14 HAZİRAN, PAZARTESİ, 2021

“Öncelikli Arzum Hikâyeler Anlatmaktı”

Ayşe Özlem İnci ile gerçek ile rüyanın iç içe geçtiği, hayatların ve hayatlarımızın izini süren öykülerinden oluşan ilk kitabı Yerin Dibinden Geliyorum üzerine konuştuk. 

“Öncelikli Arzum Hikâyeler Anlatmaktı”

Ayşe Özlem İnci ile ilk kitabı Yerin Dibinden Geliyorum odağında gerçekleştirdiğimiz söyleşide yaşadıklarımızla hissettiklerimiz arasında sürdüğümüz izlerin hayatımızı nasıl şekillendirdiğini okuyacaksınız. Kitap içerisindeki her bir öyküde kendine müsemma süreceğimiz izler üzerinden zihnimize  atılan her bir çentik bizleri yerin dibine doğru çekmekte. Yerin dibinden seslendiğimiz Ayşe Özlem İnci söyleşisi için buyurun lütfen.

Marmara Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği bölümü mezunusunuz. Beden eğitimi öğretmenliği yapmaktasınız. Edebiyat ve beden eğitimi disiplininin yan yana gelmesinin hayatınıza etkisi nedir? Edebiyatın sizi içine çekmeye başladığı zaman dilimini de merak ediyorum aslında. İlk hangi kitaplar karşınıza çıktı? Neler okumaya başlayarak girdiniz edebiyat dünyasının içine?

Okumayı erken öğrenen bir çocuktum. Bu yüzden o dönem gözüm yaşıtlarıma göre sanırım daha kalın ve okunması zor kitaplarda oldu. İlkokul ikinci sınıfta kitaplıkta gözüme kestirdiğim Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü’nü okumuştum. Bu iştahla o dönem ilgimi ne çektiyse okudum diyebilirim. İlkokul üçüncü sınıfta kendimce şarkı sözleri yazıp bunlara melodiler yakıştırarak söylemeye çalıştım. Altıncı sınıfta hentbol oynarken bir üst takımın kadrosuna alınıp deplasmana gitme şansım doğdu. İlk kez böyle bir fırsatla karşı karşıyaydım. Çok gitmek istiyordum ama ailemin izin verip vermeyeceğinden emin değildim. Ben de derhal kendime bir günlük yaratarak, Sevgili Günlük keşke annemler deplasmana gitmeme izin verseler, öyle çok istiyorum ki, diye yazdım. Günlüğü bu dileğimin yazılı olduğu sayfayı açık hâlde annemlerin okuyacakları bir yere bırakarak uyumaya gittim. Sanırım ilk kez yazdıklarımı başkaları da okusun arzum burada belirdi. Yazmaya 2012 yılında başladım. Az önce anlattığım anılardan bu yıla kadar hep bir okur olarak notlar alan biriydim ve edebiyatla ilişkim anlattığım düzeydeydi. Sonra bu notlar daha hacimli metinlere dönüştü. Bazen bir şeyler yaşıyorsunuz, sarsıcı, unutmak istemediğiniz ya da unutmak istediğiniz, belki de daha farklı hâller… Ve tüm bunların hayatınızdaki karşılığı biçim değiştirerek size eşlik edebiliyor. Bendeki karşılığı da hikâyeler anlatma arzusu olarak belirdi. Spor akademisinden mezun olduktan tam sekiz yıl sonra. Muhakkak üzerimde ve yazma tutkumda sporculuğun bir etkisi oluyordur. Mesela bir arkadaşım sormuştu, “Hiç sporla ilgili öykün yok, neden yazmıyorsun?” diye. Bu konuda bir öykü anlatmak yerine söyleşilerde yazma ile ilişkimi açıklarken daha çok spordan örnekler verdiğimi fark ediyorum. Edebiyat ve spor paralelliğini kısmen ve şimdilik böyle açıklayabilirim. 

​​Ayşe Özlem İnci © Alper Korkmaz

Beş öykünüz daha önce çeşitli mecralarda yayımlanmış öyküler olmak üzere toplamda 13 öykü ile ilk kitabınız Yerin Dibinden Geliyorum raflardaki yerini aldı. Daha önce kitaptaki bazı öykülerin yayımlanmalarından bağımsız olarak Yerin Dibinden Geliyorum kitabının oluşmasının sizdeki karşılığını sormak istiyorum.

Öncelikli arzum hikâyeler anlatmaktı. Yazmak benim için başka hislerle karıştırılamayacak türden gerçek ve belirgin bir tutku. Kafamdaki hikâyeyi  anlatırken acele etmek gibi bir durum söz konusu olamaz. Bunun sadece benim için değil, bir alanda derinlikli ve güçlü şekilde eserler üretme niyetindekiler açısından da böyle olduğunu düşünüyor ya da öyle olduğunu umuyorum. Yerin Dibinden Geliyorum’un yolculuğu benim açımdan değişik ilerledi. Yazdıklarımı ciddiyetle artık bir dosya hâline getirmek istediğimde 2019’du. O dönem âdeta bir kampa girdim diyebilirim. Acelem yoktu ama öykü dosyam artık bir yayınevine gönderebileceğim hâldeydi. Yerin Dibinden Geliyorum’da yer alan “İsmim Cecilia”, Notos’ta yayımlanmıştı. Kitabın editörü Emre Bayın bu öyküyü okuyup beğendiğini, ileride bir dosya fikrim varsa haberleşebileceğimizi yazdığında zaten bastığı kitapları ve yayıncılıkta durduğu yeri sevdiğim İletişim Yayınları’na dosyamı gönderdim. Elbette bir yayın kurulundan geçtikten sonra dosyamı basacaklarını söylediler. Bu haber gelene dek kendimi bir miktar huzursuz etmedim değil. Bu konuyla ilgili şunlar da var… Bahsettiğim durum, yayıncılık dünyasındakilere ve dosyasını bir kitap hâline getirmek isteyenlere çok alışıldık gelmeyebilir. Editöre ve kitabı basılan yazara haksızlık etme eğiliminde bulunmayı tercih edenler de olduğundan bahsedebilirim. Oysa bu duruma şöyle de bakılabilir. Bir yazar adayının günceli takip eden, yeniliklere açık, “tek bir edebiyat”ın olmadığını düşünen editörlere denk gelmesinin de mümkün olabileceğini görmek kimseyi rahatsız etmemeli, aksine coşkulandırmalı. 

“Zenaki rüyasındaki çocuğu bulduğunu anladı. Bu kez rüyasında gördüğü kişiye kavuşmuştu.” Zenaki’nin rüyasında gördüğü çocuk Zirev’di. Kitabın ilk öyküsünün adı öyküde adı geçen Zenaki’nin adı. Zenaki bir kahin. Fakat ben Zenaki’yi değil de Zirev’i konuşmak istiyorum sizinle. Zirev, bir kahinin rüyasına giren, O’na herkes dışında inanan, güvenen, savunan bir çocuk. Neden içinde çocuk olan bir öyküyle Zirev ile başlamak istediniz? Zenaki ve Zirev’in birbirlerine o köyün hikâyesini anlatıyor olmalarındaki güzellik ve bu güzelliğe karşılık köylünün Zenaki’ye yaptıkları… Bizlerin çocuklara merhamet edeceğimiz yere Zirev’in bize -Zenaki aracılığıyla- merhamet ediyor oluşu…?(!)

Geçmişi kötü yaşanmışlıklarla dolup taşan, sonrasında refaha erişen fakat tüm bunların bedeli olarak da önyargılarla kuşatılmış bir toplumdaki yetişkinlere kıyasla merak duygusu daha yüksek, ezbere yaşamanın konforlu olduğuna henüz kendini inandırmak zorunda kalmamış bir karakter bu öyküde çok daha güçlü duracaktı. Zenaki’nin yanında Zirev gibi bir çocuk karakter olmasının öncelikli sebebi buydu. 

“İstediğim gibi fark edilmek benim için önemliydi.” “İsmim Cecilia” öyküsüyle devam edeceğim Sürekli ismini tekrar eden ve ona ismiyle hitap etmemizi ısrarla isteyen, ona ismiyle hitap edilmediğinde karşısındakini de yok sayan ya da dinlemeyen Cecilia ile tanışıyoruz. Bu ilk etapta bir kimlik oluşturma meselesi gibi gözükebiliyor; fakat Cecilia ismiyle, cismiyle, bedeniyle, olduğu gibi kabul edilmek adına hayatın içindeki yolculuğuna başlamış bir karakter. Aynı Sezer Hilkan gibi, ne dersiniz? “Kendinden fazla emin olan insanlardan hayatım boyunca hep uzakta yaşamaya çalıştım ve kendilerini isimleriyle anmamaya özen gösterdim.” Cecilia’yı tanısaydı nasıl bir hayatı olurdu Sezer Hilkan’ın? 

Cecilia ile Sezer Hilkan’ın tanışması ilginç olabilir miydi... İsimler konusundan bakıldığında aslında Cecilia’nın dünyaya geldiğimiz andan itibaren sahip olmak zorunda bırakıldığımız soy isimlerin hayatımızdaki etkisiyle, gen ilişkisinden ötürü damgalanan toplumsal etiketlerle bir derdi var. Sezer Hilkan’ın da kendi çıkarlarını daha fazla önemseyen insanlarla yakın ilişki kurmadığı gibi isimleriyle bile onları anmayı, hatırlamayı tercih etmemesi söz konusu. İstemedikleri kişilerle aynı hayatı paylaşmak zorunda kalsalar, bazı durumları yaşamaya maruz bırakılsalar bile bulundukları alanda kendi istedikleri şekilde var olmaya çalışmaları, hatta bence başarmaları bu iki karakterin birbirleriyle sıkı fıkı bir ilişki kurabileceklerini doğrudan garanti etmese de tanıştıklarında ya da birbirilerini anımsadıklarında rahatsızlık duymayacaklarını düşündürüyor.

“Zelal”. Bu öykü bizi “Zeynep Teyze ile Yılan” öyküsüne götürüyor: “Belki uzun yıllar öğretmenlik yaptığım, belki de küçükken okuyup unutamadığım bir öyküdeki çocuk karakterin başına okuldaki bayrak direğinin düşmesinden ötürü gidip bu kalenin sağlam olup olmadığını yokladım.” Zelal olabilir mi “Zeynep Teyze ile Yılan” öyküsündeki öğretmen? Belki. Olabilir. Aynı zamanda bu hikâyeleri bozan, akmasını zorlaştıran, sekteye uğratan bir şeyler var sanki yılan metaforu üzerinden. Ya da belki de hastane yatağında yatan hasta annenin ve refakatçi koltuğunun ağırlığını hafifletmek adına o gece hastanede kalan kızın zihninde hikâyeler dönüyor sürekli. Sokan, hastalanan belki ve hayatımızın akmasını zorlaştıran ama ölümcül olmayan hikâyeler… Ne dersiniz?

Bir okur olarak kurgusunda oyunlar fark ettiğim metinler beni keyiflendiriyor. “Zeynep Teyze ile Yılan”ın, “Zelal”e göz kırptığından bahsedilebilir. Sizin de vurguladığınız gibi “Zeynep Teyze ile Yılan”ın kurgusunda da başka hikâyeler var. Kurgudaki bu kımıl kımıllığı hem bir metafor hem bir canlı olarak yılan ile aktarmak, anlatmak istediğim hikâye için önemliydi. Yılanın farklı inanışlarda ve kültürlerde hem ölümcül hem de şifalandırıcı yanından bahsedilir. Bu yanıyla da “Zeynep Teyze ile Yılan”ın böylesi bir hikâye olması muradımdı.

“Kimin Duası?” öyküsünün başlangıcındaki olaylar sebebiyle aslında kadına şiddetten ziyade şiddetin kendisini konuşmak istedim sizinle ama öykü başka bir yere doğru gitti okudukça. “çıkıpizleyipiçerigirdi” öyküde geçen, yaşanılan durumun (şiddetin) bitişik ifade ediliş şekli bu sefer şiddeti konuşmaktan ziyade şiddetin olağanlaşması, hatta olağan bir durum akışları içerisinde –artık– yaşanıyor olmasını çarpıcı bir açıdan gösteriyor. Sonra ilişkiler ve ilişkilerden mütevelli yapılacak dualar, dini ritüeller, inançlar, yakılacak mumlar ve “Geçen bir kitapta okudum, tek günah, kişinin kendi yaptığını kavrayamamasıdır, yazıyordu, dedi” cümlesi insanların şiddetten, aldatmaya, beklentiden, hayal kırıklığına tüm yapıp etmelerini sanki başkası yapıyormuş gibi, kavrayamama hâli. Şiddet üstüne şiddet (her tür şiddeti kast ediyorum) dua üstüne dua... Kişi kendi yaptığı şeyi, her bir anıyla kendi yarattığı durumu neden kavrayamıyor, neyi kavramak da güçlük çekiyor ve aslında kim veya ne için dua ediyoruz?

“İstemediğin bir geleceğin gerçekleşmesi için edilen dualar insanın kulağında bir kir gibi durur. Bu kiri bazen en yakınların bırakır oraya.” Bu öykünün ilk versiyonun ismi “Kir”di ve böyle bir söz vardı o hâlinde. Peki ya bu ‘yakınlar’, sevdiklerini ve düşündüklerini iddia ettikleri kişilerin gelecekleri için dualar eder, dilekler dilerken tüm bu dillerinde olanların ne kadar farkındalar, bunlar sadece bir tekerleme midir, sorularıyla “Kimin Duası?”nda sanırım kendimi dürterken okur da buralarda gezinsin istedim. Soruda alıntıladığınız Cesare Pavese cümlesi de bu öyküde iyi ki bana eşlik etti, diyorum. 

“Kasetçalar”, bu öyküyü bitirdiğimde tek başına uzun bir hikâye (novella) olabilirdi diye düşündüm. “Bilinçaltından köprü altı gibi bahsetmek hoş gelmiyor değil.” Hakikaten de bilinç bilinç diye dilimize pelesenk olan özelliğimiz köprü altımız. Bu köprü altından her gün yüzlerce olay ve kişi gelip geçmekte. Fark edelim veya etmeyelim her gün bilincimize yüzlerce kayıt düşmekte. Aziz karakterini konuşmak isterim sizinle ve kayıt tuttuğu kasetçalarını, kasetlerini. Aziz kim? Bilincimizin adı Aziz olabilir mi? “Ve sadece bilinçaltı fakir, kendi gururlu birine rüyamı ödünç verebilirim.” Aziz’in kasetçalarları (bilinci) üzerinden tırnak içinde Seza’nın düşüncelerine, bilincine gidiyoruz. Ayakları yere sağlam basması gereken bir kadın Seza. Seza kim? Bir yüzü bittiğinde çevirip diğer yüzünü dinlemeye başladığımız kasetlerimiz (zihinlerimiz) “Kasetçalar” öyküsü özelinde üzerinde durulması gereken önemli bir yapı niteliğinde.

Okurun deneyimine ve yaratıcılığına bırakarak, “kim, kimdir?” ya da sizin okuduğunuz yerden, “Bu kimin bilincidir?” gibi sorularla bir metnin sınırlandırılmamasını ya da verilecek cevapları açık etmemeyi özellikle tercih ettiğim bir öykü “Kasetçalar”. Öykünün içindeki şifrelerle bulunmasını arzuladığım, içinde oyun oynadığım bir metin benim için.

“Billie ile Edith”. Aslında bu öykü üzerinden şunu konuşmak isterim. Öyküler boyunca çeşitli şekillerde bize eşlik eden müziklerden. “İsmim Cecilia”dan, “Bolero”ya, “Kasetçalar”dan, “Billie ve Edith”e ve diğer öykülerde de bir şekilde seslerden, çeşitli nesne seslerinden, rüzgar sesine, doğanın içindeki diğer seslere kadar müziğin ve seslerin öykülerdeki varlığından, dinamiğinden, sizin için anlamından söz etmek isterim. Çünkü gerçekten neredeyse bir karakter gibi varlar. Ne dersiniz?

Böyle karşılık bulması hoşuma gider. Yazarken muhakkak sessizlik olması gerekir, diye bir şartım yok kendime dair. Müziğin hayatımda çok güçlü ve geniş bir yeri var. Bazen yazarken, bazen yazmadan evvel müzik dinlerim. Çalıştığım metin neyse ona göre değişir. Mesela “İsmim Cecilia”yı yazarken Sposa son disprezzata’yı Cecilia Bartoli’den saatlerce dinledim. Aynı şekilde “Zenaki”de Gomidas’ın Der Voğormia’sını; “Billie ve Edith”te Strange Fruit ve NonJe Ne Regrette Rien’i; “Bolero”da Ravel’in Bolerosu’nu da öyle. Bu müziklerin ritimleri ve melodisi, icra edildikleri hâlleri yazarken benim için destekleyici bir atmosfer yarattı diyebilirim.

​Ayşe Özlem İnci © Alper Korkmaz

Kitabın başına dönüp, Jorge Luıs Borges'in “Yolları Çatallanan Bahçe” hikâyesinden yaptığınız alıntıya istinaden; öykü karakterlerinden, yaşanan durumlara ve olaylara, her muhtemel olay için ayrı ayrı ama aynı anda oluşan çatallanmalardan bahsetmek istiyorum. Öykülerin kurguları da bu çatallanmaya dahil aslında. “Sezer Hilkan’ın Not Defteri”, “Rüstem Yuvana Dön”, “Zeynep Teyze ve Yılan”, “Kasetçalar”, “Ya Deli Ya Kanser”. Öyküleri tek düze olmaktan çıkaran, katman katman açan ve kurguya da büyük katkı sağlayan, zamanda sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanan bu hikâye akışlarının nitelikli öyküler okumamıza katkı sağladığı aşikar. Ne dersiniz? 

Bu soruya aslında “Zeynep Teyze ile Yılan” ve “Zelal” bağlantısında cevap vermiştim. Öykülerin çatallanması da başka bir soruda söylediğim gibi şifrelerinin bulunmasını arzuladığım bir oyun sayılabilir. 

Kitabın ilk öyküsü “Zenaki” ile görülmeye başlanan haberci rüyalar, birbirinin içine geçmiş bilinçler, çatallanan düşünceler, zihnimiz, hayallerimiz… Öyküler boyunca bize güçlü bir şekilde eşlik ediyorlar. Başucu kitaplarınız hangileri? Yani sizi yaşadığınız bu evrende böylesine ruh hâlleriyle hemhâl eden, çok sevdiğiniz, etkisinde kaldığınız, dönüp arada okuduğunuz kitaplar, sevdiğiniz takip ettiğiniz yazarlar kimler?

Aslında bu zamana dek okuduğum, izlediğim, dinlediğim, muhabbet ettiğim, hissettiğim herkes ve her şey bana eşlik ediyorlar dersem yüzeysel kalacağını sanmam. Çünkü yarattıklarımda ve yol almamda tüm bu bahsettiklerimin etkisi var. Yine de örnek vermek gerekirse Miguel Unamuno’nun Sis’i, Roald Dahl’ın yetişkinler için yazdığı tüm öyküler, Raymond Carver öyküleri, Marguerite Yourcenar’dan Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı, Marguerite Duras,  elbette Julio Cortázar metinleri ilk aklıma gelenler... 

Uzun süren bir pandemi dönemi mevzu bahis ve bundan sonrası için hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı düşüncesi hakim. Başımıza neden böyle bir şey geldi, hastalık üzerinden gelip tüm dünyayı vurdu diye sormayacağım. Nasıl bir gelecek bekliyor bizi? Edebiyat penceresinden bakarsak nasıl hikâyeler, öyküler okumaya başlarız bundan sonra? Mesela “Zenjey” öykünüz var, yapay zeka ile ilgili. Bu öykünüzü konuşmadık ama 2022’de yazsaydınız bu öykünüzü, tüm bu yoğun pandemi döneminden sonraki zamanda, nasıl yazardınız? Nasıl hikâyeler bekliyor bundan sonrası için bizleri?

Bilindiği üzere yazmak, tek başına gerçekleştirilen bir eylem. Veba salgını gibi kriz zamanlarının karşılığı kişiden kişiye göre elbette farklılık gösterebilir. Yaratıcılar böyle zamanların kendisindeki karşılığını belki o dönem belki de üzerinden zaman geçtikten sonra aktarmayı tercih edebilir. Salgın hikâyeleri başlığında seçkiler herhalde akıllara ilk gelecek çalışmalardır. Bu şaşırtıcı olmaz. “Zenjey”i  2020’de yazdım. 2022’de de yazsaydım sanırım hemen hemen böyle anlatırdım. Bu öykü özelinde pandemi etkisinden söz edebileceğimi düşünmüyorum. Bundan sonrasını ben de merak ediyorum. Şimdilik dijital mecra için bitirdiğim bir dizi projem var. Bakalım...

Başlıkta kullanılan eser Cristina Coral'a aittir.

0
3065
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage