.
Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı ile başlayan üçlemenin ikinci halkası Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım önce Portekiz’de seslendirildi, sonra Kasım 2025, 29. İstanbul Tiyatro Festivali itibari ile sahnelenmeye başladı. Nedir bu serinin doğum hikâyesi? Zihninde oluşumundan sahneye taşınmasına varan yolculuğunu anlatır mısın?
Bir gün eve dönerken yerde bir magnet bulmuştum, kapının hemen önünde duruyordu. Heybeliada’yı tasvir eden bir magnetti. Aldım, masama koydum ve nereden gelmiş olabileceğini düşünmeye başladım. Sonra giriş kattaki ev boşaltılırken düşmüş olabileceğini fark ettim. O anda ev yağmalanmış gibi geldi bana.
Bir yandan da aklımda “güzelliğin geçiciliği” fikri vardı. O süreçte anneannemi kaybetmiştim; neredeyse bir yüzyıl yaşamıştı ve dünyadan ayrılırken plastik bir ceset torbasının içinde çıktı yolculuğuna. Tüm bunları izleyen ve tarif etmeye çalışan bir yazar vardı bir yerde. Sonra yolculuk devam etti sanırım. Penceresiz stüdyo daireler, gökyüzünü görmeyen odalar ve beton… Beton üzerine düşünmek bana çok sahici geliyor. Bir de çamaşır makineleri var tabii. Dönüp duran… Üçlemenin son halkasında ise artık kaybettiğimiz “yücelik duygusu” üzerine düşünmeye çalışıyorum. Bu kez merkezde bir buzdolabı olacak ve Heybeliada magneti buzdolabına geri dönecek bir nevi. Belki de başladığımız yere döneceğiz.
Başladığımız yere geri dönüp bakarsak peki… İlk oyun anne-kız ilişkisini odağına koyarken, ikinci oyun baba-oğul ilişkisine odaklanıyor ve buradan iktidar ilişkilerine doğru bir yola giriyor. Bu ilişkiler odağında hikâyeler anlatmak senin için neden önemliydi? Nedir bu hikâyelerle ortaya çıkarmak, çözmek istediğin mesele?
Bir oyunda müze ile traktörün arkadaşlığı üzerinden bir hayal kurmuştuk. Geceleri el ele sokaklarda dolaştıklarını düşünüyorduk. O ikilinin ilişkisi de benim için anne ve kız ilişkisi kadar acıklı bir yerde duruyor aslında.
Sanırım giderek daha tanıdık olanla ilişki kurmaya çalışıyorum. Aile dediğimizde zaten baştan itibaren bir sürü çağrışımla birlikte geliyor her şey. Hem herkesin hayatında olan bir ilişki hem de bir o kadar çözülmesi zor.
Babalar ve oğullar da öyle. Dipsiz bir tartışma gibi geliyor bana. Bu ilişkiler üzerinden kristalleşmiş bazı anlar var kafamda, biraz onların peşinden gitmeye çalışıyorum. Belki de böylelikle kendi açmazımıza bir ortak buluyoruz.
Oyunun hikâyesine gelelim mi o zaman? Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım’ı ortaya çıkarırken yönetmeni Görkem Şarkan ve dramaturgu Noyan Ayturan ile nasıl bir çalışma yürüttünüz? Oyuncularla metni hayata geçirme sürecinde neler yaşandı?
Görkem metni ilk okuduğunda sahnelemeye dair hatırı sayılır fikirleri vardı ama o sırada yönetme fikri yoktu. Festival süreci ortaya çıkınca Görkem çalışmaya başlamıştı ve proje de artık bir şekil almıştı, çok şey öğrendim ondan tüm bu süreçte.
Noyan ise oyunun başından itibaren vardı. Noyan’la oyun yazma sürecimiz genellikle tabiri caizse tekme tokat geribildirim şeklinde ilerliyor. O vuruyor ben yazıyorum diyebilirim. Ama sevdiğim bir tarafı da var bunun. Söz dinlemeyen bir yazarım sanırım. Ağır eleştirileri dinleyip yine de kendimden ödün vermeden uygulamaya çalışıyorum. Şimdiye kadar da zararını görmedim.
Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım ve ilk oyunda da özellikle rüya ve uyanıklık arasında bir atmosfer kuruyorsun. Rüyada olmakla uyanık olmak arasındaki o yerde, bu tercihinin altında neler saklı?
Aslında ikisi arasında çok büyük bir fark yok. Kabusları genellikle o aralıkta hatırlıyoruz. İyi şeyleri de hatırlıyoruz tabii ama daha nadir. Daha çok bize musallat olan şeyleri hatırlıyoruz.
“İnsan kabus görürken ölürse kabusu büyümeye devam edermiş” diye bir alıntı geliyor aklıma. Korkarak uyandığımız bir rüyanın etkisi daha uzun sürüyor. O yüzden o tedirgin aralıktan düşünmek iyi geliyor bana.
Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım’ı biraz daha konuşalım isterim. Oyunda sadece baba-oğul iletişimsizliği değil pek çok mesele kendine yer buluyor. Çatlak bir evlilik, açık ilişkiler, akademik meseleler, biçime yönelik tartışmalar, mülteciler, şehirli ve köylü olmak, orman yangınları, iktidar meselesi vb. aslında çağımızın bir insanının portresi. Oyunu bu kadar mesele çevresinde yaratırken anlatının bağlamını nasıl dengeledin? İzleyiciyi bunca mesele içinde boğma ihtimali/korkusu yaşadın mı hiç?
Tüm ilişkiler benim için birbiriyle çok bağlantılı olduğu için biri diğerinin önüne geçiyor gibi gelmiyor. Daha çok farklı zamanlardan nefes alan bir ilişkiler ağı gibi düşünüyorum bunu.
Tüm değerlerin altüst olduğu bir dünyada zincirleme olarak her şey yerinden oynuyor. Ama örneğin gün doğarken yanan ormanların bugün bizim hayatımızla çok doğrudan bir ilişkisi var. Bunların hepsi biraz mutlu olamayışın farklı yüzleri gibi geliyor bana. Gitmek için niyet etmek ama o sırada başımıza gelenler… ayrılmak için niyet edip o sırada yaşadıklarımız…
Bunları bir meseleler yığını olarak değil de bir yol gibi izlersek önemli olan şey bizde bıraktığı duygu oluyor. Benim varmak istediğim yer de biraz orası, o duygu haritası.
Oyunlarında ortak bir mesele var o da hafıza. Bu oyununda da hafızanın temsili olarak Alzheimer’lı bir baba görüyoruz. Hafıza ile ilgili bu kadar düşünmenin, üretimlerinin temellerinden biri hâline getirmenin nedeni ne?
Sanırım hafıza benim için hem çok kırılgan hem de çok kurucu bir şey. Bir yandan hayatımızı hatırladıklarımız üzerinden kuruyoruz ama öte yandan hatırladıklarımızın çoğu da aslında sürekli değişiyor. Hafıza biraz hikâye anlatmak gibi sanki. Kendimize anlattığımız hikâyelerle var oluyoruz. Ama o hikâyeler de sürekli yer değiştiriyor, eksiliyor, yeniden yazılıyor.
Alzheimer da bu yüzden ilgimi çekiyor. Çünkü bir insanın hafızası çözülmeye başladığında sadece hatıralar kaybolmuyor; kimlik dediğimiz şey de sarsılmaya başlıyor. Bu çok güçlü ve aynı zamanda çok kırılgan bir durum. Sanırım oyunlarda hafızayı düşünmemin nedeni de bu. Hafıza kayboldukça insanın dünyayla kurduğu ilişki de değişiyor.
Not aldığım bir cümle var: “İnsan nereden başlar çürümeye?” Fiziksel bir çürümenin yanında sosyolojik de bir cevabı vardı oyunda. Ben de sana sormak isterim aynı soruyu: İnsan nereden başlar çürümeye?
Bu sorunun cevabını aslında üçlemenin son halkasında arıyorum. Ama bir cevap vermem gerekirse şöyle söyleyebilirim: İnsan darbe aldığı yerden çürümeye başlıyor. O yüzden bir sonraki oyunda buzdolabı ve çürüme her şeyin merkezinde olacak diye hayal ediyorum. Evin içinden başlayan ve etrafa yayılan bir çürüme…
Oyunun bir de orijinal müziklerinden bahsedelim isterim. Oyuna adeta bir zemin de oluşturan, Vehbi Can Uyaroğlu tarafından hazırlanan bu parçaların hikâyesini nedir?
Oyunun müzikleri Vehbi Can Uyaroğlu tarafından hazırlandı. Metni yazarken kafamda sürekli Ruhi Su’nun yorumuyla Drama Köprüsü çalıyordu aslında. Görkem de Vehbi’yle çalışırken biraz buradan hareket etti. Ortaya hem çok tanıdık gelen hem de sahnenin atmosferine yeni bir yerden dokunan bir müzik dili çıktı. O tanıdıklık hissi ile oyunun kurduğu dünya arasında güzel bir gerilim oluştuğunu düşünüyorum. (Buradan dinleyebilirsiniz.)

Yazar olarak seninle ilk tanıştığım oyunun Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar’dı, öncesine yetişemedim ne yazık ki. Ama sonrasında Yüz Yılın Evi, Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bıraktı ve şimdi Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım ile kitapların Evimi Böyle Yaktım, Yedinci Günün Karanlığı ile yakından takip ettim. İzleyicini ve okurunu “rahat ettirmeyen” bir tarzın olduğunu söyleyebilirim. Hikâyelerin kolay olmuyor. Yazarken en çok nelerin peşinden gitmeyi seviyorsun? Yazarlık evrenini kuran en temel refleksleri nasıl tanımlarsın?
İmgesel düşünme diyebilirim. Çoğu zaman her şey bir imajla başlıyor ve ben o imajı bir imgeye nasıl dönüştürebileceğimin peşine düşüyorum. Bu süreçte yaşantılarım, duyduklarım, okuduklarım ve hayallerim – çoğu zaman da kabuslarım – tekrar eden motifler hâlinde geri dönüyor. Hepsi birlikte muğlak bir zeminde hareket etmeye başlıyor.
Bir örnek veriyorum bazen: Uçmayı uçağa sorarsanız karmaşık bir yapı çıkar karşınıza, kuşa sorarsanız doğasında vardır. Ben de imgelerle başlayan bir yolda ritimle ilerlemeye çalışıyorum. Biraz el yordamıyla yürüyüş gibi. Ama o yürüyüşün içinde gizliden işleyen bir yapı oluşuyor sanırım.
Hem aktif olarak üreten, sahneleyen hem eğitim veren hem de çalışkan bir izleyicisin. Bugünün tiyatrosunu nasıl değerlendiriyorsun? Eleştirel bir gözle içeriden de biri olarak Türkiye’den ve dünyadan örneklerle nasıl bir görüş sunarsın bize?
Farklı ülkelerde gözlemlediğim bir eğilimden söz edebilirim: Çağdaş tiyatro giderek temsil üretmekten çok seyirciyle “ilişki kurma” ve “karşılık üretme” fikri etrafında düşünülüyor. Yani sahnede olan şey yalnızca bir metnin yorumlanması değil; seyirciyi de içine alan bir düşünme ve deneyim alanı kurmak. Bu yaklaşımda performans, önceden tamamlanmış bir anlamı aktarmaktan ziyade sahnede birlikte düşünmenin koşullarını yaratıyor; dramaturji de yalnızca metnin yapısına değil, yaratım sürecinin tamamına yayılan bir düşünme pratiği olarak ele alınıyor. Bu nedenle uluslararası sahnede, örneğin Milo Rau gibi sanatçıların işlerinde gördüğümüz üzere performans çoğu zaman bir “ürün”den çok araştırma, montaj ve karşılaşma süreçlerinin sahnedeki görünümü gibi çalışıyor. Türkiye’de ise tablo biraz farklı; burada tarihsel olarak güçlü bir metin merkezli tiyatro geleneği hâlâ belirleyici ve üretim koşulları da bunu pekiştiriyor. Kısıtlı kaynaklar ve kısa prova süreleri uzun soluklu araştırma süreçlerinin kök salmasını zorlaştırdığı için tiyatro çoğu zaman hâlâ süreçten çok sonuç odaklı, yani ortaya çıkacak “oyun” fikrinin merkezde olduğu bir üretim mantığıyla ilerliyor. Buna rağmen özellikle bağımsız sahnelerde bu yaklaşımı zorlayan, süreç ve karşılaşma fikrini merkeze alan üretimlerin zor da olsa varlığını sürdürdüğünü görüyoruz.

Bu seneki oyunu yepyeni bir yapımla Görkem Şarkan ve Noyan Ayturan ortaklığında kurduğunuz İstinaf Protokolü ile çıkardın. Bize İstinaf Protokolü’nün ortaya çıkış hikâyesini, bir araya gelişinizi anlatır mısın? İlk oyunun ardından ne tür projeleriniz olacak gelecek dönemde?
İstinaf Protokolü biraz doğal bir şekilde ortaya çıktı aslında. Görkem ve Noyan’la farklı zamanlarda yaptığımız işler ve sohbetler sırasında benzer estetik sorular etrafında dolaştığımızı fark ettik. Tiyatroyu sadece bir metni sahnelemek olarak değil, birlikte düşünmenin ve araştırmanın bir yolu olarak görmek bizi aynı noktaya getirdi diyebilirim. Bir süre sonra bu birlikteliği daha sürekliliği olan bir üretim biçimine dönüştürmek istedik ve İstinaf Protokolü böyle ortaya çıktı. İlk oyunumuz da bu birlikteliğin ilk adımı oldu. Önümüzdeki dönemde de bu yapı içinde yeni metinler ve projeler geliştirmeyi planlıyoruz. Biraz araştırma süreçleriyle beslenen ve farklı biçimleri deneyen işler üretmek istiyoruz.
O hâlde son zamanlarda okuduğun, izlediğin, dinlediğin, gördüğün vb. seni harekete geçiren, ilhamından pay veren bir eserle karşılaştın mı? Bizimle de paylaşır mısın?
Son zamanlarda en çok etkilendiğim şeylerden biri Jon Fosse’nin Septoloji’si oldu. Fosse’nin “yavaş yazın” dediği bir fikir etrafında kurguladığı bu yedi kitaplık romanın ilk iki kitabını, Öteki İsim başlığıyla okudum. Dil olarak çok sade ama bir yandan da insanı içine çeken bir akışı var. Aynı isimde iki ressamın hayatlarının birbirine paralel ilerlediği bir yapı üzerinden kimlik, yalnızlık ve inanç gibi meseleleri sakin ama derin bir yerden düşünmeye açıyor. Metnin ritmi de çok etkileyici. Uzun zamandır bir metnin içinde bu kadar uzun süre kalma isteği uyandıran bir romanla karşılaşmamıştım diyebilirim.
Bunu da sormadan bitirmeyelim, çalışma masanda neler bekliyor? Üzerinde çalıştığın, yaklaşmakta olan projeler var mı?
Şu sıralar masamda üçlemenin son oyunu var aslında. Onun etrafında dönüp duruyorum diyebilirim. Bir yandan çürüme fikri üzerine düşünüyorum. Buzdolabı, saklama, bozulma gibi şeyler üzerinden bir dünya kurmaya çalışıyorum. Ama genelde süreç şöyle ilerliyor: Önce bazı imgeler geliyor, sonra onların peşinden gitmeye başlıyorum. O imgeler yavaş yavaş bir metne dönüşüyor. Şimdilik biraz o aşamadayım. Henüz yolun başındayım ama.
Televizyonun Karşısında Özel Mülkiyetin Kökeni Üzerine Düşünürken Uyuyakalmışım, Babamın Sesine Uyandım'ı 11 Mart'ta Alan Kadıköy'de izleyebilirsiniz.