
Fatma Berber; “Edebiyat”la başlayan ve “Müzik”, “Resim”, “Sinema” ve “Şehir” ile devam edecek olan “Taştan Düş Yaratmak” serisinin ilk kitabı odağında Damla Pektaş’ın mekân, hafıza ve yazı hakkındaki sorularını cevapladı.
Bu kitapla yolum kesişmeden önce Fatma ile İstanbul’da, birbirimizin hayatına rastlamıştık. Sanıyorum yağmurlu bir sonbahar günüydü. Şehirdeki sığınaklarımdan birindeydim. Kurabiye ve kahve kokuları eşliğinde; mekânın sahibi olan arkadaşıma ve muhabbetimize misafir olan bir başka müdavime “gündelik aydınlanmalarım” üzerine bir şeyler anlatıyordum. O sırada mekânın çıngıraklı kapısı açıldı; içeriye rüzgârdan saçları karışmış, üstü başı biraz dağılmış, iri gözleri biraz hüzünlü ve yorgun bakan bir kadın girdi. Zaten küçücük olan mekândaki diğer masaya oturdu. Ben anlatmaya devam ederken gözlerini benden hiç ayırmadı. Bir müddet elini çenesine dayayıp dinledikten sonra, “Ben de dinleyebilir miyim sizi?” diye sordu. Döndüm, “Tabii,” dedim. Ben konuştukça sanki saçlarının elektriklenmesi iniyor; yüzüne yer yer tebessüm, gözlerine ise yer yer yağmur yerleşiyordu. Konuşmamı bitirdiğimde, anlattıklarımı adeta aynalayan, içselleştiren cümleler kurdu. Henüz isim olarak tanışmamıştık. Nihayet tanışıp sohbeti koyulaştırdığımızda, bir kitap projesi üzerine çalıştığını ve benimle de röportaj yapmak istediğini söyledi. Uzun yıllardır çocuk edebiyatı çalışıyordum; daha doğrusu, çocuk edebiyatı benim üzerimde çalışıyordu. Bana eve dönüş yolumu gösteren bir pusulaydı o... Benden çocuk edebiyatındaki mekânlarla ilgili bir söyleşi yapmak istediğini belirtti. Aramızda daha tanış olmadan kurulan o görünmez bağa istinaden teklifini çok düşünmeden kabul ettim. Kitap mekân, atmosfer ve bellek ile ilgiliydi; biz de sanki ormanda kaybolup Hansel ve Gretel’in cadının evine sığınması gibi, cadısız bir kurabiyecide tanışmıştık. Farklı yollardan yürüyüp, aynı manzaranın önünde tesadüfen buluşmuş iki insan...

Senin gerçekten böyle bir sarraf yönün olduğunu düşünüyorum; değerli olanı gören, kayalarla kaplı bir dağın kalbine gizlenmiş maden bile olsa onu oradan çıkarıp işleyen ve parlatan bir yön... Bu kitapta da birbirinden yetenekli, başarılı, bazıları çok iyi bilinen, bazıları ise belki daha niş, kendi köşesinde üreten isimleri bir araya getirdiğini görüyoruz. Sanatçıyı evrenin berrak bir hologramı olarak düşünürsek; sen bu kadar fazla hologramı yan yana getirerek mekân ve hafıza üzerine aslında bütünsel, devasa bir bakış açısı sunuyorsun.
İlk kitap olan Edebiyat’ı konuşmaya başlayalım öyleyse… Kitabın adını ilk gördüğümde aklıma Zabel Yesayan’ın sanatı tanımlama şekli geldi: “Kendini sevkitabiine (içgüdülerine) bırak, artistin en iyi rehberi odur. Saf bir çocuğa dön ve o yaşlarda sahip olduğun mucizevi şaşma ve hayran olma kabiliyetini yeniden keşfet! O zaman yoldaki önemsiz bir taş, koca bir hikâyeye dönüşür senin için. Dünya ruhlarla, mucizelerle ve harikalarla dolar; sen ağlayabilir ya da gülebilirsin. Ve bu mucizeleri kendi gözleriyle göremeyenler, seninle ağlar, seninle gülerler. İşte sanat budur.” (Sürgün Ruhum)
Taştan Düş Yaratmak, sanırım tam olarak bunu yapma gayesinde olan sanatçıların ve yazarların seslerini, mekân ve bellek arasında yankılamak amacıyla oluşturulmuş bir proje. Biraz projenin çıkış fikrinden bahsetmek ister misin? Nasıl bir boşluktan, hangi ihtiyaçtan doğdu?
Yazdıklarını okuyunca zihnim, karşılaştığımız o güne ve o küçük mekâna gitti. Dediğin gibi yağmurlu, rüzgârlı bir sonbahardı. Kafamın içinde birbirine değmeyen onlarca açık klasörle, farkında olmadan bana iyi gelecek bir yer arıyordum. Aslında bunu hayatım boyunca hep yaptım. Pierre Bourdieu’nün “iradeli refleks” dediği şeye benziyor; bilmeden ama daha önce öğrenilmiş bir şeyi doğaçlama yapmak. Ben de çoğu zaman neyi aradığımı tam bilmeden, bana iyi gelecek bir yer arıyorum. O küçücük mekâna girdim. Birbirimizin adını, ne işle uğraştığımızı bilmeden uzun süre hayatın anlamı ve anlam arayışı üzerine konuşmuştuk. Bugün dönüp baktığımda, o karşılaşmanın da yolculuğun kendisinden doğan beklenmedik hediyelerden biri olduğunu düşünüyorum. Hayatı bir yolculuk olarak kabul edersek, karşımıza çıkan insanlar da bazen yönümüzü değiştiren sokaklar oluyor. Sen de benim için öyleydin.
Başka dünyaların var olduğunu bilmek, başka ihtimallerin de mümkün olduğuna inanmayı sağlıyor. Bu duygu bana her zaman çok sağaltıcı geliyor. Hiç bilmediğim sokaklarda yürümeyi, dünyanın bir ucundaki köylere gitmeyi, anlamadığım dillerin arasında dolaşmayı, hatta zaman zaman kaybolmayı seviyorum. Kaybolmak için yola çıkmıyor olsam da. Kaybolmanın yarattığı tedirginlik bile anlamlı aslında. Çünkü tam da o anlarda insan, kendisiyle birlikte taşıdığı bütün kesinliklerin ne kadar kırılgan olduğunu fark ediyor. Başka coğrafyalar, başka diller ve başka insanlar bende hep aynı duyguyu uyandırıyor: Umut. Yoluma çıkacak beklenmedik bir karşılaşmanın, bana dünyayı yeniden düşündüreceğine dair bir umut. Kartpostallarda mesela hep güzel manzaralar, kusursuz fotoğraflar vardır. Oysa yolculuğun asıl hafızası çoğu zaman aksiliklerden oluşuyor. Yanlış otobüse binmek, yolu kaybetmek, yağmura yakalanmak ya da hiç hesapta yokken bir sokağın köşesinde duyduğun bir müziğe tutunmak... Bazen o müzik, yıllardır kendi çalma listende dinlediğin şarkılardan daha fazla yer ediyor içine. Çünkü onu sen seçmedin; o seni buldu. Sanırım beni en çok heyecanlandıran şey de bu. Önceden planlanmış, sınırları çizilmiş deneyimler değil; karşılaşmalar. Hayatın doğaçlamaları. Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısı meselesini de bu yüzden seviyorum. Çünkü hikâye anlatıcısı yalnızca yaşadığını aktaran kişi değildir; başkasının deneyimini de kendi deneyimi kadar dikkatle dinleyebilen kişidir. İnsanın ufkunu genişleten şey yalnızca yolculuk etmek de değil, başkasının deneyimine gerçekten kulak verebilmektir. Belki de başka mümkünler, önce böyle çoğalıyor.
Müsaade edersen hem seninle ilk karşılaşmamızın ruhuna hem de bu sohbetin samimiyetine istinaden, kitabı hazırlarken yaptığım arşiv çalışmalarından, okumalarımdan, seyahatlerimden, saha araştırmalarımdan, derinlemesine mülakatlardan ya da akademik geçmişimden uzun uzun söz etmek yerine, biraz kitabın yolculuğundan ve bende bıraktığı duygudan bahsetmek isterim.
Aslında bu kitap yani serinin ilk kitabı zihnimin dünyayı algılama biçiminden doğdu. Fark ettim ki geçmişi hatırlarken önce zamanı değil, mekânı anımsıyorum. Bir duygu içimde yeniden belirdiğinde, onunla birlikte bulunduğum yer de beliriyor. Şu an bile Nişantaşı’ndaki o çıngıraklı kapıyı açabiliyor, içerideki kurabiye kokusunu duyabiliyorum. Benim için hafıza, mekânın içinde saklı. Bu yüzden şehirlerle, evlerle, sokaklarla kurduğumuz ilişkiyi yalnızca fiziksel bir ilişki olarak görmüyorum. Mekân, insanın duygularını, kayıplarını, umutlarını taşıyan görünmez bir arşiv gibi. Biz çoğu zaman hayatımızı tarihler üzerinden anlatıyoruz; oysa bellek çoğu zaman adreslerle çalışıyor.
Diğer yandan ise; sanat üzerine de uzun yıllar düşündüm, çalıştım, sanat teorik ve pratik anlamda hayatımda yer aldı. Sanatla ilişkimi hep şuna benzetiyorum: Gecenin karanlığında kendi evinin içinde dolaşmaya. Işık olmasa bile hangi eşyanın nerede olduğunu bilirsiniz; nerede ayağınızı çarpacağınızı da... Sanat benim için böyle bir aşinalık hissi.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde yaptığım sosyoloji yüksek lisansında sanatı alımlama biçimleri üzerine çalıştım. Aslında bizi ilgilendiren yalnızca sanat eserinin kendisi değil; ona nasıl baktığımız, onu hangi deneyimlerle okuduğumuzdu. Çünkü hiçbirimiz sanata boş bir zihinle yaklaşmıyoruz. Geçmişimiz, sınıfsal konumumuz, eğitimimiz, yaşadığımız şehir, hafızamız ve karşılaşmalarımız, bir eseri nasıl anlamlandıracağımızı belirliyor. O çalışmada beni en çok düşündüren sorulardan biri şuydu: Bir sanat eserini gerçekten deneyimliyor muyuz, yoksa yalnızca öyle görünmeye mi çalışıyoruz? Sanatla kurduğumuz ilişki ne kadar sahici ne kadar toplumsal olarak öğrenilmiş bir performans? Pierre Bourdieu sanat sevdalılarını şöyle açıklıyor: Sanatla kurulan sahici ilişkiyi güneş gözlüğüne benzetiyor. Güneşli bir günde bir süre sonra gözünüzde gözlük olduğunu unutursunuz. Artık onun farkında olmaz, dünyayı onun içinden görmeye başlarsınız. Sanat sevdalıları için sanat da tam olarak böyledir. Sürekli görünür kılınan bir kimlik ya da kültürel bir gösterge olmaktan çıkar; dünyayı algılama biçimine dönüşür. O noktadan sonra sanat, yapılan bir şey değil, yaşama biçimidir.
Sanatçıyı da yalnızca eser üreten biri olarak görmüyorum. Sanat, insanla, şehirle, doğayla, kendinle ve kendisinden bütünüyle farklı olanla incelikli bir ilişki kurabilme becerisidir. Buradaki incelikten kastım gösterişli sahte bir zarafet ya da politik doğruculuk değil; dikkatle bakabilmek, gözlemleyebilmek ve görünenin ardındaki kırılgan katmanları fark edebilmektir. Kitabın çıkış noktası daha doğrusu aslında duygusal anlamda gezindiğim yerler buralardı. Bellek, mekân ve sanat dedik, kitap bu üçlünün ilişkisine bakmakla şekillendi. Ama nasıl bir bakış açısı? Biz çoğu zaman tarihin kahramanlarını, öznelerini anlatıyoruz. Oysa hiçbir resmî kayda geçmeyen, sadece birilerinin hafızasında yaşamaya devam eden hikâyeler de var. Müzeleri ve anıtları kutsuyoruz ama insanların anılarıyla inşa ettiği kişisel mekânlar da en az onlar kadar güçlü. Ve gittiği her yere kendisiyle birlikte bir aidiyet duygusu taşıyabilen biri, belki de birçok mimardan daha iyi ev kurabilir. Kendi hikâyesine sahip çıkan, kendi sesini arayan, kendi rengini kaybetmeyen pek çok kişi bir yazardan, müzisyenden ve ressamdan daha derin bağ kurabilir kendiyle ve hayatla. İnsanın en büyük hikâyesi kendi hayatıdır. Dünyada belki her konu yazılmış olabilir ama hiçbirimiz kendi hikâyemizi başkasına bırakamayız. O hikâyede henüz biz yokuzdur. Çünkü bütün bunların ortak noktası eser üretmek değil, kendini sahici biçimde inşa edebilmektir.
Sanatı çoğu zaman kusursuzluk ve estetik üzerinden tarif ediyoruz. Oysa bellek kusurludur. Eksiktir. Gerçekle düşü birbirine karıştırır. Bence sanat tam da bu eksik, yarım ve kırılgan alanda nefes alır. Çünkü insani olan, kusursuz olandan çok daha hakikidir. Sorunun başındaki alıntın çok hoşuma gitti. Yolumuza çıkan taşları düşe dönüştürmek fikrine dair bir şey daha eklemek isterim. Buradaki düş tozpembe, pamuk şekeri bir fantazma değil, kâbus da olabilir, geçmişin hayaleti de somut bir gerçekliğin hakikate dönüşmesi de… Tüm bunlara rağmen, razı olabilmek. Bence tüm eserler o hakikatte o itirafta başlıyor.

Kitabın önsözünde, insanı “açık bir şantiye” gibi tanımlayan bir alıntıya yer veriyorsun. İnsan olmak, bitmeyen bir tadilat süreci gibi... Hikâyelerle ve sanatla yapılmaya çalışılan şey de tam olarak bu; kendini yeniden ve yeniden var etmek ve tanımlamak. Tüm bunlar, insanın dünyaya daha fazla köklenmesini, kendini daha çok “evinde” hissetmesini sağlıyor. Mekâna atıfta bulunacak olursak; belki de bu felsefeyi en güzel somutlaştıran yapı, Barselona’daki Sagrada Familia Kilisesi’dir: Daima devam eden bir inşaat...
Serinin ilk kitabında görüştüğün yazar ve araştırmacılarla sanki bu sorunun peşinde iz sürmüşsün. Onların anlatıları ile kendilikleri arasındaki görünmez iplikleri incelikle dokumuşsun. Biten bu dokumaya geriye dönüp baktığında; benlik, mekân ve hafıza arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsın?
Sagrada Familia’nın önünde benim de yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafım var. Yaklaşık on yıl önce gitmiştim; büyük bir şantiyeydi. Aradan geçen zamana rağmen hâlâ tamamlanmış değil.
Aslında ben “tamamlanmış olmak” fikrinden çok, “oluş hâli”ne yakın hissediyorum kendimi. Belki sevmekten çok kabulleniyorum, teslim oluyorum, razı geliyorum demek daha doğru olur. Çünkü yalnızca insanlar değil, mekânlar da hiçbir zaman gerçekten bitmiyor. Bir bina fiziksel olarak tamamlanabilir. Hatta yıkılabilir. Ama insanların belleğinde yaşamaya devam eder. Her yeni deneyim, her yeni bakış, her yeni hatırlayış onu yeniden kurar. Bu yüzden benim zihnimde mekân yalnızca; zamanın, hatıraların ve anlamların üst üste biriktiği yaşayan bir organizma. Deleuze'ün görünmeyen bağlar üzerine düşüncelerini bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Bazen birbirimize, bazen yaşadığımız yerlere, bazen de hiç tanımadığımız insanlara görünmeyen meridyenlerle bağlıyız. Yine şehirleri ve mekânları da yatay bir düzlemde, zamanı da döngüsellikte açıklıyor. Çünkü lineer işleyen bir sistem değil, yan yana katman katman aynı hizada zamanı, çoklu anlatıyı şehirlerde hele ki İstanbul’da görebiliriz.
Hafıza da böyle işliyor. Ne kadarı gerçekten bize ait ne kadarı başkalarından devraldığımız bir anlatı; ne kadarı yaşanmış ne kadarı hayalle örülmüş... Bunu kesin olarak bilmiyoruz. Belki bu yüzden kendimi sık sık 19. yüzyıl İstanbul'una benzetiyorum. Sürekli tadilat hâlinde olan, modernliği tekrar tekrar deneyen, hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmayan bir şehir... Bana göre insan da biraz böyledir. Hep oluş hâlindedir. Hep kendini yeniden dener. Sanatsal üretimin de tam bu eşikte doğduğunu düşünüyorum. Çünkü bizi dönüştüren şey az önce de söylediği gibi kusursuzluk değil; yapmaya çalışırken verdiğimiz küçük kırıklar, eksikler ve yanlışlar. O aradalık, insanı hem daha sahici hem de daha yaratıcı kılıyor. Sanatın beslendiği yer de çoğu zaman tam burası. Benlik, mekân ve hafıza arasındaki ilişkiyi de böyle görüyorum. Üçü de olmuş ve bitmiş şeyler değil; sürekli yeniden yorumlanan, birbirini dönüştüren süreçler. Zaman da mekân da durağan değil. Biz değiştikçe onlar da değişiyor; onlar değiştikçe biz de yeniden kuruluyoruz.

İnsan olarak her birimizi dünyanın birer hologramı olarak düşünürsek; yazar olmak belki de daha berrak ya da daha kuşbakışı bir yerde konumlanmayı gerektiriyor. Böyle bir mesafeden bakıp görebilmek ise bazen derin bir acı, bazen de yüksek bir coşku ve duygulanım getiriyor. Yazarlar, bu hassas konumlarıyla aslında kolektif hafızanın yükünü de sırtlanıyorlar.
Kitaptaki röportajlarda da yazarların eserleri ile kişisel hikâyeleri arasındaki bu bağı net bir şekilde görüyoruz. Sence yazmak eyleminin kendisi mi daha zor ve sancılı, yoksa dünyada böyle (gören, hisseden ve toplumsal belleği taşıyan) bir konumda yer almanın kendisi mi?
Damla, önce şunu söylemek isterim; soruların gerçekten cevap vermekten çok düşünmeye davet ediyor. Röportajdan çok birlikte yürütülen bir düşünce yolculuğu gibi hissettirdi bana.
Kitapta yaşamın yazıya nasıl dönüştüğünü, deneyimin nasıl sanat nesnesine dönüştüğünü anlatmaya çalıştım; farklı isimlerle de uzun uzun konuştuk. Özellikle Georgi Gospodinov ile yaşanmış olanın edebiyata hangi etik mesafeden aktarılabileceğini konuştuk. Annie Ernaux üzerine çalışan İskoçyalı karşılaştırmalı edebiyat araştırmacısı Elise Hugueny ile de benzer bir sorunun peşine düştük: Yaşanmış bir hayat, hangi anda yalnızca kişisel bir deneyim olmaktan çıkıp ortak bir hafızaya dönüşür?
Biricik hafızamız, kolektif hafızayla nerede kesişiyor? Resmî tarihin büyük mekânlarıyla kişisel hayatlarımızın sıradan mekânları nasıl birbirine değiyor? Ve bütün bu görünmeyen bağlar, sanat aracılığıyla nasıl yeni bir anlatıya dönüşüyor? Belki kitabın küçük ironisi de burada. Bir yandan özne olamayanları, görünmeyenleri ve resmî anlatının dışında kalanları konuşuyorum; diğer yandan bunu, kendi alanlarında görünür olmuş isimlerle birlikte düşünüyorum. Ama zaten amacım kişilerden çok, onların düşünme biçimlerinin izini sürmekti.
Bu kitap bu aralıklarda dolaşıyor. Bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasında... Resmî tarihle gündelik hayat arasında... Sahnenin üzerinde görünenlerle, kenarda sessizce duranlar arasında... Benim ilgimi çeken hep bu eşikler oldu. Çünkü bana göre sanat tam da bu aradalıkta yeniden üretiliyor. Bu yüzden "araf" benim için romantik bir kimlik değil. Diyorsun ya hangisi zor aslında ikisi de zor. Kimsenin özellikle seçmek isteyeceği bir yer de değil. Ama hayat bazen insanı tam oraya bırakıyor. Eğer oradan kaçmadan bakabilirsek, o eşik çok yaratıcı ve çok dönüştürücü bir alana dönüşebiliyor. Tüm mümkünlerin dışında bir yere yaşam sizi itmişse yazmaktan başka çareniz olmayabilir. Eğer insan kendi hayatını sürekli dışarıdan izlenen bir performansa dönüştürürse, bir süre sonra kurduğu yapı kendi ağırlığını taşıyamaz. O yüzden bana göre asıl mesele yazmak değil; dünyayı bu kadar açık, bu kadar geçirgen bir yerden yaşamaktır. Yazmak elbette sancılıdır. Ama yine de benim için asıl yük yazmak değil, görmeye devam etmektir. Yazı ise bütün o dağınıklığın içinde dünyayı yeniden anlamlandırmanın bir yolu, dünyanın hala tanıdık olduğuna dair bir ritüel, şifalandırıcı, sağaltıcı bir şey. Ama şifalanmak dediğimiz şey de sürece dahil ve de gül gülistan bir yer değil üstelik. Yazmak yarayı ortadan kaldırmaz belki ama onunla birlikte yaşayabilmek için bir dil kurar. Bu yüzden yazıyı mutluluk veren bir uğraş olarak değil, insanı yavaş yavaş sağaltan bir imkân olarak görüyorum.
“İnsan, dünya mekânına güvenle gelmek, güvenle yaşamak ve mümkünse buradan güvenle ayrılmak istiyor.”
Yazılan, çizilen her şey ise bir kuşun yuvasına bir dal taşımasına benziyor sanki... O dal yani o çer çöp bilinçdışından geliyor ve bilinci, yani yuvayı yapılandırıyor. Bizler de böylece dünyada bir yer ediniyor, var oluyoruz. Bu yüzden yazma eylemini aslında bir “inisiyasyon aracı” olarak görüyorum; hikâyeler aracılığıyla dış dünyaya uyum sağlıyor, dünyaya kökleniyoruz. Belki de yazar ya da sanatçı dediğimiz kişi, bu varoluşsal ihtiyacın çok daha fazla farkında olan kişidir.
Kitapta gerçekleştirdiğin röportajlarda, farklı anlatı türlerinde hep “bir ev” arayışının söz konusu olduğunu görüyoruz. Peki, bu röportajları yaparken ve başkalarının ev arayışlarına eşlik ederken, sen kendi içsel arayışına dair neler buldun?
Sohbetin başında da konuştuğumuz gibi, aslında seninle kitap boyunca hep “ev” meselesini konuştuk. Ama bu röportajlar bana şunu fark ettirdi: İnsan ömrü boyunca aslında bir mekânı değil, kendisiyle kurabileceği sahici ilişkiyi arıyor. Bütün büyük hikâyeler bir eve dönüşü anlatır. Ama o ev çoğu zaman fiziksel bir yer değildir. Bazen bir insan, bazen bir şehir, bazen bir dil, bazen de insanın kendi sesi olur. Ev; bağıntılardır, ilişkilerdir, duygulardır, düşüncelerdir. Kendine ve başkalarına yuva olabilme hâlidir. Gündelik hayatımda da bunu çok hissediyorum. Ne zaman bir yolculuğa çıksam, içimde sürekli eve varma telaşı oluyor. Bu yalnızca fiziksel bir eve dönme isteği değil; duygusal ve düşünsel olarak da ait hissedebileceğim bir yere ulaşma arzusu. Bazen, hatta çoğu zaman, kendime “Benim burada ne işim var?” diye sorduğum oluyor. Belki de insanın arayışı tam burada başlıyor. Sohbetin başında sözünü ettiğimiz rastlantılar da bu yüzden benim için çok kıymetli. Ama rastlantıyı edilgen bir bekleyiş olarak anlamıyorum. İnsan emek vererek, iğneyle kuyu kazar gibi yürüdüğü bir yolda bazen kaybolur, bazen yanlış sokağa sapar, bazen planladığından bambaşka bir karşılaşmanın içinde bulur kendini. Benim için dönüştürücü olan rastlantı tam da budur. Hayatın, hazırlıklı olana sunduğu beklenmedik armağanlar... Bu röportajlar boyunca başkalarının ev arayışına tanıklık ettiğimi düşünüyordum. Oysa geriye dönüp baktığımda, onların benim arayışıma da eşlik ettiğini fark ettim. Sanırım en büyük keşfim buydu. İnsan sürekli oluş hâlinde olduğu için, evini ararken aslında kendisini de inşa ediyor. Bu yüzden artık evi, varılan bir yer olarak değil; kurulan bir ilişki olarak görüyorum. Kendinle, başkalarıyla, yaşadığın şehirle, geçmişinle ve hatta eksiklerinle kurduğun ilişki... Bir mekân değil ontolojik bir kavram benim için. Hatta yıkarak yeniden kurulan bir dönüşüm. Senin alanın hakkında ahkam kesmek istemem ama insanın erginleşmesi bence öncelikle çocukluktaki evi dönüştürerek hatta bazen yıkarak mümkün oluyor. Hepimiz bilerek ya da bilmeyerek ya da küçük devrimler yapıyoruz kendi hayatımızda. Buradaki yıkım aslında bir kopuş değil bazen de teslim olmak, kabullenmek. Belki bu yüzden artık arayışıma eskisi kadar telaşla bakmıyorum. Çünkü aramak, bazen bulmaktan daha kurucu olabiliyor. İnsan yolda değişiyor; karşılaşmalarla, kayıplarla, hafızayla ve zamanla yeniden kuruluyor. Ben artık tamamlanmış bir ev aramıyorum. Oluş hâlindeki bir eve razıyım.

Kriminolojide meşhur bir söz vardır: “Her temas bir iz bırakır.” Robert Fulghum ise bunu daha felsefi bir yere taşıyarak şöyle derler: “Bu hayattan geçen her insan bilmeyerek geride bir şey bırakır ve yanında bir şey götürür.” Sanki eski yapılar da zamanında onlara temas eden insanların görünmeyen ruh parçalarıyla doluyor, yaşandıkça sahiden bir can kazanıyor.
Bir keresinde antika pazarından eski bir sandık almıştım. Sandıkla uyuduğum ilk gece odada sanki yalnız değilmişim gibi hissetmiştim. Çocuk gelişiminde biz bunu “animizm” kapsamında değerlendiririz; yani cansız nesnelere canlıymış gibi anlam yükleme... Ben edebiyatçıların, sanatçıların ve hayatı daha derinden algılayan insanların içindeki bu animistik yönünün, o çocuksu şaşma becerisinin yetişkinlikte de kaybolmadığını düşünüyorum.
Tam da bu noktada sormak istiyorum: Dünyayı ve eşyayı böyle hissetmemizi sağlayan şey, içimizdeki o sihirli düşünme şekli mi? Yoksa gerçekten ortada bir sihir var da bunu ancak bilincin farklı katmanlarına erişimi olanlar mı fark edebiliyor?
Sanırım insan çocukluğundan hiçbir zaman bütünüyle kurtulamıyor. Az önce çocukluk evini yıkmaktan devrimin öyle gerçekleşeceğini söyledim ama oradaki yıkım söylediğim gibi dönüştürme becerisi aslında. İnsan, nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın çocukluğu da onunla birlikte yürüyor. Edip Cansever'in dediği gibi: “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” Belki de bu yüzden sanatçıların eserleri dönüp dolaşıp hep çocukluklarının etrafında dolaşıyor. Çünkü insanın dünyayla kurduğu ilk, en sahici ilişki orada başlıyor.
Louise Glück’i ile devam edeyim; “Dünyaya bir kez çocukken bakarız; gerisi hatıradır.” İnsanın dünyayla kurduğu en dolaysız, en sahici ilişkinin hafızasıdır. Dünyaya belki de yalnızca bir kez, çocukken gerçekten sahici yerden bakıyoruz; sonrasında ise hayatımız boyunca o ilk bakışı hatırlamaya çalışıyoruz. Hayatı keşfetme iştahını, hayret etme yeteneğini ve dünyaya yeniden bakabilme cesaretini koruyabilen herkesin içinde o çocuk yaşamaya devam ediyor bence. Belki de sanat tarihi, biraz da bu sorunun peşinden gidiyor. Sanatçılar dünyayı bizden farklı bir dünyada yaşadıkları için değil; aynı dünyaya daha dikkatli, daha uzun ve daha geçirgen baktıkları için farklı görüyorlar. Koruyabildikleri şey, belki de çocuklukta sahip olduğumuz o ilk hayret duygusu. Marcel Proust, bir kurabiyenin tadından bütün bir geçmişi yeniden kurabilir. Vincent Van Gogh, sıradan bir buğday tarlasında yalnızca bir manzara değil, insan ruhunun titreşimini görür. Paul Cézanne aynı dağı defalarca resmeder; çünkü peşinde olduğu şey dağın kendisi değil, her bakışta değişen hakikattir. Alberto Giacometti ise aynı insan yüzünü yıllarca yeniden yapar; çünkü gördüğünü hiçbir zaman tamamlanmış saymaz. Salvador Dalí’nin eriyen saatleri de bana hep bunu düşündürür. Saat artık zamanı ölçen bir nesne olmaktan çıkar; belleğin, rüyanın ve bilinçdışının taşıyıcısına dönüşür. Frida Kahlo ise kendi acısını, bedenini ve çocukluğundan taşıdığı kırılganlıkları sınırları aşan bir dile dönüştürür. Aristotales, felsefenin hayretle başladığını söyler. Bana göre sanat da öyle. Çocuk dünyaya ilk kez baktığı için şaşırır; sanatçı ise dünyaya her seferinde yeniden bakabilme cesaretini kaybetmeyen kişidir. Bir yerde okumuştum, eğer bir şeyi bildiğinizden eminseniz beyin kendini öğrenmeye kapatırmış. Aslında öğrenme keşfetme içgüdüsü beyni geliştiriyor. Bu yüzden bunun doğaüstü bir sihirden çok hayret etme yeteneğini kaybetmemekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan yalnızca baktığını değil, anlam yüklediğini hatırlar. Zamanla eşyalar da yaşanmışlıkların taşıyıcısına dönüşür; bir ev yalnızca duvarlardan, bir masa yalnızca ahşaptan ibaret olmaktan çıkar. Onlara dokunan hayatlar, görünmez biçimde üzerlerinde birikir.
Kullanılan sanat eserleri Grete Stern'e aittir.