08 MAYIS, PAZARTESİ, 2017

Merhamet, Bazılarına Tanınan Bir Ayrıcalık

İTEF - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali kapsamında Türkiye'deki okurlarıyla buluşacak olan Ayelet Gundar-Goshen ile Aslanları Uyandırmak kitabı üzerine söyleşi gerçekleştirdik.

Merhamet, Bazılarına Tanınan Bir Ayrıcalık

Bana ilk olarak Aslanları Uyandırmak hakkında ne düşündüğümü sorsalardı, mülteciler ile entegrasyon sürecini, hatta daha doğrusu entegre olamama sürecini hem güncel hem de çok yönlü olarak ele aldığını söylerdim. Sizin de, romanın yazarı olarak, bu konudaki düşüncenizi merak ediyorum. Siz nasıl tarif ederdiniz, neden bu kitabı yazdınız?

Ana düşüncesi gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Yeni romanımın kahramanıyla Himalayalar’ın ortasında tanıştım. Mavi gözlü, İsrailli, sırt çantalı bir gezgindi. Misafirhanenin önünde oturuyor, her gece gökyüzünde uzaklara dalıp duruyordu. Diğer arkadaşlarıyla konuşmuyordu, herhangi bir şey yemiyor ve içmiyordu. Onun hiç uyumadığını anlamam için de iki gün geçmesi gerekti. İşte o zaman yanına gittim ve iyi olup olmadığını sordum. Bana birkaç gün önce motoruyla evsiz bir Hintli adama çarptığını ve kaçtığını anlattı. Buradaki mesele şuydu, kötü bir adama benzemiyordu. Daha çok bir çocuk gibiydi.  Sırtında gitarı, çekingen bir ifadeye sahip, birkaç ay içinde üniversiteye başlayacaktı. Ve asla onunki gibi bir şey yapmayacağımdan emin olmak istememe rağmen, artık bundan emin de olamıyordum. Hindistan’daki hapishane koşulları tatsız ve nahoş olabilirdi. Bir adam hapishanede hayatını kaybedebilir ve bu kaza olur, uluslararası bir suç olmazdı.  Ben olsam yerel polisi mi arardım, yoksa benim de içimde panik olacak ve sadece sonuçları düşünüp kaçacak bir yan var mıydı? Hatta bu genç turist (ya da benim) için böyle yapmak o adam bir evsiz olduğu için daha mı kolaydı?

Ta ki onu yazmak için oturana kadar bu olay beni 10 yıl boyunca büyülenmişim gibi etkisi altına aldı. Bu insana öldürdüğü adamın dul eşi tarafından şantaj yapıldığını kavrayınca işte o zaman başlayabildim. Hindistan’da yaşadığım ve benim için son derece anlam yüklü bu deneyimi, karayoluyla görünüşte Batılı en yakın devlete, İsrail’e, göç eden Afrikalı mültecilerin hikâyesine dönüştürmeye karar verdim. 

İç içe geçmiş olay örgüsü aile, evlilik ve çocuklarla da ilgili, bir yandan da kimliksizlik üzerinde durduğunuzu görüyorum. Bu kimliksizliği açmak gerekirse, sadece mültecilerin değil, kendini yerel olarak addeden ve görece daha medeni yaşadığı kabul edilen kitlenin de kimliksizliğine dikkat çekiyorsunuz. Farklı derecelerdeki kimliksizlerde buluşmalarının anlamı nedir sizin için?

Aslanları Uyandırmak’ın başlangıcındaki olay bir araba kazasından fazlası. Bu aslında medeniyetlerin de bir çarpışması, birinci ve üçüncü dünyanın buluşması. Bir tarafta Afrikalı bir mülteci var: O “öteki” ya da “onlar”. İsrail toplumunun en alt kesiminde. Diğer tarafında İsralli bir doktor var: Zengin, beyaz, varoluşu tam olarak diğerine zıt yerde konumlu ve o “biz”i temsil ediyor.

Ana karakterlerin her biri kendi kurtuluşları için mücadele verirken, hikâye çarpışmasını “sahip olanlar” ve “olmayanlar” arasında sürdürüyor: Tıka basa doymuş, elitist ve güçlü İsrail ve varoluşları devlet tarafından dahi kabul görmeyenler arasında.

Yüz yüze gelebilmek için önce bakmak ve bakışmak gerekir. Bunun yolu birbirine karşılıklı bakışabilmek ise eğer, günümüz toplumunda birbirimizi görmüyoruz. Hatta bu, en yakınımızdaki ile daha da ötesi kendi kendimizle başlıyor. Sirkit’in hikâyesini okurken ise, sayenizde o olabiliyoruz, yeri geldiğinde ona hak veriyor yeri geldiğinde onun yüzünü okşamak istiyoruz. Bu derece hem karakteri, hem de olay akışını yaşatabilmenizin sırrını merak ediyorum. Eğer isterseniz içsel olan süreçleri de dâhil ederek, toplum içinde yaşadığınız deneyimlerin bu kitabı yazmanızdaki etkisini paylaşır mısınız bizimle? Sizde bunu harekete geçiren bir iz olmalı.

Mülteciye çarptıktan sonra, Eitan olay yerinden firar eder ve güvenli hayatına dönmeye çalışır. Ama mültecinin eşi onu bulur ve şantaj yapar. Kadın tarafından şoka uğratılmıştır; çünkü etrafındaki mültecilere bakarak daha önce hiç canını sıkmamıştır. Onlar İsrail toplumunun görünmez insanlarıdır. Aynı zamanda kadının da kafası adam yüzünden karışır. İlk defa beyaz bir adamın üzerinde gücü ve ona gözlerini kaçırmadan bakabilme olanağı vardır.

Bir mülteci olarak Sirkit, bizim yaptığımız her şeye şahit olan ama bizim onların mevcudiyetine ehemmiyet vermediğimiz insanlardan biri. Kaç kez ben bir restoranda oturup öpüşüyorken, tartışıyorken ya da mahrem konuşmalar yapıyorken, kaçak göçmenlerin masamı temizlediğini ve tamamıyla görmezden gelindiklerini merak ediyorum. İşte bu görmezden gelinenlerin bu dengeyi değiştirecek bir şey fark ettiklerinde ne olacağını sorgulamayı istedim.

Bir mülteci kadın olan Sirkit’i yazdığımda, soykırımdan sağ olarak kurtulmuş birinden duyduğum şu sözü hatırladım: “En iyilerimiz ölüm kamplarında öldü. Hayatta kalmak istiyorsan anasının gözü olman lazım.” Genellikle mültecileri aziz ya da azize olarak düşünürüz, oysa birisi hayatta kalmak istiyorsa sonuna kadar bunu böyle sürdüremez. Sirkit, hayatta kalmak istiyordu. Daha da fazlası - insani şartlarda yaşamak - o Eitan’ın sahip olduğu hayatı istiyor. Buna hakkı olduğunu hissediyor. Ve Eitan onun merhametinin kurumuş olduğunu gördüğüne şaşırdığında, aslında merhametin sadece bazılarına tanımlanmış bir ayrıcalıktan ibaret olduğunu unutuyor.

En başta bütün hikâyeyi yalnız doktorun cephesinden oluşturmuştum. Editörüm,  benden oldukça farklı olan bir mültecinin, bir kadının bakış açısından yazmayı denememin beni aşacağını söylemişti. Ama ilk taslağı okuduğumda, onun sesinin eksikliğini hissettim. Onun romanda susturulmuş olmasına ve dışarıdaki beyaz doktorun perspektifinden görünür olmasına razı gelemedim. Bu kadının hayatı çarpıp kaçma olayının tek şahidi haline geldiğinde değişir. Geleneksel kadın rolü - izle ve sessiz ol- şimdi ironik olarak yetki sahibi olmuştur. Çünkü kazayı izlerken gördükleri onu beyaz doktor karşısında güçlü kılmıştır.  Roller değişir. Benim için özellikle onun bir azize gibi, Afrikalı azize bir mülteci gibi, betimlenmemesi önemliydi. Onun gerçek bir insan olmasını istedim, rüyaları ve arzuları ve güç istenci olan. Kusurları olmadan tasvir edilmesi onu insan olmaktan çıkaracaktı, tıpkı onu kesin olarak canavarlaştırmanın çıkaracağı gibi. Bir “mülteci”, “orta sınıf bir adam”ın olduğundan daha fazla aziz ya da azize değildir. Bunların ikisi de etiketlerdir ve bu etiketlerin arkasında gerçek insanlar vardır: Seven, aldatan, nefret eden ve güvenen. 

Bana kalırsa, Sirkit ile Doktor’un birbiriyle yolunun kesişmesini ve birbirlerine bakmalarını sağlayan ölüm ve peşinden gelen arzunun çekim gücü oldu. Bu arzunun katmanları her ikisinin iç çelişkileriyle de bağlantı içinde. Sizce, aslında dümdüz karşımızda olan ancak bakmaktan imtina ettiklerimize yakınlaşmamızda ölüm ve cinsel arzunun rolü nedir?

Katılıyorum – ölüm hayatın değerinin farkına varmamızı sağlıyor ve erotiği güçlendiriyor. Yaşam ve ölüm romanda birbirine derinden bağlı, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. 

Elbette içinde olduğumuz her gün bizi kıyının diğer tarafına birdenbire taşıyacak seçimler yapmıyoruz. Sizin de ele aldığınız gibi kavşaklar olduğu kadar, kılcal damarlar içinde ilerleyen küçük seçimlerimiz de var. Öte yandan hikâyenizde insanı seçim yapmaya mecbur bırakıcı gelişmeler, itiraf etmeliyim ki pek çok durumda ters köşe de yaparak, kahramanların karar ağaçlarını kalın çizgilerle belirliyor. Sizce günlük hayatımızda farklı davranmak için illa zorlayıcı bir dış ya da iç etkene mi bağımlıyız?

Eitan kendisinin “iyi bir adam” olduğunu düşünüyor. O bir doktor, hayatlar kurtarıyor, liberal partiye oy veriyor. Birçoğumuz gibi kendisinin nasıl bir kişi olduğu ile alakalı katı bir görüşü var – kendisi iyi bir adam. Ama zor bir karar anıyla karşılaşana kadar hiçbirimiz tam olarak kim olduğumuzu gerçekten bilemeyiz. Eğer arkadaşlarıyla yediği bir yemekte Eitan’a “birine çarpabileceğini ve onu yolda olduğu gibi bırakabileceğini” düşünür müydün diye sorulsaydı, kuvvetle muhtemel “hayır” diyecekti. Ama o bunu yaptığında - uzun bir hastane vardiyası sonrasında isimsiz bir mülteciye çarptığında - bir karar vermekle yüz yüze gelir ve o seçimi yapar. Bir bakımdan, kendisinin “İsrailli iyi bir adam” olduğuna dair güveni bir nevi Hubris’tir ve bu kibri yüzünden cezalandırılır.

Haberleri okurken olanlara belirli bir mesafeden bakarız. Gazetelerde “çarpıp kaçma” ile ilgili bir şeyler okuduğumda, kendime “Ben de aynısını yapabilir miyim?” diye sormak yerine otomatik olarak bunu yapan insanı yargılamaya yönelirim. Ama böyle bir hikâyeyi haberlerden sıyırıp onu bir edebi eser olarak yazmaya çalıştığında, bu alelacele yargılama yapmaktan çıkıyor artık. Kahraman ile empati yapıyoruz ve dolayısıyla başkalarını yargılamak yerine, kendi yaptıklarımızı merak etmeye başlıyoruz.

Okuyanların bu kitabı şu soruyla bitirmelerini istedim: Eğer bu sizin başınıza gelmiş olsaydı – bir gece yolda arabanızla ailenize doğru giderken isimsiz bir mülteciye çarpmış olsaydınız ve sizden başka kimse bilmeyecek olsaydı- kaçmayacağınızdan tam olarak emin misiniz?

Günümüz popüler psikanalizi ve psikolojisi bireye fazla odaklandığı ve onu daha fazla izole ettiği yönünde eleştiriler de almakta. Bu eleştiriden hareketle bireysel terapinin bir taraftan sizin “toz” olarak da tanımladığınızı düşündüğüm alışkanlığı da pekiştirdiğini söyleyebilirim. Sizce psikanalizin günümüzde eleştirilen bu yönü nasıl geliştirilebilir?

Bu, çok önemli bir nokta – hatta çoğu zaman psikoloji kendini diğer herkese tercih etmenin bir aracı olarak yanlış şekilde kullanılıyor, kişinin kendine odaklanıyor ve dışarıdaki dünyayı hesaba katmıyor. İnanıyorum ki, bütün gün sadece kanepenin üzerinde oturup ahlaki çıkarımları dışarıda bırakarak kendimiz hakkında konuşamayız. Kendimize şunu sormalıyız – İnsan olmak ne anlama gelir? Kendi içimizde hangi manevi değerleri taşıyoruz?

İyilik ve kötülük arasındaki gri alanın dışardan bakıldığında ne kadar da sorgulanabilir olduğunu okuyorum satırlarınızda. Umut ediyor ve inanıyorum ki, çoğunlukla alışkanlığa ve zorunluluklara da gömülü olsa, iyi enerji olarak tanımlayabileceğimiz şey yaşamın bir yansıması olarak daha baskın olabilir. Kitabınızın kahramanlarının da dâhil olduğu bizim dünyamız açısından soruyorum, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, umut etmeli miyim?

Yazmak içinde umut etme eylemini de barındırır – romanları kaleme alıyoruz çünkü hala insanların önemli olan hakkında okumak ve konuşmak istediğine inanıyoruz. Yani evet, bence umut etmeye devam etmelisin.

Sirkit ve Eitan’ın hikâyesini okuyanları hayatın içinde dâhil olamadıkları anların içine davet ediyorsunuz. Bu yönüyle okuyanlara nasıl bir faydası olacağını düşünüyorsunuz? Sizin anlattıklarınız ve değindiklerinizin tamamını düşünürsek, hepsini kapsayan bütünleştirici bir anlam ne olabilirdi?

Eitan bir polis dedektifi olan Liat ile evli ve aynı zamanda o küçük yaştaki iki oğlunun annesi. Polis dedektifi olduğu için Liat dünyanın ne kadar çivisinin çıkmış olduğunu biliyor. Ve bu berbat dünya ile onun başa çıkma yolu ise çok düzgün ve temiz olmak. Sürekli bir şeyleri organize ediyor ve temizliyor ki dışarıdaki kaosu, ve elbette içindeki kaosu, duymasın. Kendi büyükannemi hatırlıyorum, ne zaman büyük bir kaybın acısını yaşasa, bununla bütün evi temizleyerek başa çıkardı. Sanki evimizdeki objeler düşüncelerimizin bir objesi ve onları düzene sokmakla bütün dünya da doğru yerini buluyor.

Aynı evin içinde yaşayan insanların birbirlerine birer yabancı haline gelmesinin bu kadar kolay olmasına her zaman şaşırmışımdır. Liat evinin sırlara sahip olmasını istemez, her şeyini bilmek ister. Bu yalnız polis olarak yaptığı işten değil, kendi çocukluğu ile de ilgilidir, annesini terk ettikten sonra babasının arkasında bıraktığı darmadağınıklığı görmesiyle. En mahrem olan yerlerde saklı yabancılık benim ilgimi çekti – vücudunun her santimini gözleriniz kapalı olsa dahi tanıdığınız ama hala neyle ilgili rüya gördüğünü bilmediğiniz biriyle yatağınızı paylaşabileceğiniz fikri.

Mülteci dendiğinde aklımıza onların yüzleri yerine bir insan topluluğu gelmesini de konu etmiş ve eleştirmişsiniz. Sizce bunun önüne nasıl geçebiliriz, bir yolu var mı?

Haberler ayrı ayrı yüzleri olan insanlar hakkında bize bir şey söylemez. Sadece kafa sayısı ve istatistiklerdir. Ne zaman sığınmacıların sadece %1’inin kabul edildiği hakkında bir bilgi görsem, kendimi bu sayıyı insanların yüzlerine dönüştürmeye zorlarım. Bu zordur, çünkü medya daha fazla rakam ve daha az yüz göstermenin tarafındadır. Farz ediyorum ki, Müslümanların A.B.D.’ye girişlerine engel getirmek için son dönemde sinyalini verdiği düzenlemelerde Başkan Trump, insanların yüzlerini değil, sayıları ve etiketleri gördü. Oysa bir anlığına dahi olsa zihinde bilinçli bir canlandırma kimseye zarar vermez. Bu sayıların arkasındaki insanları hayalimizde canlandırmayı hiç hatırlıyor muyuz? (Yasal emirlerin, etiketlerin ve kahve tepsilerinin arkasındakileri).

Psikoloji üzerine eğitim aldığımda, empatinin gelişmesi yoluna sayısız saatler adadık. Beş yaşındaki çocuklar, başkalarının gözünden dünyanın nasıl gözüktüğünü tahayyül edebilecek düzeyde karmaşık bilişsel yetenekleri geliştirmiş olur. Eğer bu beş yaşındayken olan şeyse – elli yaşındayken ne olur? Oysa insanın beyni engeller inşa etmek için eğitilebildiği gibi, aynı zamanda bu engelleri ortadan kaldırmak için de eğitilebilir. Bu görünmez duvarları indirmeyi başardığımızda benlik bilinci ile başlayan o şey, tıpkı A.B.D.’deki Müslüman karşıtı tavra karşı ilham verici protestolar gibi, eyleme geçebilir. 

0
3313
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage