23 ŞUBAT, SALI, 2021

"Baş Etme Stratejisi Neşe Olan Kadınları Yazdım"

Sinem Sal ile okurunu 90’lı yıllara götürdüğü, bir mahallede birbirlerine tutunarak ayakta kalmaya çalışan kadınların sıradan olmayan maceralarına tanık ettiği ilk romanı Bizim Zamanımız üzerine söyleştik.

Sinem Sal’ın 2016 tarihli öykü derlemesi Dank için kaleme aldığım bir yazıda onun öyküleri için “mikro roman” tanımlamasını yapmıştım. Şimdi, aradan geçen beş yıldan sonra, Sinem Sal sonunda ondan beklenen romanı okurlarıyla buluşturduğu için çok mutluyum. Yazar, yeni romanı Bizim Zamanımız ile pek çoğumunuz hayatında ayrı bir yeri olan 1999-2000 yıllarına dönüyor ve milenyuma bir kenar mahalleden bakan Mihrap ile tanıştırıyor bizleri. Sinem Sal ile doksanlı yılları, mahalle hayatını ve elbette Bizim Zamanımız’ı konuştuk.

Sinem, pandemi bizi de ayrı düşürdü, görüşmeyeli nasılsın?

Gündemle birlikte sürekli değişen bir ruh hâlindeyim. Ama pandemi özelinde konuşacak olursam, sanırım tümüyle kapanıp üretmeye, çalışmaya devam ettim. Bu da bir şekilde iyi hissettirdi.

Okurların seni şiirlerinle ve öykülerinle tanırken bu kez çok daha uzun soluklu bir metinle, bir romanla çıkageldin. Bizim Zamanımız raflarda yerini aldı. Roman yazmak nasıl bir tecrübe oldu?

Bir önceki kitabım Dank’ta “Aslında bu öykünü roman yapsaymışsın,” diyenler çok oldu. Tuhaf bir hiyerarşi olduğunu görüyorum. Roman büyüktür öykü, öykü büyüktür şiir gibi. Hiç katılmıyorum. Periyodik yayınlarda dokuz yıldır öykü yazıyorum. Bir de yayımlatmadığım bir romanım daha var. O bittiğinde, hiç de içime sinmediğini fark ettim. Gerçek bir yüzleşme yaşadım. Sonra uzun zamandır atmosferini, karakterlerini hayal ettiğim bir hikâyeye kapıldım. Onu çalışmaya başladım. Otuz bölümün hepsini ve tüm karakterleri oluşturduktan sonra yazmaya başladım. Psikolog koltuğuna kurulmuş gibi dikkatle dinliyorum karakterleri ve sanırım genelin aksine, yazmak benim için terapi almak gibi değil de yapmak gibi.

Sinem Sal ©Fethi Karaduman

Bu romanı yazmaya başladığını duyduğumda çok sevindim ve aklıma 2016’da öykü derlemen Dank için yazdığım yazının başlığı geldi: Mini Roman, Makro Öykü. Gerçekten de o derlemedeki bazı öyküler sıkıştırılmış birer roman gibiydi. İster istemez merak ediyorum; Bizim Zamanımız nasıl doğdu?

Enerjiyle. Anlatmaya dair heyecan duydum. Bunun büyüsüne kapılmadan bekledim. Hikâyeyi oluştururken aynı zamanda tüm karakterlerin günlüklerini tutmaya başladım. Karakterleri de yüksek bir enerjiyle kurmaya dikkat ettim. Bir trajediyi yaşarlarken de o trajediyle neşeyle baş ederlerken de yüksek bir enerjide olmaları hayatta kalma içgüdülerinin en büyük kaynağı. Kafamı kurcalayan ve günlerce üstünde çalıştığım, tıkandığım bölümleri tümüyle silip attım. Çünkü bir kitabın yazarı olarak duruyorsam, sıkılıyorum, sıkılmışım demektir. Böyle anlarda, bölümü tümüyle silip kitabın en başından beri duyduğum coşkuyu yeniden yakaladığım bir diyalog kurduğumda ya da sahne yazdığımda devam ettim.

Dank’taki öykülerde çoğunlukla 80 sonrası doğan kuşaktan karakterler çıkıyordu karşımıza, ana karakterlerin genellikle 20’li, 30’lu yaşlarındaki insanlardı. Bizim Zamanımız’da da 30’larının başında olan Mihrap’la tanışıyoruz ama bu sefer 90’lı yılların ortasına ışınlanıyoruz. Çocukluğu 90’lı yıllara denk gelmiş bir kadın olarak o yıllar ne ifade ediyor sana?

Halkların Kardeşliği gibi bir binadaydık biz. Orospu Jüli, mevlit hocası Ayten, tuhafiyeci Asiye, her zaman doğru ilacı veren Belma Hanım ve güzellik düşkünü Füsun gibi, tüm kadınların bir arada olduğu bir bina. Bu kadınların başlarına inanılmaz acılı, trajik şeyler geliyordu ama günün sonunda hepsi bir kahkaha patlatabiliyordu. Canları isterse bir şarkıda ağlamaktan geri durmuyorlardı. Duygularını böyle koşarcasına yaşamak ve bunu sakınmamak son derece cesaret isteyen bir iş gibi geliyor bana. Doksanlar güzellemesi yapamayacağım. Kitaba da böyle bir niyetle başlayan aradığını pek bulamaz sanıyorum. Ama milenyum bir metafor olarak da dönüm noktası kitapta. Mihrap’ın beklentisine göre milenyumda doğal bir biçimde sınıf atlanacaktı. Zenginler uçan arabalara binince, e spor arabalar da fakirlere kalacaktı. Hepsi beklenti içinde. Aşksızlıktan kırılırken gördükleri ufacık ışığın peşine takılmaları ve kendi zamanlarını, kendi milenyumlarını beklemeleri de bundan.

Romana damgasını vuran bir başka unsur da mekân; Mihrap’ın ve çevresindeki her türden karakterin yaşadığı Hasköy. Romanı okurken Hasköy’ün senin kişisel tarihinde bir yeri olduğunu sezdim. Yanılıyor muyum yoksa? Hasköy ne ifade ediyor senin için?

Babamın doğduğu, benim de çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim bir yer Hasköy. Kitabı yazmak için amcamla buluşup Hasköy sokaklarını yeniden gezdim. Hayatımın güzel dönüm noktalarından birini yaşadım. Babamı, çok küçük yaştayken kaybettim ve şimdiye kadar hep bana anlatılanlar üstünden onu tanımlamıştım. O gün, sahilden yukarı çıkıp dükkânları gezmeye başladığımızda babamın arkadaşları dükkânların önüne çıktı ve onunla ilgili hikâyeler anlatmaya başladılar bana. Bir köşeyi döndüğümüzde amcam karşılaştığımız bir adama “Abimin kızı…” dedi beni tanıştırırken, o da şöyle dedi “Duydum…” Mahalleye geleli daha yarım saat olmuştu. Yirmi yıl sonra yarım saat. Kitap doksan dokuz yılında geçse de bazı semtlerde mahalle hâlâ mahalle. 

Ben de çocukluğu 90’lı yıllara denk gelmiş biri olarak Bizim Zamanımız’da satırların arasına sızan zamanın ruhunu hissetmekten mutluluk duydum. Öte yandan onlar iyi zamanlarımız mıydı, “bizim zamanımız” geldi ve geçti mi diye düşünmeden de edemedim. Sen ne dersin bu konuda?

Bana göre tam da şimdi bizim zamanımız. Ama hep. Ellerim belimde karşılıyorum.

Romanı okurken aklıma bir yandan Atilla Atalay’ın kenar mahallenin cam kenarında aklına dünyayı düşüren karakteri Sıdıka, bir yandan da Müjde Ar’ın en unutulmaz performanslarından birini sergilediği 1986 tarihli Teyzem’in Üftade’si geldi. Sanki ana karakterin Mihrap bu iki kadının arasında salınıyormuş gibi hissettim. Sen Mihrap’ı yaratırken ilhamını nerelerden aldın?

Teyzem çok sevdiğim bir film. Atilla Atalay’ın Sıdıka’sını ne yazık ki okumadım. İlham aslında sevdiklerin kadar aynı zamanda reddettiklerindir. Böyle yapmamalıyım dediğin anda başka bir sorunun peşine düşüyorsun: Nasıl yapmalıyım? Burada da kişinin orijinalitesi başlıyor. En azından buna dair çabası. Fakat senin sorduğunu anlıyorum. Buradaki sanırım bu ve benzeri metinlerdeki ilham hayattan alınıyor. Yani paket gibi bir eserden değil. Şema terapiye göre üç baş etme stratejimiz var ya, ki Şahin karakteri buradan şekilleniyor. Hayattaki baş etme stratejisi neşe olan kadınları yazdım.

Sinem Sal ©Fethi Karaduman

Bizim Zamanımız’ı okurken dikkatimi çeken bir diğer şey ise şu oldu: Gerek Dank’taki öykülerini, gerekse Ot’taki öykülerini okumuş biri olarak, bu kitabın kapağına adın basılmasa bile bu romanı senin yazdığını anlarmışım gibi hissettim. Bu konuda sen ne düşünüyorsun, bir yazar olarak üslubunu bulduğun bir evrede misin?

Canım üslubum. Sanırım iyi geçiniyoruz. 

Son olarak şiir, öykü ve roman yazan bir yazarsın ve her üç türde de eserler üretmeyi ara vermeden sürdürüyorsun. Türler arası bu gezinti senin için ne ifade ediyor. Sonunda romanı da deneyimlemiş bir yazar olarak kendini en çok hangisine yakın buldun?

Aslında ben hepsinde hikâye anlatıyorum. Malzemeye, ona göre şekillenen karakterlere ve hikâyemin meselesine göre nasıl yazacağıma karar veriyorum. Sadece, şiir yazmak istiyorum diye oturup şiir yazamam. O konu başka. (Gülüyor)

Bu güzel sohbet için teşekkür ederim Sinem! Umarım yakın zamanda yine buluşuruz!

Ben teşekkür ederim. Hepimizin hayali bir fincan kahveyle!

Başlık ve slider görseli Rosa de Jong'a aittir.

0
2442
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage