
“Anadolu tek bir büyük bütün değil; sayısız küçük evrenin birleşimidir. Biz cevheri kendi yatağında aramak istedik… Masal unutmaz; söz uçar, masal kalır. Ve herkes, eninde sonunda kendi masalına inanır” diyen Murat Nedim ile son kitabı Yörük Masalları - Varmışla Yokmuş Arasında Bir Zaman Varmış’ı konuştuk.
Büyük Prens, Cehennem Muhabiri, İstanbul’un Son Yılanı Nasıl Öldü? kitaplarından tanıdığımız Murat Nedim, bu kez Toroslardan Kaz Dağları’na uzanan sözlü kültürün izini sürdüğü Yörük Masalları & Varmışla Yokmuş Arasında Bir Zaman Varmış kitabıyla huzurlarımızda. Karakarga Yayınları’ndan yayımlanan kitap, Yörük obalarında kuşaktan kuşağa anlatılan 19 masalı bir araya getirirken; masalı yalnızca geçmişten miras kalan bir anlatı olarak değil, her anlatıcının dilinde yeniden doğan, yaşayan bir kültür olarak ele alıyor.
Gökten düşen üç elmadan nasibimiz olanın peşine düşerek Murat Nedim ile masalları(nı) konuştuk.
Kitabınızı okurken us’umu havalandıran Milan Kundera’nın şu sözü oldu: “İnsanın iktidara karşı mücadelesi, hafızanın unutuşa karşı mücadelesidir.” Kitabınızda hissedilen en güçlü duygu da bence nostalji değil, hafızaya duyulan güven. Bugün dijital çağ her şeyi kaydediyor ama hiçbir şeyi gerçekten “hatırlamıyor”. Buna rağmen sözlü kültür yüzyıllardır yaşamaya devam ediyor. Sizce sözlü kültürün yazılı ve dijitale rağmen hâlâ dirençli kalmasını sağlayan şey nedir?
Kundera’nın bu düşüncesine Claude Lévi-Strauss’un çok sevdiğim bir tespitiyle devam etmek isterim. “Mitler insanlar tarafından düşünülmez; mitler insanların içinden geçerek kendilerini düşünür.” Bu cümleyi ilk okuduğumda aklıma doğrudan masallar geldi. Çünkü masalların aslında tek tek insanlar tarafından üretilen metinler değil, toplumların ortak hafızasında oluşan canlı organizmalar olduğunu yeniden fark ettim. Bir masalı ortaya çıkaran yalnızca bir anlatıcı değil. Bir coğrafya üretir onu. Bir iklim, bir korku, bir umut, bir kıtlık, bir göç, bazen de tek bir ateş başında anlatılan tek bir cümle... İnsanlar ölür, kuşaklar değişir ama masal yaşamaya devam eder, edecektir. Çünkü masalın sahibi yoktur. Onun sahibi zamandır. Bugün dijital dünya muazzam bir kayıt mekanizması kurmuş durumda. Her saniye sayısız veri depolanıyor. Fakat bütün bunlar hafıza üretmiyor. Çünkü hafıza yalnızca bilgi -içerik- biriktirmek değildir; anlamı kuşaktan kuşağa taşıyabilmek. Bunu yapabiliyor muyuz? Mesele burada! Direnç dediniz ya… Sözlü kültürün en büyük gücü de tam burada ortaya çıkıyor. Aynı masal her anlatıldığında aslında yeniden doğuyor. Her anlatıcı kendi nefesini katıyor ona. “Nefes”ini katıyorum dedim. Bazen bir kelime değişiyor, bazen bir karakter büyüyor, bazen bir olay eksiliyor ama masal yeni nefesle yaşamaya devam ediyor. Ben hafızayı hiçbir zaman bir hard diske benzetmedim. Hafıza yaşayan bir organizma. Diğer nokta ise şu; insan sadece bilgiye değil, birlikte anlam üretmeye ihtiyaç duyuyor. Masallar tam da bunu yapıyor.
Toroslardan Kaz Dağları’na uzanan Yörük coğrafyasında kuşaktan kuşağa aktarılan masalları bir araya getirdiğiniz Yörük Masalları - Varmışla Yokmuş Arasında Bir Zaman Varmış nasıl ortaya çıktı? Bu yolculukta dert edindiğiniz mesele neydi?
Aslında bu çalışma tek başına ortaya çıkmış bir fikir değil. Yayınevimiz uzun zamandır masalları merkeze alan bir seri hazırlıyor. Fakat ben Anadolu’ya yalnızca büyük bir bütün olarak bakmanın eksik kalacağını düşündüm. Çünkü Anadolu dediğimiz aslında sayısız küçük evrenin birleşmesinden oluşuyor. Her dağın, her denizin, her nehrin başka bir dili, başka bir sesi, başka bir hafızası var. Bu yüzden önce mikroya inmeyi tercih ettik. Cevheri kendi yatağında arayalım istedik. Bu serinin ilk halkasını Yörük masalları oluşturuyor. Ardından Laz, Kürt ve Anadolu’ya Balkanlar’dan akan göçmen Türkler üzerine hazırlanan çalışmalarımız gelecek. Fakat benim kişisel motivasyonum yalnızca folklor derlemek değildi. Bir müze kurmak ya da nostalji üretmek gibi bir niyetim de yok. Geçmişi cam fanusun içine koyup seyretmek bana hiçbir zaman cazip gelmedi. Benim asıl meramım kaybolmak üzere olan bir düşünme biçimini görünür kılmak.
Masalları seçerken öncelikleriniz nelerdi? Araştırma sürecinde size ilginç gelen, “bu da varmış” dediğiniz veya tebessüm ettiren, yeniden teyit ettiğiniz hangi detaylardı?
Editörümle birlikte çalışırken en temel ilkemiz; en çok bilinenden ziyade en karakteristik olanı seçmekti. Yörük insanının dünyaya bakışını taşıyan anlatıları bir araya getirmeye çalıştık. Araştırmalar sırasında beni en çok şaşırtan şeylerden biri ise motiflerin yolculuğu oldu. Toroslarda anlatılan bir hikâyenin izini sürerken kendinizi binlerce kilometre ötede de bulabiliyorsunuz. O zaman şu çıkıyor ortaya, topluluklar çok farklı görünseler de korkuları, umutları, çocuklarını koruma biçimleri, ölümü anlamlandırma çabaları, adalet arayışları birbirine benziyor. Ve beni dehşete düşüren önemli unsur şu; masal içindeki kötülük ve iyilik tahmin edemeyeceğiniz kadar uçlarda geziyor.

Bugün rehberliği, Walter Benjamin’in “insanlığın en eski danışmanıdır” dediği masallardan değil, bize sürekli kesin doğrular dayatan yapay zekalardan ve algoritmalardan alıyoruz. Algoritmaların tek tipleştiren o rasyonel komutları karşısında, masalların o zamansız, sembolik ve bilge fısıltısı insanın fanilik mesaisine nasıl bir alternatif yol haritası sunuyor?
Algoritmalar bize en kısa yolu gösterirken masallar ise neden yürüdüğünüzü soruyor, sorduruyor. Bence ikisi arasındaki en temel fark tam olarak burada başlıyor. Yapay zekâ verimlilik, masallar anlam üretiyor. Algoritmalar bize neyi beğeneceğimizi söyleyebiliyor, ne izleyeceğinizi öneriyor, hangi müziği dinlemeniz gerektiğini vs. Fakat hiçbir algoritma bize neden korktuğunuzu, neden sevdiğinizi, neden vazgeçemediğinizi anlatamıyor. Çünkü insan yalnızca doğru cevaplarla yaşayan bir varlık değildir. İnsan, doğru veya yanlış inandığı hikâyelerle yaşayan bir varlık. Masalların gücü de burada saklı. Kesin cevap asla bulamıyoruz. Semboller çıkıyor kaşımıza, kapılardan geçiyoruz, dereye kapılıyoruz, sürekli sorunlarla boğuşan bir kahraman var. Aynı masalı okuyan iki insan bambaşka anlamlar çıkarabiliyor. Son olarak şu da denebilir, Yapay zekâ belirsizliği azaltmaya çalışırken masal ise belirsizliğin içinde yaşamayı öğretiyor sanki… Hayatın kendisi de zaten budur. Masallara ihtiyacımız var çünkü nefes alıyor, nefes veriyor.
Masalların efsunlu yanı belki de hiçbir zaman tek bir yazarının, “sahibinin” olmamaları: Her kuşak onu kendi nefesiyle yeniden kuruyor. Pertev Naili Boratav ve Eflatun Cem Güney gibi üstatların kadim derlemelerinden beslenirken siz nasıl bir anlatı kadrajı seçtiniz?
Onların 50-60-70 yıl önce yaptığına şimdi kimse cesaret edemez. Onlar yalnızca masal derlemediler. Aslında bir medeniyetin hafızasını kayıt altına aldılar. Bugün geriye dönüp baktığımızda elimizde hâlâ konuşabileceğimiz bu büyük arşiv varsa bunu büyük ölçüde onların emeğine borçluyuz. Onların bıraktığı yerden devam eden biri olarak kendimi görmüyorum. Ben onların açtığı kapıdan içeri giren bir yolcuyum. Metinleri bugünün Türkçesiyle yeniden kurarken özüne dokunmamaya büyük özen gösterdim. Çağdaş Türkçeyle yeniden yazarken aslında yalnızca bugünün okuruyla dünün anlatıcısı arasında küçük bir köprü kurmaya çalıştım. Ne eskiyi kutsamak istedim ne de bugünü merkeze koyup onu dönüştürmeye çalıştım. Hepsi bu.
Yörük kültürünün özünü oluşturan göç, hareket ve yol teması, anlatılara da derinden sirayet ediyor. Kitapta satır aralarına baktığımızda; “göçen insanın” dünyayı, mülkiyeti ve özgürlüğü algılayış biçimi, masal karakterlerinin karakterine ve verdikleri kararlara nasıl yansıyor?
Yerleşik insan toprağa, göçebe ise yola bağlanır. Aslında bu tek cümle bile iki farklı dünyanın zihniyetini anlamak için yeterlidir. Çünkü yerleşik hayatın temelinde mesele sahip olmak. Göçebe hayatın temel meselesi ise sürdürebilmektir. Birinde mülkiyet merkezde durur, diğerinde hareket. Yörük masallarını okurken bunu sürekli hissedersiniz. Kahramanların çoğu bir yere tutunmaya değil, yola çıkmaya hazırlanır. Çünkü yol onlar için yalnızca iki nokta arasındaki mesafe değildir; insanın kendini sınadığı, olgunlaştığı, kaderiyle karşılaştığı yerdir.
Bugün modern insanın en büyük kaygılarından biri kaybetmek. Çünkü sahip olduklarımız arttıkça onları koruma telaşı da büyüyor. Oysa göç kültüründe insanın değeri, taşıdığı eşyalarla değil; taşıdığı karakterle ölçülüyor. Cesaret, söz, misafirperverlik, dayanışma ve adalet çok daha kıymetli hâle geliyor. Öte yandan baktığımızda Yörük masallarında gerçek ödül hiçbir zaman altın ya da servet değil. Bugün çok kullanılan popüler bir kelime var: Akış. Aslında Yörükler bunu yüzyıllardır yaşıyordu. Onlar için hayat durağan değildi; hareket kutsaldı. İnsan bulunduğu yere göre değil, yürüdüğü yola göre tanımlanıyordu. Sanırım kitabın satır aralarında en çok hissettirmek istediğim ruh da bu.
Kitapta dağ, taş, kurt ve rüzgâr pasif birer dekor değil; konuşan, yargılayan ve cezalandıran, yaşayan birer karakter. Modern şehir insanının doğayla bağı kopmuşken, masallardaki bu kadim “doğa dilini” yeniden duymak bize bir yanıyla çok iyi geliyor. Sizce masallar, bütünüyle unuttuğumuzu sandığımız o evrensel akrabalığı hatırlatarak bugünün insanına nasıl sirayet ediyor?
Yörük için doğa dekor değil ki… Muhatap! Aslında bu sorunun en kısa cevabı budur. Fakat bu cümlenin içinde çok büyük bir dünya saklı. Bugünün insanı için doğa, paylaşım yapılacak ve beğeni toplanacak bir manzara. Fon yani… Veya dağlar hafta sonu kaçamağı, deniz ise tatil demek. Oysa Yörük kültüründe doğa birlikte yaşanan bir varlık. Onunla konuşulur, ona kulak verilir, ondan izin alınır. Çünkü insan kendisini doğanın sahibi olarak değil, onun bir parçası olarak görür. Masallarda taş konuşur, kurt yol gösterir, rüzgâr haber getirir, ağaç sır saklar. Bunlar çocukları eğlendirmek için kurulmuş fantastik ayrıntılar değil. Bunlar bir dünya görüşünün sembolleri. Modern insan uzun zamandır evrenin merkezinde yaşadığına inanıyor. Masallar ise tam tersini söylüyor. Diyor ki; sen merkez değilsin. Sen büyük bir bütünün yalnızca küçük bir parçasısın, akıllı ol, aklını çeker alırım diyor. Ve sonra ne oluyor? Masalları okurken içimizde tarif edemediğimiz bir huzur oluşuyor. Çünkü unuttuğumuz bir bütündeşlik duygusunu yeniden hatırlıyoruz. Ayrıca doğayı romantikleştirmeye çalışmamak gerek. Çünkü doğa yalnızca merhamet değildir. Bazen adalettir. Bazen ödüllendirir, bazen cezalandırır. İnsan kibirlenirse doğa onu hizaya getirir. Sözünü tutarsa yolunu açar.
Yörük ağzını korumanız dikkat çekici bir tercih. Bugün edebiyatın önemli bir bölümü dili sadeleştirmeye yönelirken, siz bu masalların o yerel sesini ve ritmini korumayı seçiyorsunuz. Dilbilimci antropologlar, her kelimenin bir yaşam biçiminin hafızasını taşıdığını söyler. Sizce, Yörük ağzına ait bir kelimeyi masalda yaşatmak, bugünün sınırları çitlerle çevrili şehirli okuruna o kültürün doğayla kurduğu ilişkiyi ve dünyayı algılama biçimini nasıl taşır?
Dile hiçbir zaman yalnızca iletişim aracı olarak bakmadım. Dil aynı zamanda inşa biçimidir. Bu sebepledir ki bir kelimeyi değiştirdiğinizde bazen yalnızca sesi değiştirmezsiniz. O kelimenin arkasındaki iklimi, coğrafyayı, insan ilişkilerini, hatta düşünme biçimini de değiştirmiş olursunuz. Bu yüzden Yörük ağzını mümkün olduğunca korumaya çalıştım. Çünkü o kelimelerin her biri yüzyılların içinden süzülerek geliyor. Kısaca şunu diyebilirim, ben kelimeleri korumaya çalışmadım. O kelimelerin taşıdığı hayatı korumaya çalıştım.

Kitabı okurken kendimizi felsefi bir döngünün içinde buluyoruz: Masalları yaşatan ve üreten biziz; evet, ama zamanla o masallar kendi kalıplarını bizim hayatlarımıza döküp bizi kendilerine mi benzetiyor? Bu çift taraflı aynada, yaratıcı ile yaratılan arasındaki sınır nerede siliniyor?
İlk bakışta masalları insanların oluşturduğunu düşünüyoruz. Bu doğru. Ama yalnızca başlangıçta doğru. Bir süre sonra roller değişiyor. Masal insanı kurmaya başlıyor ve sonsuz döngüde kavuruluyoruz. İşte kültür dediğimiz şey tam burada oluşuyor. Çocukken dinlediğimiz hikâyeler, iyiyle kötüyü ayırma biçimimiz, cesareti nasıl tanımladığımız, adalet anlayışımız, hatta bazen sevme biçimimiz bile bu anlatılarla şekilleniyor. Bir noktadan sonra hangi düşüncenin bize ait olduğunu, hangisinin masaldan geldiğini ayırt edemiyoruz. İşte tam olarak büyü bu!
Kitabınızda kahramanlar yola çıktıkça, anlatının kendisi de onlarla birlikte bükülüyor ve dönüşüyor. Edebiyatta odağı hep kahramanın değişimine çevirmeye alışkınız; oysa sizin masalar, anlatıcıyı ve dinleyiciyi de bu girdabın içine çekiyor. Kahraman, anlatıcı ve dinleyen arasındaki bu geçirgen sınırda; yolculuk bittiğinde masalın evine gerçekten “kim” dönmüş oluyor? Sizce masallarda asıl dönüşen kişi kahraman mı, anlatıcı mı, dinleyen mi?
Şimdi burası zurnanın “zırt” dediği deliği. Üçünün de aynı kaldığını söylemek mümkün değil. Kahraman görünürde değişiyor. Anlatıcının dili ve nefesi değişiyor. Dinleyicinin ise hayatı değişiyor. Ve masallarda şu cereyan ediyor, çoğu zaman kitabı kapattığımızda olayın bittiğini sanıyoruz. Oysa gerçek masal tam o anda başlıyor. Çünkü artık anlatı kitabın içinde değil, okurun zihninde yaşıyor. Aynı masalı on kişiye anlatın; on farklı masal ortaya çıkar. Herkes kendi hayatını, kendi korkularını, kendi eksikliklerini o hikâyenin içine taşır. Bir roman yazarına aittir. Masal ise dinleyenine ait! Masala bir teslim süreci olarak bakmak gerek…
Gerçek dünyanın aksine masallar bizi iyiliğin ve kötülüğün o “berrak”, “arketipsel” sadeliğiyle baş başa bırakıyor. Siyahın ve beyazın bu kadar keskin olduğu bir dünyayı yeniden üretirken, modern insanın her şeye psikolojik bir gerekçe arayan o kuşkucu zihnini susturmayı nasıl başardınız? Bu “ahlaki saflığı” korumak, günümüz dünyasında nasıl bir estetik meydan okumaydı?
Meydan mı okuduk bilmiyorum! Ve aslında bu ahlaki saflığı özellikle korumak gibi bir gayem yoktu. Fakat masal metinlerinin içinde ilerledikçe şunu çok açık biçimde görünür; masallar asla psikoloji yazmaz. İnsanın davranışlarının arkasında hangi çocukluk travmasının, hangi bastırılmış arzunun veya hangi karmaşık duygusal gerekçenin bulunduğuyla ilgilenmez. Masalın işi bu değil’dir! Masal, arketip ortaya koyar. İyi neden iyidir, kötü neden kötüdür diye psikolojik dosyalar açılmaz. Masal insanın mazeretleriyle değil, seçimleriyle ilgilenir. Bir yol ayrımında neyi seçtiğine bakar. Elindekini paylaşmış mı, sözünü tutmuş mu, güç eline geçtiğinde zalimleşmiş mi, korktuğunda geri mi dönmüş, yoksa yürümeye devam mı etmiş? Masalın ahlakı tam olarak burada kurulur. Modern insan ise her kötülüğe bir açıklama, her iyiliğe de kuşkuyla bakılabilecek gizli bir neden arıyor. Elbette insan karmaşık bir varlık. Elbette davranışların ardında görünenin ötesinde sebepler olabilir. Fakat bazen bu açıklama arzusu, seçimin sorumluluğunu ortadan kaldırıyor. İnsan yaptığı şeyden çok, onu neden yaptığıyla ilgilenmeye başlayınca ahlaki sonuç ve sorun bulanıklaşabiliyor. Modernitede bizler “seçtiğimizin sorumluluğunu almak” yerine “neden bunu seçmiş olabilirim” sorunsalının derdine düşmüşüz. Evet, düşmüşüz! Düşmek kelimesi burada gerçek manada kullanılmıştır. Masal ise burada son derece serttir. Sana şunu sorar: “Ne hissettin?” değil, önce “Ne yaptın?” der. Çünkü duygu daha sonra gelir. Masalda belirleyici olan, insanın karşılaştığı durumda hangi tarafta durduğudur. Masal, bütün mazeretleri ortadan kaldırarak insanı kendi kararıyla baş başa bırakır. Belki modern dünyanın en çok unuttuğu şey de budur. Hayatın her alanında binlerce gerekçe üretiyoruz ama sonunda yine bir seçim yapıyoruz. Masal, işte o seçimi gözümüzün önüne koyuyor. Bize, kim olduğumuzu söylediklerimizin değil, seçtiklerimizin belirlediğini hatırlatıyor. Çok güzel soruydu, güzel cevap olmuştur umarım.
Kitabı okurken fark edilen şeylerden biri de: Bu anlatılarda zaman doğrusal ilerlemiyor; sanki geçmiş her an yeniden bugüne karışıyor. Masalın bu tarih dışı, döngüsel zaman algısını bir kitap bütününde kurgulamak yazınsal olarak nasıl bir deneyimdi? Kronolojik zamanın dışına çıkmak, size anlatıcı olarak nasıl bir özgürlük alanı veya zorluk getirdi?
Masallarda zaman ne ilerler ne de geriler; dönüp durur. Çünkü masallar takvime göre değil, hafızaya göre yaşar. Hangi yılda, hangi padişah döneminde ya da hangi yüzyılda geçtiğinin önemi yoktur. Masalın zamanı, insanlığın tekrar eden hâllerinin zamanıdır. Bir çocuğu kurt kapar, bir kahraman yola düşer, bir zalimin başı vurulur. Bunlar belirli bir tarihe değil, insanın değişmeyen hâllerine aittir. Bu yüzden yüzyıllar önce anlatılmış bir masalda bugün hâlâ kendimizi bulabiliriz. Olay eskir ama mesele eskimez. Bu kitabı kurarken kronolojiye değil, ritme sadık kalmaya çalıştım. Çünkü masalın iç zamanını belirleyen şey olayların sırası değil, anlatının nefesidir. Zaman hızlanabilir, yıllar tek cümlede geçebilir, bir an uzayıp bütün anlatıyı kaplayabilir. Masal bunu açıklamak zorunda değildir; çünkü onun zamanı fiziksel değil, semboliktir. Bu yüzden ritmi hissetmek önemlidir; çünkü ritim yalnızca metnin değil, hayatın da görünmeyen ölçüsüdür.

Masallarda sık sık insan ile hayvan arasındaki sınır siliniyor; kurt konuşuyor, yılan yol gösteriyor, koç kader değiştiriyor, taş dile geliyor. Modern insanın kendisini evrenin merkezine koyduğu bugünlerde, masallardaki bu insan-dışı canlandırmalar sadece nostaljik birer öge mi ya da insanın doğayla kaybettiği o kadim “akrabalık” bağını yeniden kurma çabası mı? Bu sınır tanımazlık, bugünün okuruna nasıl bir özgürlük vaat ediyor?
“Modern insanın kendisini evrenin merkezine koyduğu”’ söylemi doğru bir nokta. Ve az önce de dediğim gibi Yörük için doğa veya evren dekor değil, muhatap! Bizler, doğayı büyük ölçüde kendi ihtiyaçlarımız için kullanılacak bir kaynak olarak görüyoruz. Masallarda ise çok daha eski ve eşitlikçi bir yerden konuşuluyor. O dünyada insan tek başına konuşan ve/veya hükmeden varlık olmaz, olamaz! Olması da imkansızdır. Hayatın süregelesi için her varlık birbiriyle iletişim halinde olmalıdır. Ki unuttuğumuz bu! Ve masalların en büyük güçlerinden biri de bu… İnsanla hayvan, canlıyla cansız arasındaki sert sınırları kaldırarak bize doğayla unuttuğumuz o kadim akrabalığı yeniden hatırlatıyor işte. Böylece okur, kendisini dünyanın sahibi değil, onun büyük hikâyesinin bir parçası olarak görmeye başlıyor.
Kitabın alt başlığı olan “Varmışla Yokmuş Arasında Bir Zaman Varmış” ifadesi, bizi doğrudan gerçek ile hayalin, varlık ile yokluğun birbirine sızdığı o “eşik” zamanına götürüyor. Bir yazar olarak bu masalları yeniden kurarken, ayağınızı bastığınız o gerçeklik zemini nerede bitti ve masalın o tekinsiz boşluğu nerede başladı?
Gerçek ile hayal arasında keskin bir çizgi olduğuna inanmıyorum. İnsan zaten hayatını ikisinin arasında yaşıyor. Gördüğümüz bir gerçeklik var ama aynı zamanda hatırladığımız, korktuğumuz, umut ettiğimiz ve anlam yüklediğimiz başka bir gerçeklik de var. Masal, işte bu iki dünyanın birbirine karıştığı yeri görünür kılıyor. “Varmışla Yokmuş Arasında Bir Zaman Varmış” benim için tam da bu eşik hâlini anlatıyor. Çünkü bazen hiç yaşanmamış bir hikâye, yaşanmış bir olaydan daha güçlü iz bırakabiliyor. Masalları yeniden kurarken ayağımı bastığım zemin coğrafya, göç, insan ilişkileri ve doğaydı; masal ise bütün bunların sembole dönüştüğü yerde başlıyordu. Bu yüzden bu başlık yalnızca kitabın adı değil, masalın hakikat anlayışının da özeti. Bazen gerçeği anlatmanın en güçlü yolu, onu doğrudan anlatmak değil; masalın diliyle yeniden kurmak diye olaya bakıyorum.
Bu yolculuğun (derleme ve yeniden yazım sürecinin) ardından zihninize süzülen, dönüp dönüp baktığınız en baskın sahne veya imge hangisi oldu? Eğer bugün Yörük obalarının ateş başında anlatılan o kadim masal zincirine yazar olarak siz de tamamen yeni bir halka eklemek isteseydiniz, o masal hangi dertle yola çıkardı?
Ateş başı. Zihnimde kalan en güçlü sahne bu. Çünkü ateş, Yörük kültüründe -yalnızca Yörük kültüründe de değil- sadece ısınmanın aracı değildir. Hafızanın merkezidir. Gün biter, sürü döner, hava kararır, sessizlik çöker ve insanlar ateşin etrafında toplanır. Tam o anda masal başlar. Amma ve lakin masalın asıl mekânı da çoğu zaman olayın geçtiği dağ, saray, mağara veya orman değildir. Asıl mekân, anlatıldığı ateş başıdır. Ateşin aydınlattığı yüzler, karanlığın görünür kıldığı sesler ve birbirine yaklaşan insanlar masalın esas karakterleridir. Ben bu kitabı yazarken bunu çok güçlü biçimde hissettim. Eskiden insanlar ateşin ışığında birbirlerine yaklaşırdı. Bugün ise ekranların ışığında birbirimizden uzaklaşıyoruz. Teknoloji bizi birbirimize bağladı ama ortak hafızamızı büyütmedi. Aynı görüntülere bakıyoruz fakat aynı hikâyeleri yaşamıyoruz. Aynı bilgiyi tüketiyoruz ama aynı anlamı paylaşmıyoruz. Birbirimize gönderdiğimiz her reels videosunda bile aslında küçük bir imdat çağrısı olduğunu düşünüyorum: “Benimle misin? Sen de bunu gördün mü? Benimle aynı şeyi hissettin mi?” Bu, birlikte hikâye kurma ihtiyacımızın dijital biçimi. Fakat görüntü çok hızlı geçiyor. Bir sonrakine kayıyoruz ve geride ortak bir hafıza kalmıyor. Bence çağımızın en büyük problemi hafıza kaybı. Çünkü bir toplum önce hikâyelerini kaybeder, sonra kim olduğunu unutur. Savaşlarını unutur, barışlarını unutur, acılarını ve sevinçlerini unutur. Bir gün gelir, asra bedel olur aynaya bakar ve karşımızda bir *mankurt vardır artık. Eğer bugün o ateş başında anlatılan kadim zincire tamamen yeni bir halka ekleseydim, her şeyi bilen ama hiçbir şeyi hatırlamayan bir kahramanla yola çıkardım. Belki kahraman bütün yolları haritadan bulabilirdi ama hangi yoldan geldiğini bilmezdi. Her sorunun cevabına ulaşabilirdi fakat kendisine “Sen kimsin?” diye sorulduğunda susardı. Sonra kaybettiği hafızayı bulmak için tekrar tekrar yola çıkardı. Ve sonunda ki bir son olmalı insan yolunu haritada değil, hafızasında kaybettiğini anlardı.
* “Mankurt”, Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde geçen, hafızasını ve bilincini yitirerek sorgusuz sualsiz bir köleye dönüşen kimliksiz insan demek. Cengiz Aytmatov Gün Olur Asra Bedel adlı romanındaki Nayman Ana efsanesiyle bu terimi dünya çapında tanınır hale getirmiş.