
Gus Van Sant’ın 1977’de Indianapolis’te yaşanan 63 saatlik rehine krizini yeniden yorumladığı, başrollerinde Bill Skarsgård, Dacre Montgomery, Colman Domingo ve Al Pacino’nun yer aldığı filmi Dead Man’s Wire (Kopma Noktası) üzerine bir yazı.
Leffest Lisboa Film Festival’da izleme şansına sahip olduğum, Türkiye’de de geçtiğimiz hafta Kopma Noktası adıyla vizyona giren Dead Man’s Wire, son yılların en çarpıcı gerçek olay uyarlamalarından biri. Gus Van Sant, 1977’de Indianapolis’te yaşanan 63 saatlik rehine krizini neredeyse belgesel sadakatiyle yeniden kurarken, dönemin Amerika’sını şekillendiren sınıf gerilimini, ekonomik öfkeyi ve medyanın olayı bir gösteriye dönüştürme hızını ustalıkla açığa çıkarıyor.
Film, Tony Kiritsis’in mortgage sahibinin oğlu Richard Hall’u sabah ofisinde rehin almasıyla açılıyor. Aslında amacı şirketin sahibi olan M.L. Hall, ancak Al Pacino’nun oynadığı bu karakter toplantı gününü umursamadan tatile gidince, mecburen elde oğlu kalıyor. Namlu, Hall’un başının arkasına sabit; tetiğe bağlı tel Kiritsis’in boynuna dolanmış durumda. Bu düzenek, yani “dead man’s wire”, Kiritsis ölürse rehinenin de öleceği anlamına geliyor. Van Sant’in kamerası bu fiziksel gerilimi bir aksiyon gösterisine çevirmiyor; tam tersine, izleyiciyi olayın “tanığı” konumuna yerleştiriyor.
Van Sant’in en kritik tercihi, dramatik müzik ve hızlı kurgu kullanmamak. Gerilim, hikâye kendi kendine akarken ortaya çıkıyor. Bu tercih, izleyicinin sahici bir tanıklık hissi yaşamasını sağlıyor; filmin gerçek kronolojiye bu kadar sadık olması ise bir zaman makinesi etkisi yaratıyor.
Bill Skarsgård’ın performansı dillere destan, Kiritsis yorumu oldukça gerçek, olduğu gibi; kararı izleyiciye bırakıyor. Kahramanlaştırma ya da şeytanlaştırmadan uzak; öfkeli, tutarsız, çaresiz bir adamın portresini çiziyor. Karşısında Dacre Montgomery’nin canlandırdığı Hall karakteri sessiz bir panik hâlinde sürekli tetikte. Van Sant, karakterleri siyah ve beyaz olarak ayırmak yerine adalet arayışının gri bölgesinde bırakıyor. Olayın karmaşasını, medya etkisini, ekonomik eşitsizliği ve bireysel öfkeyi aynı potada eritiyor. Film Kiritsis’in yargılanışı ve jüri kararıyla bitiyor.
Rehine krizi, 70’ler Amerika’sında ekonomik çöküşün, güvensizliğin ve medya açlığının kesişim noktasına denk düşüyordu. Kiritsis bankalar tarafından köşeye sıkıştırılmış, hukuki yollardan sonuç alamayan, kimsenin duymadığı bir “küçük adam” olduğunu düşünüyor. Film bu iddiayı doğrulamıyor, romantize etmiyor; ancak şu soruyu çok güçlü biçimde ortaya koyuyor: Adalet işlemediğinde iş başa düşer mi?