17 HAZİRAN, CUMA, 2022

“Edebiyat İnsandır, İnsanın Ta Kendisi”

Cem Kalender ile Palu ailesinden yola çıkarak bütün bir toplumun kötülük fikri etrafında nasıl bir araya gelebileceğini, bunun çağa dair nasıl bir tanıklık ifade edebileceğini incelediği yeni romanı Çürüme, roman sanatı ve edebiyatı üzerine konuştuk.

“Edebiyat İnsandır, İnsanın Ta Kendisi”

Cem Kalender, geçtiğimiz günlerde Doğan Kitap tarafından yayımlanan yeni romanı Çürüme’de Palu ailesinden yola çıkarak bütün bir toplumun kötülük fikri etrafında nasıl bir araya gelebileceğini, bunun çağa dair nasıl bir tanıklık ifade edebileceğini inceliyor. Oğul İshak’ın hikâyesi üzerinden aile, toplum, sınıf, din, düzen, otorite gibi birçok farklı konuya eklemlenen roman, okura yakın geçmişin sıra dışı olaylarına dair içten bir eleştiri getiriyor.

2007 yılında yayımlanan ilk romanınız Klan’dan bugüne kaleme aldığınız eserlerle kendinize özel, zengin, toplum ile, Türkiye’nin yakın dönem tarihi ve kırılma noktaları ile yakından ilgilenen bir edebiyat yarattınız. Öncelikle bir yazar olarak edebiyat, sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Edebiyat insandır, insanın ta kendisi. Öteden beri sorulan bir soru vardır; insanı diğer canlılardan ayrın şey nedir diye. O, edebiyattır işte. İnsan imgeler, diğer canlılardan temel farkı imgelemesidir.

Roman, sizin bugüne kadar üzerinde durduğunuz ve eser kaleme aldığınız yegâne tür. Bu anlamda bir tür olarak romana yaklaşımınız nasıldır?

Roman yazmayı seviyorum, daha da öte okumayı seviyorum. Kendimi o kadar çok romanın içinde hissediyorum ki edebiyatın diğer dallarına izleyici olarak bakabiliyorum ancak. Edebiyatın diğer türleriyle ilişkim ortalama bir okuyucunun kurduğu ilişkinin ötesine geçemiyor. Roman edebiyata sonradan girmesine rağmen edebiyatın ana damarı olmayı başarmıştır.

Türkiye’nin geçirdiği sosyal, toplumsal ve siyasal dönüşüm, sizin edebiyatınızın en başat özelliklerinden birisi. Yakın dönem Türkiye tarihini sizin için bu kadar özel, önemli ve işlenebilir yapan nedir?

En önemlisi içinde yaşıyoruz, maruz kalıyoruz. Özellikle son 20 yılın tahribatı çok büyük ve çok sarsıcı. Bunu gördük, yaşadık ve maruz kaldık. Bu dönemi tek bir sözcükle özetleyin deseler “çürüme” derim. Bunu toplumun her katmanında görebiliyoruz. Kurumlarda da görüyoruz tabii. Yılar sonra bunlar yazılacak, tartışılacak ama ben bunu şimdi kayıt altına almak istedim dilimin döndüğünce. Bir edebiyatçı olarak topluma karşı, tarihe karşı sorumluluğumu yerine getirmek istedim. 

Yeni romanınız Çürüme’de toplum nezdinde büyük tartışmalar yaratan Palu ailesinin hikâyesi üzerinden geliştirdiğiniz bir olaylar silsilesine yer veriyorsunuz. Bu olay sizi nasıl ve neden etkiledi?

Yukarıda da bahsettim tepeden tırnağa bir çürüme var toplumda. Palu ailesi hikâyesi bu çürümenin sadece bir örneği, cerahatin patlamasına bir örnek. Ben bu hikâye üzerinde bir toplum ve iktidar eleştirisi yapmak istedim. Kitapta zaten bilindik anlamda bir Palu ailesi hikâyesi yok.

“Çürüme”, sözlük anlamı olarak da imgesel olarak da farklı şekillerde değerlendirilebilecek, arka planında güçlü bir imgelem barındıran özel bir sözcük. Siz de yeni romanınızda bu sözcüğü başlığa taşıyor, her yerinden çürümüş bir toplum hikâyesini odağınıza alıyorsunuz. Sizin için “çürüme” nedir ve bu kelimeyi nasıl bir anlamsal yapıya oturttunuz?

Günümüzde yaşanılanları anlatmak için herhangi bir imgesel, alegorik anlatıma ihtiyaç yok. Aleni bir çürüme yaşıyoruz. Hayatın her alanında bunu görebiliyoruz; birey, toplum, kurumlar, siyasi otorite ve devlet. Bu kendiliğinden olan bir şey değil, bir anda ortaya çıkan bir şey de değil, uzun bir sürecin sonucu. 

Birey ile toplum arasındaki ilişki her zaman çetrefilli ve köşeli olmuştur. Siz de romanınızda çürümenin bireysel ve toplumsal düzeyde nasıl bir karşılık bulduğu üzerinde duruyorsunuz. Palu ailesi örneği üzerinden hareket etmeniz ve bu yaşamlara farklı noktalardan yaklaşmanız da bu perspektiften dikkat çekici. Peki burada bireysel ve toplumsal çürüme nasıl iç içe geçti?

İnsan doğası itibariyle kurnaz bir varlıktır, kestirmeden gitmeyi sever, uzun dolambaçlı yollardan gitmekten hazzetmez, emek isteyen işlerden mümkün olduğu kadar kaçar. Ama toplumdan korktuğu için yazılı ve toplumsal normları önemsiyor gözükür. Bir gözü hep toplumsal tepkide olur; orada bir gevşeme, göz yumma gördüğünde pervasızlığını göstermeye başlar. Toplum ne kadar izin verirse birey o kadar ileri gider. Toplumla birey arasında zımni bir anlaşma vardır aslında. Siyasi otoriteyi de unutmayalım, toplumun davranışını da o belirler, sınırları o çizer, toplumun ahlak bekçiliğini o yapar. Toplum tavırlarını siyasi otoritenin pozisyonuna göre biçimlendirir.

Sıddık, bir yandan oldukça karanlık, diğer yandan ise oldukça etkili bir karakter olarak ön plana çıkıyor. Onun Ongun Apartmanı’na taşınışı, hızla insanlar üzerinde kurduğu hâkimiyet, söylemleriyle insanları etkisi altına alması dikkat çekiyor. Sıddık karakterindeki bu karanlık, kökenini nereden alır?

Kökenini toplumdan alır, Sıddık gibileri toplumdan aldığı cüretle bir kötülük sınırı çizer. Toplum ne kadar izin verirse Sıddık o kadar ileri gidecektir. Burada siyasi otorite, toplum, birey yukarıdan aşağı birbirlerini sakatlar ya da tamir eder.

Palu ailesini içinde yaşadığımız toplumun bir alegorisi olarak görebiliriz.

Cem Kalender

Kötülük toplumdan doğup bireyde kendisine karşılık bulur, sonra yine topluma geri döner. Hitler’de de Mussolini’de de, daha nice karanlık figürde de bu durum vardır. Toplum, kendi düşmanını, kendi karanlığını, kendi kötülüğünü kendisi yaratır. Sıddık’ta da benzer bir durumun söz konusu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Wilhelm Reich’in o meşhur sözü: “Kitleler aldatılmadı, toplum faşizmi arzuladı.” Gerçekten öyle değil mi? Siyasi otorite toplumun izin verdiği ölçüde ileri gidebiliyor, toplum da siyasi otoritenin izin verdiği ölçüde suç işleyebiliyor. Toplum ve otorite birbirini denetliyor ya da göz yumuyor.

Siyasi otorite topluma şu mesajı veriyor yıllardır; değerleri istediğiniz gibi istismar edebilirsiniz, yalan söyleyebilirsiniz, münafıklık yapabilirsiniz ama bir şartla o değerleri en çok siz savunuyor görünün, çünkü siyasi otorite olarak ben böyle yapıyorum. Sıddık da burada aile ve mahalle izin verdiği ölçüde ileri gidiyor, çevresini kendi karanlığına çekip kendi günahına ortak ediyor.

Çürüme’nin din, din algısı ve din yönetimini dinî hikâyeler ile inşa eden farklı bir tonu olduğu söylenebilir. Sözgelimi, İbrahim, İsmail ve İshak üzerinden kurulan örgü bu anlamda roman zeminine işaret eder. Oğul İshak’ın uzun süre devam eden bu döngüyü kırmasının altındaki neden ve söylemsel göndermeler nelerdir?

Toplumu anlatıyorsan, yozlaşmaya, çürümeye yazıyorsan din, kültür, gelenek elbette referans alınmalı. Bütün toplumlar dinden besleniyor. Ki zaten ben bir okur olarak da din ve mitolojiye ilgi duyuyorum. Özellikle Oedipus karmaşası ve İbrahim İshak hikâyesi kitaplarımda benim için güçlü referanslar oluyor.

Romanda anne-oğul ilişkisi de baba-oğul ilişkisi de ayrı ayrı değerlendirilebilecek bir konu. Bir yanda kötülüğün kaynağı olarak baba, diğer yanda yaşanan onca olaya rağmen babayı affetme derdindeki anne. Bütün romana hâkim olan bu karşıtlığın ortasında oğul için nasıl bir gelecek tahayyül edilebilir? Bu tahayyül aynı zamanda bütün bir ülkenin, toplumun ve toplumsal değer normlarının karşılığı olarak görülebilir mi?

Adorno, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” der. Musil de Niteliksiz Adam’a şöyle bir giriş yapar: “Ki ilginç ama buradan bir sonuç çıkmayacak.” Kadim anlatılarda da başat anlatı baba - oğul ve anne - oğul hikâyesidir. Oğul bir gelecektir, bir ideadır ama temel olarak hikâyenin kendisi yanlış olduğu için doğru bir sonuç çıkmaz. Roman özelinde ise bir oğul olarak İshak’ın hikâyesinin ucu açık. Biraz da okuyucu karar verecek onun hikâyesinin nereye, nasıl evrileceğine.

İsmail Hoca, Sıddık, Süleyman, Muhtar, Yakup… Kitapta tüm olayların merkezinde erkek karakterlerin olduğunu ve yaşananlara birçok anlamda onların öncülük ettiğini söyleyebiliriz. Son olarak, romanda ana örgüyü meydana getiren tüm bu erkeklerin ortak noktası nedir? Kötülükle erkeklik arasında paralel bir ilişkiden söz edilebilir mi?

Sizin tespitinizin yanına şu notu da düşelim; romanda salt olarak tek iyi karakter Kevser. Ayrıca bence güçlü de bir karakter. Bununla beraber bir çürüme romanı yazıyorsanız erkek karakterlerin yoğunlukta olmasının şaşılacak bir yanı yok. Tarih bize şunu gösteriyor; çürüme, yozlaşma erkekte ve erkeklikle başlıyor maalesef.

0
1347
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage