08 TEMMUZ, ÇARŞAMBA, 2026

“Kalabalık Şehirlerde Birlikte Ama Yalnız Yaşıyoruz”

Psikiyatrist Yoon Hong Gyun ile Öz Saygı Dersleri kitabı bağlamında seçenek bolluğunun yarattığı karar felçlerinden modern insanın yalnızlık döngüsüne, sanal bir oyun alanına benzettiği dijital mecraların öz saygı duygumuza etkilerinden modern insanın açmazlarına kadar bir dolu konuyu Mehmet Çapkan konuştu.

“Kalabalık Şehirlerde Birlikte Ama Yalnız Yaşıyoruz”

Güney Koreli psikiyatrist Yoon Hong Gyun, uluslararası çok satan kitabı (1 milyonun üzerinde) Öz Saygı Dersleri geçtiğimiz aylarda Timaş Yayınları tarafından Eylül İdemen Doğramacı’nın çevirisiyle Türk okurlarıyla da buluşturuldu. Gyun’un kendine karşı daha adil olmayı öğrenmek isteyenler için hazırladığı bu kitap dünyada olduğu gibi yayımlandığı günden bu yana Türkçede de üst üste baskılar yaptı.

Dr. Yoon, kliniğinize gelen binlerce hastanın ortak paydasının “öz saygı eksikliği” olduğunu fark ettiğinizi söylüyorsunuz. Ancak piyasada zaten binlerce “kendini sev” kitabı varken, sizi bu kitabı yazmaya iten o asıl “eksiklik” neydi? Mevcut psikoloji literatüründe neyi eksik gördünüz de bu boşluğu doldurmak istediniz?

Öz saygı üzerine yazılmış mevcut kitapları incelerken iki önemli eksiklik fark ettim. İlki, “somut ve uygulanabilir yöntemlerin” eksikliğiydi. “Kendini sev” mesajı elbette çok değerli, ancak öz saygısı düşük olan insanlar çoğu zaman sevilmiş olma deneyimine sahip değildir. Bu nedenle kendilerine sevgiyi nasıl vereceklerini somut olarak bilmezler. Bu bana, yüzme bilmeyen birine “Hadi suya gir, yüz; sağlığına iyi gelir.” demek gibi geliyordu. Bu yüzden sadece bir mesaj vermekle yetinmedim; her bölümün sonuna, okuyucunun hemen uygulayabileceği küçük ve somut adımlar ekledim. Amacım, onların küçük başarılar üzerinden bir temel inşa etmelerine yardımcı olmaktı.

İkinci eksiklik ise “yazarın samimi hikâyesinin” yokluğuydu. Mevcut kitapların birçoğu, sanki hiç öz saygı sorunu yaşamamış uzmanlar tarafından yazılmış gibiydi. Bu da onların, öz saygı eksikliği yaşayan okurların duygularını gerçekten anlamasını ve bu duyguların içine girmesini zorlaştırıyordu. Ben de bir zamanlar düşük öz saygıya sahip biriydim, ancak psikiyatrinin ve çevremdeki insanların desteğiyle iyileşme sürecine girdim.

​Bu nedenle, bir zamanlar çekingen ve yalnız bir çocuk olan kendimin gelişim hikâyesini metnin içine işledim. Okura şu umudu vermek istedim: “Sen de iyileşebilirsin.”

Kitabınızda öz saygının sosyal medyadan, ekonomik rekabete kadar dışsal faktörlerle nasıl kuşatıldığını anlatıyorsunuz. Sizce 21. yüzyılda "öz saygı" bir kişisel tercih mi, yoksa sistemin bizi sürekli "yetersiz" hissettirdiği bir dünyada politik bir direniş biçimi mi?

Öz saygı İngilizcede “self-esteem” olarak ifade edilir ve buradaki “esteem” kelimesi kişinin kendini değerlendirmesini ima eder. Kendini değerlendirmek için ise, henüz özgür bir seçim yapmadan önce bile kendini başkalarıyla kıyaslamak kaçınılmaz hâle gelir. Bu nedenle öz saygı, hiçbir zaman tamamen toplumsal etkilerden bağımsız olamaz. Toplumsal hayatta sürekli bizden daha iyi görünen insanlarla karşılaşırız. İnsan beyninde, olumsuz duyguları işleyen gelişmiş bir amigdala vardır ve bu sayede kaygıyı daha güçlü hatırlarız.


Başkalarından aşağı hissetmek, işlerimizin yolunda gitmemesi ya da başkaları yüzünden güvende hissetmemek gibi olumsuz düşünceler zihnimizde kalıcı olur. Bu hem bir hayatta kalma içgüdüsüdür hem de sürekli “yetersiz” hissettiren toplumsal yapıların bir sonucudur. Sorun şu ki toplumun bu duruma kökten bir çözüm sunması pratikte çok zordur.

Sonuçta toplum insanlardan oluşur ve herkes kendi öz saygı krizleriyle meşguldür. Bu yüzden gerçekçi bir yaklaşım gerekir.

Toplumun değişmesini beklemek yerine, öncelik kişinin kendi öz saygısını savunması olmalıdır.

Kore’de bu durumu “Gak-ja-do-saeng” olarak adlandırırız; bu, insanların kendi yollarını bulmak zorunda olduğu dönemleri ifade eder. Bu sorunlar toplumsal değişimlerden doğsa da çözüm öncelikle bireysel düzeyde aranmalıdır.

Aynı zamanda, öz saygı için bir toplumsal güven ağı oluşturmak üzere birlikte çalışmalıyız. Öz Saygı Dersleri, her şeyden önce bireylerin kendi “savunma kalkanlarını” inşa etmelerine yardımcı olmak için yazıldı.

​Bu kitabın öz saygı iyileşmesinin sonu değil, başlangıcı olduğuna inanıyorum.

Güney Kore, rekabetin ve başarı baskısının en yoğun olduğu toplumlardan biri; Türkiye de benzer bir toplumsal dönüşümden geçiyor. Bu başarılı olma baskısı kişinin kendini başkalarıyla kıyaslama hastalığına yakalatabiliyor. Bu modern kapitalizmin bir yan ürünü mü? Türk okuru da benzer bir "başarı endişesi" ve "çevre ne der" baskısıyla yaşıyor. Kültürel kodlar değişse de "yetersizlik hissinin" bu denli evrensel olmasını neye bağlıyorsunuz?

Türk okurların hissettiği “başarı kaygısı” ve “başkalarının ne diyeceği” hassasiyeti sadece Türkiye’ye özgü değildir; Kore’de ve aslında tüm dünyada gözlemlenen bir durumdur. Bu “evrensel yetersizlik hissinin” nedenlerini dört temel başlıkta inceliyorum.

Birincisi, kapitalizmin doğasında bulunan sonsuz rekabet sistemidir. Kapitalist yapı sürekli üretim ve tüketim döngüsüne dayanır ve bu da üreticiler arasında görünmez bir rekabet yaratır. Kapitalizm küresel ölçekte güçlendikçe bireylerin rekabet bilinci de keskinleşir ve bizi sürekli “yetersiz” hissettirir.

İkincisi, COVID-19 pandemisinin yarattığı bağ kopuşudur. Yaklaşık üç yıl süren izolasyon, “topluluk” kavramının sosyal önemini zayıflattı. İnsanlar zahmetli sosyal etkileşimlerden kaçınmanın rahatlığını deneyimledikten sonra, bu ilişkilerin aslında ne kadar yorucu olduğunu fark etti. Bu da yakın bağların çözülmesine ve bireyciliğin artmasına neden oldu. Bu kopukluk hissi, içsel kaygının temel sebeplerinden biridir.

Üçüncüsü, topluluk yapıları zayıflarken teknolojinin hız kesmemesidir. Sosyal medyanın yaygınlaşması sürekli kıyaslamayı teşvik ederken, yapay zekâ da işimizi ve değerimizi tehdit etmeye başladı. Teknoloji paradoksal bir şekilde insanları birbirinden uzaklaştırmakta ve bireyleri yalnız başına kaygı içinde bırakmaktadır.

Dördüncüsü ise kentleşmenin derinleştirdiği yalnızlıktır. Rekabetçi gücümüzü artırmak için şehirlerde toplanıyoruz, ancak topluluk hissi çöktüğü için “birlikte ama yalnız” yaşıyoruz.

Medeniyet ilerledikçe, kendi alanlarımızda kaygı yaşar hâle geliyoruz. Bu da yalnızlık ve azalan öz saygı arasında bir kısır döngü yaratıyor. Kültürel farklılıklara rağmen bu yetersizlik hissi modern toplumun yapısal bir sonucudur. Karşılaştırmaya dayalı değer sisteminden, her bireyin kendi yönünü ve hızını kabul eden bir kültüre geçmek zorundayız.

​Bu değişimin merkezinde öz saygı vardır.

Karar verememenin öz saygıyı tükettiğini savunuyorsunuz. Ancak günümüz dünyası "seçenek paradoksu" ile dolu. Bu kadar çok seçenek arasında "yanlış yapma korkusu" felç ediciyken, bir insanın öz saygısını koruyarak karar alma kasını nasıl geliştirmesini öneriyorsunuz? Bir de karar verememek öz saygıyı mı tüketiyor, yoksa aslında düşük öz saygı mı bizi kararsız bırakıyor?

Bu son derece kritik bir nokta. Modern toplum, bilgi ve seçenek bolluğunun yarattığı bir “Seçenek Paradoksu” içindedir. Bu ortam hepimizde sürekli bir kaygı ve karar verme felci yaratır.

Kararsızlık ile öz saygı arasında bir kısır döngü vardır. Öz saygısı düşük olan insanlar kendi yargılarına güvenmezler ve bu yüzden karar vermekte zorlanırlar. “Yanlış” karar verme korkusu onları dehşete düşürür ve sürekli eleştirilme endişesi taşırlar. Bu kararsızlık, kaçırılan fırsatlara ya da kötü seçimlere yol açar ve bu da öz saygıyı daha da düşürür.

“Seçenek Paradoksu” içinde öz saygınızı korumak ve karar verme kasınızı geliştirmek için önce “mükemmel karar” diye bir şey olmadığını kabul etmelisiniz. Çoğu zaman yanlış karar vermekten korkarız, ancak gerçekte en kötü karar, hiç karar vermemektir.

Bu çağda bilgi selinde boğulmamak için, bağımsız kararlar alma pratiğinizi geliştirmelisiniz. Küçük kararlardan başlayın ve her seferinde kendinizi bu kararlar için takdir edin. Örneğin öğle yemeğinizi kendiniz seçmeyi ve bu seçimden memnun olmayı deneyin. Sonuç ideal olmasa bile önemli olan şu tutumdur: “Bu kararı ben verdim ve sonucunun sorumluluğunu ben alıyorum.”

​Karar verme eylemi, öz saygıyı yeniden inşa etmenin ilk adımıdır. Bu küçük kararlar zamanla birleşerek daha sağlıklı ve mutlu bir hayat oluşturur.

Yüksek bir ego-idealin (olmak istediğimiz o mükemmel kişi) aslında öz saygının en büyük düşmanı olabileceğini hissettiriyorsunuz. Kendimize koyduğumuz bu devasa hedefler bizi "yüceltiyor" mu yoksa her başarısızlıkta "ezilmemize" mi neden oluyor? Gerçekçi bir öz saygı için ideal benliğimizden vaz mı geçmeliyiz?

Hayatta hedeflere ve ulaşmak istediğimiz ideal bir benliğe sahip olmak olumlu bir şeydir. Bu konuda yazılmış Nathaniel Hawthorne’un Büyük Taş Yüz adlı eseri uzun zamandır sevilerek okunmaktadır. Ancak çocuklukta aşırı eleştiriye maruz kalmış ya da kendini sürekli suçlama alışkanlığı geliştirmiş kişilerde sorunlu bir durum ortaya çıkar: Kişi, neye dönüşmek istediğini tam olarak bilmeden, kendi öz saygısını bilinçsizce aşındırır.

Sadece geç uyandığı için kendine “iradesizim” der ya da performansı düşüktür diye “bu şirket için işe yaramazım” diye kendine saldırır. Güçlü iradeli ya da yüksek performanslı biri olmak istemekte sorun yoktur. Ancak bu arzuları kendini cezalandırmak için kullanıyorsanız, bu alışkanlığı değiştirmelisiniz.

​İdealler belirlemek ve büyük hayaller kurmak iyidir. Ama kendinizi sürekli bu ideallerle kıyaslayarak köşeye sıkıştırmak, sizi onlara ulaşmaktan alıkoyar.

Kitabınızda “her zaman mutlu olmalısınız” gibi klişeleri yıkan bir duruşunuz var. Aksine, acının ve başarısızlığın içinde nasıl dik durulacağını anlatıyorsunuz. Sizce öz saygı, her şey yolundayken mi inşa edilir, yoksa her şey yerle bir olduğunda mı asıl sınavını verir?

Kore’de yeni yıl başladığında insanlar “Deokdam” adı verilen iyi dilekler paylaşır. Bunlar, başkalarına başarı ve esenlik dilemek için söylenen güzel sözlerdir. “Bu yıl hep sağlıklı ol”, “Tüm dileklerin gerçekleşsin” gibi temennilerde bulunuruz. Hayat bu dilekler gibi kusursuz ilerlese harika olurdu ama gerçekliğin çoğu zaman farklı olduğunu hepimiz biliriz. Her şey yolundayken bu, sizin çabanızın sonucudur; bu yüzden kendinizle gurur duyabilirsiniz.

Başkalarına zarar vermediğiniz sürece “Kendimi seviyorum çünkü iyi gidiyorum” demek ve size destek olanlara minnet duymak, öz saygınızı artırır ve sağlıklı ilişkiler kurmanızı sağlar. Zorluk, işler yolunda gitmediğinde başlar. Bu anlarda öz saygıyı korumak, sorunsuz zamanlara göre daha zordur. Ama kötü bir durumu olduğundan daha kötü algılamaya gerek yoktur. Eğer o deneyimden bir şey öğrenebilirseniz, öz saygınızdaki düşüşü sınırlayabilirsiniz. “Bu deneyimden şunu öğrendim: …” cümlesini hatırlamak basit ama çok etkili bir pratiktir.

Bazı insanlar hayatın her zaman kusursuz olması gerektiğine inanır. Bu kişiler başarıyı doğal kabul eder ve başarısızlıkta aşırı yıkılır. Bu düşünce kalıbı kırılmalıdır. Mükemmel olmasanız bile kendinizi olduğunuz gibi kabul etmek—ya da en azından nötr kalmak—sizi korur.

​Gerçek öz saygı, zayıflıkları inkâr etmekle değil, onları kabul etmekle başlar. “Hayatımda sadece iyi şeyler olacak!” demek bir dilektir. Ama gerçekçi olan şudur: “Kötü şeyler zaman zaman olacak, ama her seferinde en az bir şey öğrenebilirim.”

Kitapta “geçmişin tortularından kurtulmak” üzerine duruyorsunuz. Ama dürüst olalım; çocukluk travmaları veya ağır eleştirilerle büyümüş bir yetişkin için o “hasarlı öz saygı” gerçekten rehberinizdeki o basit egzersizlerle tamir edilebilir mi? Yoksa sadece bu yaralarla yaşamayı mı öğreniyoruz?

Bu kitabı yazarken en dikkat ettiğim bölüm, geçmiş yaralarla ilgili olan kısımdı. Bu yüzden o bölümü özellikle kitabın sonuna koydum. Okuyucuların önce öz saygılarını biraz güçlendirdikten sonra bu ağır konuyla yüzleşmesini istedim.

Dürüst olmak gerekirse, çocukluktan gelen derin yaralar birkaç egzersizle mucizevi şekilde yok olmaz. Ne yazık ki bu nadiren olur. Ancak birçok insan “Bu yara çözülmeden ilerleyemem” diye düşünür. Oysa bu doğru değildir. Bunu fiziksel sağlığa da benzetebiliriz. Bacağınız kırıldıysa, tamamen iyileşene kadar sadece yatağa bağlı kalmazsınız. Ağrınız olsa da yemek yersiniz, kitap okursunuz, insanlarla görüşürsünüz. Yani acı içindeyken bile yaşamaya devam edersiniz. Derin yaraların iyileşmesi zaman alır ve destek gerektirir: Sevgi, empati, terapi, ilaç ve bilişsel davranışçı teknikler.

​Ama bu süreçte ayakta kalabilmek için “şimdiye odaklanma” gücünü geliştirmeniz gerekir. Bu kitaptaki egzersizler yaraları silmez. Onlar, iyileşme sürecinde hayatınızın dağılmaması için bir “zihinsel atel” görevi görür.

Bugün herkes sosyal medyada “en mutlu, en başarılı, en gezgin” hâlini sergiliyor. Sizce biz “öz saygı” mı inşa ediyoruz, yoksa dijital bir illüzyonun içinde kendi gerçekliğimizden mi kaçıyoruz?

Sosyal medyayı bir oyun alanı olarak görüyorum. Çocukken oyun alanımız, her türlü hayale açık bir yerdi. Futbol oynarken “Ben Maradona’yım!” diye bağırırdık; beyzbol oynarken de “Ben Ken Griffey Jr.’ım!” derdik. Bazen hararetlenirdik, kavgalar çıkardı ama bu çatışmalar uzun sürmezdi. Herkes içgüdüsel olarak oyun alanında geçirdiğimiz zamanın kıymetli olduğunu ve birbirinden nefret etmenin nihayetinde boşa harcanmış bir zaman olduğunu bilirdi. Okulun yükünden ve anne babalarımızın kontrolcü bakışlarından uzaklaşabildiğimiz o nadir özgürlük alanının değerini hepimiz anlardık; üstelik oradaki zamanımızın sınırlı olduğunu da bilirdik.

Ancak sosyal medyada aynı ruhu korumak zor. İnsanlar farklı mekânlardan, farklı duruşlarla ve birbirinden çok farklı ruh hâlleriyle bağlanıyor. Ekranlar aracılığıyla birbirimizin yüzlerine bakıyoruz ama çoğu zaman ortak bir zemin ya da empati bulamıyoruz. Birisi “Ben BTS’im!” diye bağırdığında bunun ne anlama geldiğini anlamak güçleşiyor: Gerçek mi, sahte mi, bir sembolizasyon mu, yoksa sadece bir şaka mı? Yanımızda alevlenen bir tartışmayı yatıştıracak arkadaşlar yok; gerilimi boşaltacak fiziksel bir hareket de yok. Bu yüzden ben bile bazen buranın özünde sadece bir oyun alanı olduğunu unutuyorum.

Bazı insanlar sosyal medyayı neşeyle oynamak, yalnızlıktan toparlanmak ve gerçekliğe dönecek gücü kazanmak için kullanıyor. Bazıları ise onu bir kaçış alanı olarak görüyor; takıntılı hâle geliyor ve bağımlı hâle geliyor. Eskiden de oyunlara kendini fazla kaptıran çocuklar olurdu. Ama sonunda herkes eve giderdi. Eninde sonunda akşam olurdu ve annelerimiz seslenirdi: “Hong-gyun! Yemeğe haydi! Annen evde yok mu? O zaman bize gel, bizde ye.” Oyun alanında hayalî evler kurardık ama yetişkinler eninde sonunda bunları yıkardı.

Sosyal medyada ise böyle bir müdahale yok. Sosyal medyayı yaratan insanlar bir oyun alanı değil, bir tüketim ürünü tasarladılar. Bu yüzden birbirimize şunu söylememiz gerekiyor: “Burası sadece bir oyun alanı.” Birbirimizin sesi olmalı, gerçek hayatlarımızın bizi beklediğini ve gerçekliğe dönmemiz gerektiğini birbirimize hatırlatmalıyız.

Sizce neden bugün, 50 yıl öncesine göre daha çok “öz saygı” konuşuyoruz? İnsan ruhu mu zayıfladı, yoksa modern hayatın talepleri mi insan ruhunun taşıyamayacağı kadar ağırlaştı? Kitabınızın bu çağın insanına söylediği en radikal söz nedir?

Bunun birçok nedeni var, ancak en önemlisi otorite kurumunun çöküşüdür. Bu kötü bir şey değildir; aksine demokratikleşmenin getirdiği yeni bir uyum sürecidir. Eskiden “benden daha iyi biri bunu söylüyorsa doğrudur” anlayışı vardı. Bir otorite size “iyi gidiyorsun” dediğinde kendinizden şüphe etmezdiniz. Bugün ise çoğulculuk hâkim.

Artık kim olduğumuza ve iyi yaşayıp yaşamadığımıza sadece kendimiz karar veriyoruz. Bu da öz saygının önemini dramatik şekilde artırdı. İnsan zihni zayıflamadı. Sadece artık çok daha meşgulüz ve kendi değerimizi kanıtlama sorumluluğu ağırlaştı.

​Daha dengeli bir noktaya ulaşmanızı diliyorum: Ne kendinize çok sert olun ne de aşırı bencil. Bu kitap yardımcı olabilir ama tek kaynak olmamalı. Sevdiklerinize danışın, başkalarının görüşünü dinleyin. Kendi öz saygınıza önem verirken başkalarınınkine de özen gösterin.

Türkiye'de kitabınız ilk kez raflarda. Kültürel kodları farklı olsa da "insan ruhunun yaraları" evrenseldir. Türk okurunun bu kitaptan almasını istediğiniz en radikal "iyileşme cümlesi" nedir?

Kitabın en sevdiğim kısmı sonsöz. Onu bir “iyileşme cümlesi” olarak paylaşabilir miyim? Belki hepimiz, ovaların kralı olan aslanlar gibiyiz. Avlanmak zor olsa da çocuklarımız bizi dinlemese de yorgun ve aç hissetsek de şunu unutmayalım: Biz düşündüğümüzden çok daha değerli, güçlü ve güzel varlıklarız.

Bu söyleşiyi hazırlarken birçok kez duygulandım. Pek çok röportaj yaptım ama bu benim için farklıydı. Soruların gerçekten kitabı anlayarak ve samimi bir niyetle sorulduğunu hissettim. Bu davet için çok minnettarım. Yolumuz kesişirse daha fazlasını paylaşmayı çok isterim.

​Tüm Türk okurlara ve oradaki yayınevim Timaş Yayınları’na en içten dileklerimi iletiyorum. Teşekkür ederim.

0
234
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage