01 MART, PAZARTESİ, 2021

“Yaşamak Seçebilmektir ve Bu da Kıymetli Bir Nimettir”

​Defne Suman ile gelecekte kurduğu hikâyesiyle bugünün dünyasına ışık tuttuğu, her gün biraz daha gerçek bir hâl alan distopik romanı Yağmurdan Sonra’yı odağımıza alarak yazma süreci ve düşüncesi üzerine konuştuk.  

“Yaşamak Seçebilmektir ve Bu da Kıymetli Bir Nimettir”

Aslında edebiyat eleştirmenleri olarak romanların ve yazarların “arkasından konuşmaya” alışkınız, bu yüzden yazarla yüz yüze romanı hakkında söyleşi yapmaya belki de çok yatkın değiliz fakat yeni romanınız Yağmur’dan Sonra bugüne de ışık tuttuğu için sadece romanla ilgili olarak değil, sizin yazma süreciniz ve düşünceleriniz hakkında da konuşmak istedim sizinle.

Modern sorunları ele aldığınız romanlarınızın ışığında, sizden hem yazar hem de bir sosyolog olarak bugün yaşadığımız dünyayı değerlendirmenizi isteyerek başlayalım. Yeryüzündeki tüm değerlerin alt üst olduğu bir yılda distopya yazmış olmanız rastlantı mı? 

Öncelikle bu söyleşi için çok teşekkür ederim. Sizin gibi nitelikli bir okurdan ve önünde saygıyla eğildiğim bir edebiyat eleştirmeninden gelen soruları yanıtlarken birazcık ter dökeceğim kesin. Yağmur’dan Sonra’ya başlarken niyetim yaşadığımız çağın toplumsal buhranlarının bireyin iç ve dış dünyasındaki iz düşümlerine odaklanmak ve muhtelif toplumsal krizleri birey olarak nasıl bizim kendi evlerimizin içinde (yeniden) ürettiğimize bakmaktı. Bugün yaşadığımız dünya, son kırk yılda yaşanan gelişmeler ve gerilimlerin zirveye eriştiği bir dünya. Şiddetle kutuplaştırılmış bir dünya, piyasanın sömüreceği bir tüketiciye indirgenmiş insan, insani bağlar ile erdemlerin değersizleştiği bozuk bir düzen içinde kadın cinayetleri, aileden kültür kurumlarına kadar her yerde iktidar konumunda bulunanların cinsel veya duygusal tacizi ile karşılaşan kadın, eşcinsel, trans bireyler, çocuklar, nefret söylemi, iklim krizi, faşizan milliyetçilik, demokrasiyle başa gelen totaliter rejimler… Hâl bu iken ben de Yağmur’dan Sonra projesi için günümüz dünyasından biraz mesafe almak gerekir diye düşündüm. Gelecekte kurulacak bir hikâye hem bugünkü krizlerin sesini yükseltmemi olanaklı kılacak, hem onlara uzaktan bakma şansını verecekti. Başarı, yükselme hırsı, ilerleme, tüketim, yalan haber, kopuk ilişkiler, samimiyet bunalımları ortasında yetim kalmış İnsan’a bakmaktı niyetim. Esas olan nedir? veya şairin deyimiyle söyleyecek olursak, yaşantımızı düzenleyen “başarı” ve “güç” unsurları ayağımızın altından çekildiğinde sonraya ne kalır? Ezber bozan 2020 senesi de ikramiye gibi oldu bu projeye. Odaklanmak istediğim tüm meseleler kaçınılmaz bir biçimde önümüze serildi. Kaçacak yer kalmadı. 

Defne Suman ( Arkadaki eserler ressam Şükriye Dikmen'e aittir. Soldan sağa Suman'ın teyzesi Ülker Gökberk (eskizi), dedesi Macit Gökberk ve annesi Nilüfer G. Tapan'dır) ©Kaan Sağanak, Kaynak: Cumhuriyet Kitap eki arşivi

Nasıl bir ortamda yazarsınız? Gün akışınız, olmazsa yazamam dediğiniz şeyler var mı?

Dışarıda, müdavimi olduğum kahvelerde yazarım genelde. Yazarlık hayatımın uzunca bir kısmında öyle yaptım en azından. Bu aralar böyle bir şey mümkün değil tabii. Atina’da yaşıyorum. Kasım başından beri (dört ay oluyor) tüm kahveler, restoranlar kapalı. Salgın öncesindeki yaşantımda da zamanımın çoğunu evde geçirdiğimden, yazmak için bir yere gitmek beni beslerdi. Tek başıma şehirde bisiklete binerek bir kahveye varmak ilham verir. Pedal çeviren bacaklarımın ritmi aklımda uçuşan fikirleri düzenler. Sabahın erken saatlerinde yazabildiğim günler mutlu geçer. Deftere yazarım. Yazarken telefonu, interneti kapatırım. Kulaklıklarımı takar, müzik dinlerim. Kahveler olmazsa yazamam derdim. O da oldu. Yine de yazıyoruz. Yazıyorum. Adapte olabilmek insanı hem huzurlu hem de yaratıcı kılıyor. Şimdilerde, küçük çalışma odamda, kapalı kapılar ardında yazıyorum. O odada internet çekmiyor.

Yağmur’dan Sonra dini kurumların bittiği ama yerine doğanın güçlerine tapınan, evreni bir bütün olarak gören insanlar ve çağ anlatılıyor. Okurken sanki bir sinir sistemine bağlı tüm insanlık gibi düşündüm. Doğru mu?

Tüm insanlık bir sinir sistemine bağlı.Pek yerinde bir saptama bu. Tasavvuftan tutun Vedik felsefeye, Budizm’e kadar varan tüm mistik sistemler de bu büyük ağdan bahsederler. İnsanın ince iplerle bağlı olduğu bir bütündür evren. Bu büyük ağın içinde bireyin yeri biriciktir. Birimiz eksilsek evrenden veya bir olay eksik yaşansa evrenin soluğu sayılabilecek o dev ritim aksar. Orta Asya Şamanizm’inde de aynı görüş mevcuttu. Yağmur’dan Sonra’daki çocukların yaşadığı Lider’in Ülkesi kendine Şamanizm doğrultusunda bir kültür politikası belirlemiş. Tabiat Ana’ya saygı, toprak ve atalar bağlantısı gibi unsurları var. Ancak Eski Ülke’den kalma değerler sisteminin tortuları da tamamen silinmemiş. Şamanizm yukarıdan dikte edilen bir inanış ve değerler sistemi olduğundan insanların yüreğinde pek edinememiş. Kaya’nın ölmeye çekildiği dağlık Uzak Doğu köyünde de benzer bir mistik inanç sistemi hüküm sürüyor. Ancak burada toprağın altına ve üstüne binlerce yıldır hürmet ediliyor. Toprak ve gökyüzüyle kurulan bağ, organik bir bağ. İnsanın gezegenin efendisi olmadığı gerçeğini kavramış bu dağ köyünün kabilesinin fertleri. Gezegen de uzaydaki milyonlarca yıldız içinde sıradan bir gök cismi. Temellere dönüş. Başladığımız yere. İnsan en baştan beri bir sinir sistemine bağlı olduğunu biliyordu. Derinde bir yerlerde bugün bunu zaten biliyoruz. Özel olduğumuzu düşündüğümüzden, kibrimizden unutuyoruz kimi zaman. Romanda Yağmur’un dediği gibi herkes kendine efsane. Bundan vazgeçtiğimizde, mütevazi bir biçimde varlığımızı kabullendiğimizde parçası olduğumuz o büyük ağın içindeki biricik yerimizi kavrayacağız. O vakte kadar yaşam hep bir mücadele. İçeride ve dışarıda. 

Yağmur’dan Sonra romanınızda insanlık üç koldan saldırıya uğramış hâlde: İlk başta depremler, seller, hava kirliliği gibi doğa felaketleri, diğer yanda öldürücü salgın hastalıklar ve son olarak da yıllarca süren iç savaşlar, insanlığı tam anlamıyla kuşatmış durumda. Romanın ana teması olarak “yaşamak” ile “hayatta kalmak” arasındaki farkı düşünerek yazdığınızı söyleyebilir miyiz?

Evet, bu da yerinde bir saptama. Bugün dünya nüfusunun büyük çoğunluğu sadece hayatta kalmaya çalışıyor. İnsan, hayatta kalma derdinin uzağındayken seçmenin, seçebilmenin nasıl bir lüks olduğunu anlamıyor. Aslında yaşamak seçebilmektir ve bu da kıymetli bir nimettir.İnsanın seçme lüksünden hayatta kalma mücadelesi arasında kıldan ince bir köprü var. Yağmur’dan Sonra’da değerini bilmeden keyfini sürdüğümüz bol seçenekli hayatlarımızın, gelecekten bakıldığında bir peri masalı gibi görülebileceğini de hatırlatmak istedim. Musluktan akan su, sinema, dünyanın büyük bir kısmında hâlâ özgürce kullanılan internet, yine bir kısmımızın ne önemli bir nimet olduğunu kaybedene kadar fark etmediğimiz seyahat serbestliği… Tüm bu kaynakların gelecekte kısıtlanacağını veya tamamen ortadan kalkacağını veya kaynaklarının kuruyacağını düşünüyorum. İnsanın öyküsü doya doya yaşamaktan bir hayatta kalma mücadelesine doğru evriliyor. Gün be gün. Birer birer. 

Hayatta kalan son insan olmak distopyaların sevdiği bir konu. Romanın baş kahramanı / anlatıcı Kaya da sona kalmış bir karakter. Boşuna adı Kaya değil, insanoğlu yeryüzünü yok ettiğinde de en son taş kalacak. Nasıl doğdu Kaya karakteri? 

Kaya’dan önce Yağmur vardı. Yıllar önce, ben ilkokul üçüncü sınıftayken sınıfça “İlçemizi Gezelim” turuna çıkmıştık. Turumuzun duraklarından biri de Darülaceze’ydi. Bütün çocuklar gibi ben de yetimhaneden, yetim kalmaktan çok korkardım. Otobüs Darülaceze’nin kapısına yanaşınca, orada bir kız çocuğu gördüm. Benden bir iki yaş küçüktü. Sarışın, uzun saçlı, yırtık pırtık kıyafetler içindeydi ve burnu kanıyordu. Yanında bir polis memuru bekliyordu. Onu oraya o polis memurunun getirdiğini düşünmüştüm. Yağmur yağıyordu ve kızla polis Darülaceze’nin kapısında bekliyorlardı. İçeri girmemize izin verilmedi ve benim mutlu sınıf arkadaşlarımla dolu otobüs hareket etti, bizi evlerimize döndürdü. O kızı çoktan unuttum sanmıştım ama Yağmur’dan Sonraiçin notlar almaya başladığım sırada hafızamda çakan bir kıvılcımla, yetim kızın görüntüsü geri geldi, Yağmur ismiyle beraber. Ona, benim otobüs camından baktığım gibi bakan biri lazımdı. Kaya ilk böyle ortaya çıktı. Yağmur’a bakacak ve bakarken büyülenecek bir göz olarak. Büyülenişi sırasında alıştığı gerçeğin dışındaki yaşamları keşfedecek, belki kendi doğrularını sorgulayacak bir karakter ararken Kaya ortaya çıktı. Son insan olduğunu sanması da aslında bu dar çerçevenin içinde kalışından. Kendi inandığı gerçeğin tek gerçek olduğuna dair duyduğu mutlak inanç Kaya’yı kibirli yapıyor ama bu kibir birçoğumuzda olduğu gibi onun da kör noktasına düşüyor. Bu bakımdan Kaya, bir paradigmaya sıkışmış insanın örneğidir. Aşk dönüştürücü bir unsur olarak ufukta beliriyor ama insan artık güçsüz ve aşk bile kemikleşmiş bir yalan gerçeklik algısını kırmaya yetmiyor. Belki de zaman meselesi… Kaya’nın pek zamanı da kalmamış.

Romanlarınız hızla diğer dillere çevriliyor. Dünya okuru ile buluşma, farklı kültürlere tarafından okunma sizi heyecanlandırıyor mu?

Evet. Hem de çok. Yirmi sekiz yaşından beri dünyayı geziyorum. Neredeyse yirmi senedir. Dört kıtada gezdim. Birçok ülkede üç yıldan uzun süre kaldım. Yüzlerce dostum oldu. Bu dostlar bana hep sordular: Biz ne zaman senin kitaplarını okuyabileceğiz? Şimdi Hindistan’daki, Hırvatistan’daki, Tayland’daki, ABD’deki, Avusturalya’daki arkadaşlarıma yazıp kitapçıya koşmalarını söyleyebilmek beni müthiş mutlu ediyor. Üstelik bir de eş faktörü var. Yunan eşim ve ailesi benim kitaplarım Yunancaya çevrildikçe okuyabiliyorlar. İçimdeki kimi odalara ancak şimdi girebilecekler. Buna da seviniyorum. Öte yandan kitaplar benden çıkıp gittikten sonra, yetişkin çocuğunu yolcu etmiş bir ebeveyn gibi hissettiğim de oluyor kendimi. Artık onlar kendi hayatlarını yaşayacaklar ve ben odama kapanıp bir yenisi için kolları sıvamalıyım. 

Ana dilinden uzak olmak her yazar için farklı; örneğin Vladimir Nabokov, Milan Kundera farklı şekilde algılamışlar bu durumu. Siz de anadilinizden uzak yaşıyorsunuz yaklaşık bir yıldır. Bu durum sizi nasıl etkiliyor?

Dediğim gibi ben aslında yirmi yıldır Türkiye’den uzak yaşıyorum. Sık sık İstanbul’a, İzmir’e gidiyorum. Kimi zaman iki ay, üç ay kalıyorum ama genelde yabancı dillerin konuşulduğu ülkelerdeyim. Evde İngilizce veya Yunanca konuşuyoruz. İngilizcenin yalınlığı ile Yunancanın zenginliği yazınımı etkiliyor. Türkçesi bulunmayan bir Yunanca sözcük ile karşılaşırsam uzun uzun düşünüyorum, neden bunun Türkçesi yok diye. Bu göçmen kuş yaşamımda Türkçe benim evim, Türkçe benim yuvam diyebilirim. Onu kaybetmekten korkuyorum. Dilimin ucuna bir kavramın ilk önce İngilizcesi gelirse, bekliyorum Türkçesini.  Açık Radyo dinliyorum düzenli. Türkçe okuyorum. Ağzımdan çıkacak sözcükleri itinayla seçiyorum. Uzakta olduğumdan belki, dilin geçirdiği değişimi de duyuyorum. Son yıllarda iyice yaygınlaşan dublaj Türkçesi kulağımı tırmalıyor. Tüm bu giriş, çıkış yapmalar, su tüketmeler, telefonla geri dönmeler, kontrolünü sağlıyorumlar, keyifliler, aynenler, aşırı’lar sinirimi bozuyor. Dilimi bu dublaj etkisinden uzak tutmak için çaba sarf ediyorum. Bulaşıyor çünkü. Ağzımdan kaçacak olursa kendimi evim işgal edilmiş gibi hissediyorum.

0
5546
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage