
Aria Aber’in Afgan kökenli genç bir kadın olan Nilab Haddadi’nin Berlin’de geçen büyüme ve kimlik arayışını merkezine alan romanı İyi Kız üzerine bir yazı.
Aria Aber’in İyi Kız başlıklı romanı, Afgan kökenli genç bir kadın olan Nilab Haddadi’nin Berlin’de geçen büyüme ve kimlik arayışını merkezine alan bir metin. Henüz başlığıyla beraber birçok meseleyi tartışmaya açan roman, Şirin Etik çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlandı.
İyi Kız, kendi içerisinde birçok tartışmaya zemin hazırlayan; göç, iktidar, aşk, özgürleşme ve kadınlık gibi birçok meseleyi içerisinde barındıran bir roman olarak değerlendirilebilir. Başlıkta yer alan “iyi kız” olma buyruğuyla metnin ana karakteri Nilab’a vurgu yapan ve söz konusu “iyilik” fikri üzerinden devam eden hikâye, çok geçmeden bireyin bir parçası olduğu toplumdan ne kadar uzaklaşabileceği veya böyle bir edimin mümkün olup olmaması gibi farklı uçlardan düşünceleri ön plana çıkarır. Nilab, aile, aşk, sanat çevreleriyle diyalog ve özgürlükçü görünen Berlin gece hayatı içerisinde kendisini giderek farklı bir dünyanın içerisinde bulurken erkekler tarafından çizilen sınırlar içerisinde nasıl davranması gerektiğini de zamanla keşfeder. Nilab, iyi olmaktan vazgeçip kötü olmayı seçmesiyle değil, bu ikiliğin dışına çıkarak kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmaya karar vermesiyle yeni bir dönüşüm sürecini başlatır. Roman, bu eksende kendisine derin bir karşılık bulur.
Nilab’ın çocukluğu, kadın bedeninin sürekli gözetim altında tutulduğu bir aile ortamında/çevresinde geçer/gelişir. Bedenin nasıl örtüleceği, kiminle görüşüleceği, eve saat kaçta dönüleceği ve hangi arzuların dile getirilebileceği, bireysel tercihler olmaktan ziyade aileyi ilgilendiren birtakım meseleler olarak görülür. Gizli saklı edimler yaparken yakalandığında annesinin sık sık ona söylediği, “İyi kızlar böyle şeyler yapmaz,” sözü, toplumsal denetimin ne kadar erken yaşta başladığını gösterir (Aber, 2026: 72). Buradaki “iyilik”, ahlaki bir olgunluktan çok kadın cinselliğinin bastırılması anlamına gelir. Nilab’ın kendi bedeninden haz alması bile onu annesinden ayıran, saklanması gereken bir sır hâline gelir. Böylece genç kız, bedeninin kendisine ait olduğunu öğrenmeden önce onun aile tarafından korunması, erkeklerden saklanması ve denetlenmesi gereken bir değer olduğunu fark eder.
Romanın merkezinde, anlatıcının dile getirdiği, Farsça iki temel kavram/ifade söz konusudur: dokhtare khub ve dokhtare kharaba. Birincisi “iyi kız”, ikincisiyse “bozulmuş, kötü, yoldan çıkmış kız” anlamına gelir. Nilab, ailesindeki kadınların saçlarını açmalarına, üniversiteye gitmelerine, müzikten anlamalarına ve siyasi görüş sahibi olmalarına izin verildiğini belirtir. Öte taraftan bu görece serbestliğin aşılmaması gereken sınırları da vardır:
"Ailem kadınların saçını açmasını, siyasi fikirlere sahip olmasını, müzikten anlamasını, üniversiteye gitmesini istiyordu ama yine de kurallara uymak zorundaydık ve bu kurallar ataerkil, katı ve en önemlisi değişmezdi. Bir dokhtare khub, yani “iyi kız” olmalıydın ki bir dokhtare kharaba’ya, bozulmuş, kötü, yoldan çıkmış bir kıza dönüşmeyesin. Erkek arkadaş yok, küfür yok, zevk peşinde bir hayat yok. Bu gelenekler gerçekliğin dokusuna öylesine işlemişti ki kendinizi dışlamadan bunun dışına çıkmanız imkânsızdı." (Aber, 2026: 92)
Dolayısıyla aile, kadınların eğitim almasını ve kamusal hayata katılmasını desteklese dahi onların cinsel ve duygusal özerkliğini kabul etmekte zorlanır. Nilab’ın karşı çıktığı şey yalnızca birkaç katı kural değil, kadın şerefini her an lekelenebilecek kırılgan bir değer olarak gören anlayıştır.
Roman boyunca Nilab’ın karşı karşıya kaldığı toplumsal baskının ağırlığı, kuralların dışına çıkmanın neredeyse aileden ve topluluktan bütünüyle kopmak anlamına gelmesinden kaynaklanır. Nilab’a göre “iyi kız” olmayı reddetmek, “yeni bir gerçeklik kurmak, yeni bir aile bulmak, dışlanmayı göze almak” anlamına gelir; dışlanmak ise “ölmekten beter” bir değer üstlenir (Aber, 2026: 92-93). Bu nedenle itaat, yalnızca korkuyla açıklanabilecek bir davranış olarak açıklan(a)maz. İtaatin karşılığında aidiyet, korunma ve sevilme vaadi söz konusudur. Nilab ailesine isyan ederken bile onun dışındaki dünyanın kendisini koşulsuz biçimde kabul edeceğinden emin değildir. Çocukken annesine yönelttiği “Neden özgür olamıyorum?” sorusu da özgürlüğün onun zihninde öncelikle aileden uzaklaşmakla özdeşleştiğini gösterir (Aber, 2026: 93). Bu noktada henüz olumlu bir içeriğe sahip olmayan özgürlük, yalnızca yasaklanmış olanı yapabilmek anlamına gelir.

Nilab’ın annesi Anahita, romanın kadınlık meselesini basit bir kuşak çatışmasına indirgemesini önleyen en önemli karakter olarak dikkat çeker. Anahita, kızının karşısında yalnızca ataerkil değerlerin temsilcisi olarak durmaz; kendi hayatında da “özgürlük arzusu”yla “aileye bağlılık” arasında sıkışmıştır. Nilab, annesini “bastırılmış özgürlük arzusu ile kocası tarafından sevilme isteği arasında ikiye bölünmüş” bir kadın olarak hatırlar (Aber, 2026: 165). Anahita’nın “Beni seviyorsan o elbiseyi çıkarırsın,” sözü, sevgiyle itaati birbirine bağlayan aile düzenini özetler (Aber, 2026: 164). Bununla birlikte kızını jinekoloğa götürmesi, ona doğum kontrol hapı alması ve erkeklerle görüşmesini tamamen engellemek yerine dikkatli olmasını tavsiye etmesi, kendisine aktarılan kuralları olduğu gibi sürdürmediğini gösterir. Tam da bu noktada aslında farklı kuşaklara mensup iki kadın (karakter) arasında bir duyusal aktarım söz konusu olur. Her kuşak kendi hikâyesini yazar, kendi kurallarını benimser. Bunu yaparken şüphesiz bir önceki kuşaktan da etkilenir, ancak kendi yolunu bulmaktan da vazgeçmez. Dolayısıyla Anahita hem baskının taşıyıcısı hem de bu baskıyı hafifletmeye çalışan bir kadın olarak roman boyunca ortaya arada bir form olarak çıkar. Nilab’ın mücadelesi böylece yalnızca babayla veya erkek otoritesiyle değil, kadınların birbirlerine devrettikleri korku ve utanç mirasıyla da ilgili/ilişkili olarak şekillenir.
Nilab, ailesinden kaçarken özgürlüğü Berlin’in gece hayatında, uyuşturucuda, cinsellikte ve sanat çevrelerinde arar. Ne var ki bu arayış, onu başka bir itaat ilişkisine sürükler. Kendisinden yaşça büyük Amerikalı yazar Marlowe, başlangıçta Nilab’a ailesinin sunamadığı bir dünya vadeder. Ona fotoğraf makinesi verir, sanatından söz eder, şehrin kültürel çevrelerini tanıtır ve genç kadını özel olduğuna inandırır. Böylece Marlowe yalnızca sevgili değil, Nilab’ın girmek istediği dünyanın kapısını açan bir rehber konumuna yerleşir. Nilab’ın “bu Berlin’i istiyordum, onun Berlin’ini,” demesi, aralarındaki güç eşitsizliğini açıkça ortaya koyar (Aber, 2026: 96). Nilab’ın özgürlüğe ulaşması, bir erkeğin onayına ve aracılığına bağlantılı olarak şekillenir; ardından kendisine yeni yeni karşılıklar üretir.
Marlowe’un kurduğu ilişki, ailedeki “iyi kız” modelini görünürde reddederken onun temel mantığını yeniden üretir. Aile Nilab’dan namuslu ve sessiz olmasını isterken Marlowe cinsel bakımdan cesur, deneyime açık ve sınırsız görünmesini bekler. Fakat her iki durumda da sınırları belirleyen Nilab olmaz. Onun yerine başka bir merkez/erk, bu karar sürecini üstlenir. Marlowe bir yandan “Sadece arkadaşız,” derken diğer yandan ona cinsel taleplerde bulunur; ne zaman yakınlaşacaklarına ve ne zaman duracaklarına kendisi karar vererek birdenbire “Yeter,” diyebilir. Böylece belirsizlik, bir denetim aracına dönüşür. Nilab sürekli onun arzusunu tahmin etmeye, ilgisini kaybetmemeye ve kendisinden beklenen rolü oynamaya çalışır. Ailenin itaatkâr kızı olmaktan kaçarken Marlowe’un arzu ettiği kıza dönüşür.
İyi Kız boyunca cinsel serbestlik ile özgürlük hiçbir zaman aynı anlama gelmez. Nilab’ın erkeklerle birlikte olması, gece kulüplerine gitmesi, uyuşturucu kullanması ve ailesinin kendisi için çizdiği sınırları ihlal etmesi, ilk bakışta ataerkil düzene yöneltilmiş bir başkaldırı olarak görülebilir. Öte taraftan roman, yasaklanmış olanı yapmanın kişiyi kendiliğinden özgürleştireceği düşüncesine mesafeyle yaklaşır. Nilab ailesinin “iyi kız” tanımını reddederken (farkında olmadan) Marlowe’un görmek istediği genç kadına dönüşmeye başlar. Ailenin ondan beklediği ölçülülüğün yerini bu kez sınırsız, deneyime açık ve her türlü aşırılığı kaldırabilecek bir kadın olma zorunluluğu alır. Görünürde birbirine karşıt olan bu iki kadınlık biçimi, gerçekte aynı noktada birleşir: Her iki gelişim çizgisinde de Nilab’ın kim olacağına başkaları karar verir.
Nilab ile Marlowe arasındaki ilişki, birçok farklı türden çelişkinin iç içe geçtiği ve nihayetinde tek bir yolun/gidişatın söz konusu dahi ol(a)madığı bir yapıyı beraberinde getirir. Nilab başlangıçta bedenini ailesel yasakların dışına çıkararak geri kazandığını düşünür; oysa ilişkinin ilerleyen dönemlerinde yakınlığın sınırlarını çoğunlukla Marlowe belirler. Ne zaman yaklaşılacağına, hangi deneyimlerin yaşanacağına ve ne zaman geri çekilineceğine karar veren odur. Nilab’ın arzusuysa yalnızca cinsel hazdan oluşmaz; Marlowe tarafından seçilme, onun gözünde özel olma ve ait olmak istediği sanat çevresinde kendisine bir yer açma isteğiyle iç içe geçer. Marlowe’un yaşı, kültürel birikimi ve Berlin’in sanat dünyasıyla kurduğu ilişkiler, aralarındaki eşitsizliği derinleştirir.
Duino’da geçen sahne, Nilab ile Marlowe arasındaki güç sorununu açıkça görünür kılması bakımından önemli bir yerde durur. Nilab, kendisini fiziksel acıdan çok “aşağılanma fikri”nin tahrik ettiğini, şiddetin en azından yatak odasında anlamlı göründüğünü söyler (Aber, 2026: 218). Öte taraftan bu sözler, Marlowe’un ona karşı uyguladığı şiddeti meşrulaştırmaz; aksine Nilab’ın belirli bir anda dile getirdiği arzuyla Marlowe’un onun üzerinde giderek artan tahakkümü arasındaki farkı ortaya çıkarır. Bir deneyimi istemiş olmak, karşı tarafa beden üzerinde sınırsız ve sürekli bir hak vermez. Nilab’ın ilerleyen süreçte Marlowe’un davranışlarından kendisini sorumlu tutması, şiddete maruz kalan kişinin geçmişteki arzularını kendi aleyhine kullanmasının bir sonucu olarak gelişir.

Nilab’ın şiddet, sevgi ve utanç arasında kurduğu ilişki, çocukluğundan bağımsız düşünülemez. Aile içinde kurallara uymadığında cezalandırılan, buna rağmen ailesinin sevgisini kaybetmemek zorunda olan bir kız çocuğu olarak büyür. Roman da bir noktada bu dönüşümü merkezine alır ve bütün bir fikri onun üzerinden kurar. Aber, İyi Kız’ı şekillendirirken Nilab’ın dönüşümünü farklı karşılaşmalar ile yeniden ve yeniden kurar. Onun yüz yüze geldiği, vakit geçirdiği, maruz kaldığı her bir karakter Nilab’a ve onun temsil ettiği değerlere yeni bir tartışma zemini sunar. Böylelikle hikâye sürekli farklı uçlarda gelişmeyi sürdürür.
Nilab ile Marlowe arasındaki ilişki birçok açıdan birbirine zıt bir şekilde gelişir. Biri için yükseliş diğeri için çöküş anlamına gelebilir. Aralarında birbirine paralel gelişen ve aynı rota üzerine hareket eden bir ilişki söz konusu değildir. Özellikle Marlowe’un çöküş sürecinde bu durum kendisini daha açık bir şekilde gösterir. Kimi zaman ileriye doğru atılan her bir adım aslında kişiyi daha da geriye savurur. Nilab için de benzer bir süreç söz konusu olur. Babadan kaçarken Marlowe’a, aileden kaçarken farklı ölçekli yeni topluluklara denk gelir. Bu da onu ve kararlarını sürekli farklı şekillerde etkileyerek romanın iniş çıkışlarını belirler. Aşk, cinsellik ve aile, bu anlamda belirli aralıklarla tekrar tekrar gündeme gelir.
Özgürleşme, Nilab için bütün bir yaşamını kuşatan en önemli başlıklardan biridir. O, hemen her konuya özgürleşmeye dair bir merak ve arzuyla yaklaşır. Bu da olaylara yaklaşma biçimini ve perspektifini doğrudan etkiler. Öte taraftan bu, hiçbir zaman tek bir karar/hamle ile olmaz. Ortada uzun soluklu bir süreç söz konusudur. Sözgelimi Romy’nin yardımıyla Marlowe’un evinden çıktığında “ne bir aydınlanma yaşadım ne de olağanüstü bir şey oldu” derken romanın kurtuluşu, kurtuluş fikrini romantikleştirmediğini açıkça gösterir (Aber, 2026: 312). Özgürlük burada yalnızca bir kapıdan çıkmak değil; kişinin içinde taşımayı sürdürdüğü utanç, bağımlılık ve kendini suçlama alışkanlıklarıyla uğraşmasıdır. Romy, Doreen ve Eli’nin desteği, bağımsızlığın kimseye ihtiyaç duymamak anlamına gelmediğini de ortaya koyar. Nilab zamanla kendisini yok eden ilişkilerle ayakta kalmasını sağlayan ilişkiler arasındaki farkı görmeye başlar; fotoğraf çekmesi, arkadaşlarıyla yeniden bağ kurması ve geleceğini düşünmesi, benliğini gündelik hayatın içinde yavaş yavaş geri alışının parçalarıdır.
Bu dönüşüm, Nilab’ın Afgan kimliğiyle kurduğu ilişkinin değişmesiyle tamamlanır. Arkadaşlarına gönderdiği “Yalan söyledim. Ben Afgan’ım,” mesajı onu bir anda özgürleştirmez; kendisi de halihazırda hissettiği şeyin özgürlükten çok rahatlama olduğunu belirtir (Aber, 2026: 234). Yine de bu itiraf, kabul edilmek uğruna kendisini eksiltmekten vazgeçmesinin ilk adımıdır. Babasından adının annesinin Afganistan’dan ayrılırken gördüğü nehirle bağlantılı olduğunu öğrenmesiyle geçmiş, yalnızca kaçılması gereken bir baskı kaynağı olmaktan çıkar; sürgünü, kaybı ve ataerkil kuralları içerdiği kadar annenin cesaretini ve yeni bir hayat kurma iradesini de taşıyan bir mirasa dönüşür. Romanın sonundaki “Bir zamanlar bir kız çocuğuydum. Özgür olmak istiyordum,” ifadesi tamamlanmış bir kurtuluştan çok bu kavrayışı ifade eder (Aber, 2026: 325). Nilab’ın asıl kazanımı, “iyi kız” ile “kötü kız” arasında seçim yapmak zorunda olmadığını anlamasıdır; özgürlük, başkalarının kendisi için hazırladığı kimliklerden birini seçmek değil, kendi bedeninin, geçmişinin ve hikâyesinin anlamını belirleyebilme hakkını geri almaktır.
Aria Aber’in İyi Kız’ı özgürlüğün yalnızca aileden uzaklaşmak, yasakları çiğnemek veya sınırsız yaşamak anlamına gelmediğini gösteren, bunu göçmen bir karakter üzerinden şekillendirerek içerisine çok daha farklı tartışmaları da dâhil eden bir roman. Nilab’ın hikâyesi, insanın kaçtığı baskıyı başka ilişkiler içinde yeniden kurabileceğini; asıl özgürleşmeninse kendi sınırlarını belirlemek ve geçmişiyle yeni bir bağ kurmakla mümkün olduğunu düşündürür.