30 OCAK, ÇARŞAMBA, 2019

Yalnız Ağaçlar Versus Yaşamak Arzusu

SANATORIUM, 25 Ocak tarihinde Sinan Bökesoy’un yeni enstalasyon çalışmasının yer aladığı “Yalnız Ağaçlar” adlı sergiyi ağırlamaya başladı. 24 Şubat’a dek devam edecek sergi kapsamında Mehmet Dere ve Sinan Bökesoy’un sohbetini sizlerle buluşturuyoruz.

Yalnız Ağaçlar Versus Yaşamak Arzusu

Serginin şiirsel bir kompozit bütünlüğü var. Etkileşimli ve interaktif bir biçimde, ağaç formundaki temsili ağaçların bizimle iletişim kurmaya çalışan radyofonik seslerine tanıklık ediyoruz. Sergi kapsamında ürettiğin enstalasyon, altı farklı şehrin zamanını, seslerini içeren temsili ağaç formuna gönderme yapan anten formunda yapılardan oluşuyor. Soyutlarsam, topladığın seslerle kurduğun ekosistem gizli olandan açığa çıkma ilişkisini içine alan bir medyumdan meydana geliyor. Bunu bir çeşit füzyon olarak adlandırabiliriz. Nazım Hikmet’in Davet adlı şiirindeki toplumcu devrimsellik fikrinin cisimleşmesi, bu anlamda “daimi bir yaşamak arzusu” olarak okunabilmekte. Sergi kapsamında, ağaç ve şiirin (imge ve sözcük) gizil bir olasılık olarak “kendiliğindenliğin örgütlenmesi” anlamında, dolaysız deneyim için bir kavşak noktası  oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Elektronik ses kurgusunun ve tüm diğer teknik kurgunun poetik bir ilişki ile fenomenal bir yapıya büründüğünü ve füzyon gibi bir davranışa yöneldiğini gözlemlemek yerinde bir yaklaşım. Ağaçların gerçekten de kökleri aracılığıyla kendi aralarında gizli bir iletişimi bulunuyor, bu tarz bir örgütlenme toplumun değişik katmanlarında en saf duygusal dürtüler ile ya da salt yönetimsel çabalar ile insanlık tarihi ile birebir ayrıca. Ayakta durma içgüdüsü, köklerin gizli bir şekilde yerin altından doğa ile beslenmesi, şiirselliğe açılan ilk kapı bence. Yalnız ağaçların ise çevrelerinde iletişim kurabileceği başka kökler yok, antenler metaforik, psişik bir uzamda etkileşim ve ortak hayal kurma umudunun aracı.  Herkesin bildiği gibi şehirlerde her konuta bir anten yerleştirerek inorganik bir iletişim ormanı yaratıyoruz. Ben sergimdeki enstalasyonumda soyutlamayı insan teknolojisini görünen antenler, görünmeyen dalga formları ile köklerin etkileşimine benzer olarak kurguladım.

Sağduyulu bir anlatı inşa etme çaban var. Günümüzde kendi içinde bir amaç olarak yenilik ve etki arayışı sürekli olarak daha büyük etki gücünü, dikkati cezbetme özelliği olarak imgelerin hızla tüketilmesini ima ediyor ya da buna odaklanıyor diyebilirim. Yalnız ağaçlar bu anlamda sağduyulu bir anlatı inşa etme çabası olarak çok şiirsel, ne dersin?

Tüketim eksotermik bir süreç, ama enteresan şekilde bir sonraki tüketilecek olanın ya da tüketilmek için sunulanın öncekinden farklı yaratılması arayışı adına yenilik denilen cezbedici etkiler ile paketleyen ve tekrarlayan bir eylem. Ekonomik sistemimizin en önemli özelliği. Ağaçlar ise zamansız yapılar, mikro ve makro düzeyde hayatlarını bir pattern içinde devam ettiriyorlar, sürdürülebilirliğin en önemli temsilcileri. Yalnız ağaçların çevreleri değişiyor, ama farklı şehirler, toplumlar ise aslında ne gibi değişiklikler sunuyor. Sergide sunulan kayıtlar birbirinden farklı olsa da aslında aynı sistemik olgulara işaret ediyor, şehirlerin yaşam döngüsü çok net kategorize edilebilen olaylara, çevresel etkilere sahip. Ortak elemanların bir araya gelmesi sağduyulu anlatımı oluşturuyor. Birbirinden uzak, birbirini ve hiç ormanı görmemiş ağaçlar bu benzer kentsel ekosistemler içinde kurgusal bir sağduyuyu sunabiliyorlar. Bu tümevarım ortak elemanların yarattığı bir fenomen, ortak hayal diye tanımladığımız bu aslında. 

“Yalnız Ağaçlar” sergisi ile ilgili olarak bir ada yaratma düşüncesi sezinliyorum. Bir ada bir yerin mükemmel bir örneğidir. Ada öyle bir coğrafi biçimdir ki, kendi kendine yeterliliği, daha doğrusu dışa kapalılığı itibarıyla ütopyaların konusunu oluşturur. Ütopyanın coğrafi formu adadır. Günümüzde ütopya kavramı kapitalist, temsili bir demokrasiyi mümkün tek bir toplum biçimi olarak düşleyen fantezinin oldukça kirlenmiş muhtevasını oluşturuyor. Ütopya, Nazım Hikmet’in imgeleminde ise bir çeşit adlandırılamayan özlem olarak var oluyor. Bu imgelem içinde toplumsal birliğin ve mutlak bir mükemmellik arayışının tahayyülü bir ve çok (birey ve toplum) orman imgesi üzerinden ortaya konuyor. Bu anlamda, bireylerin kendi seslerini imgesel bir ses ormanına dönüştürmesi, bir ağacı kurtarmakla bir ruhu kurtarmak arasında bir fark gözetmeyen bir çeşit manevi ekoloji olarak yorumlamaya açık. 

Belirttiğin gibi bir ada kendi ekosistemini yaratabilecek çeşitliliğe sahiptir ama her şey daha küçük bir ölçekte yeralır. Yarattığım Nazım’ın Ormanı adlı uygulama çok minimal elemanlar ile oluşturulan bir etkileşim içinde Nazım’ın dizesini içeren kişisel ses kayıtlarını bir orman ekolojisinde buluşturuyor. Bu ütopyanın fiziksel olarak algılanabileceği en basit yapıyı sunuyorum. Yalnız vurgulamak gerekir ki farklı ve bağımsız kayıtlar yukarıdan bir elin / üst bir yapının yardımı ile bir araya getiriliyor. Kişiler bu manifestoyu kabul etse de kendileri bir araya gelemiyor, sorun burada. Ben sadece bir simulasyon ile bir orman metaforunu yeniden deniyorum. Yalnız ağaçlar sergisinde yine böyle bir el mevcut, bu kez şehirlerde kendi yurtlarından kopuk bulunan yalnız ağaçları, galeri mekânında bir ada içerisinde ütopik bir orman oluşturmak için kullanıyorum. Bu kendi yaşamlarında insanların kentsel döngüsünden aldıkları, hissettikleri ve öğrenebildikleri olgulardan / hatıralardan yola çıkarak ortak bir orman oluşumunun bir tahayyülü. Ortak bir orman üretme isteği yine ütopik bir eylem olsa da bundan ne çıkar sorusunu akla getiriyor.

“Yalnız Ağaçlar” bir sergi projesi olarak kolektif olan ve Türkiye’de travmatik yaramız olan hatırlama düşüncesini çağrıştırıyor. Yaşadığımız psiko coğrafyada, siyasette, cinsellikte, kısaca gündelik rutinlerimizin her alanında kendi olma imkânının tükendiğini gözlemliyorum. Ruhun imgelemini, yeryüzü cennetini kaybettik. Kartezyen bir dünyada doğanın efendileri olarak tükendik, tabii ki sanatta bunun dışında değil. Sen ne düşünüyorsun?

Ben Hermann Hesse’nin Ağaçlar kitabındaki yalnız ağaç görüşüne katılıyorum. Toplumumuzda artık yalnız ağaçlar çok belirgin, en azından üretimsel açıdan bakıldığında. Sanatta da böyle bir durum zaten uzun süredir mevcut, Hesse’nin de belirttiği gibi yalnız ağaçlar toplumdan kaçan münvezi kişiliklerden ziyade, yalnızlaşan yüce ruhlar, Beethoven, Nietzsche gibi. Hatıraların geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek ile ilgili zihinsel değerlendirmelerimizin parametreleri olduğunu düşünüyorum. Senin de bahsettiğin gibi, hatıralar burada yalnız insanlara ait, fakat bunlardan ortak bir hatıra ve hatırlama refleksi oluşturmak zorundalığı yok. Analitik olarak inceleme fırsatım olmadı, ama belli kriz dönemlerinde, tarihsel, toplumsal çıkmazlarda sanat üretiminin arttığını düşünüyorum. Acaba bu, insanların yalnızlığının artmasından olmasın? Bu söylemden, sanatın kolektif olarak üretilmeyeceğini çıkarabilirsin. Fiziksel üretim kolektif bir organizasyon olabilir ama üreten beyin klasik düzende bir grup çalışması içinde değil kendi kalıpları içinde aksiyondadır, hayal kurar, düş görür. Aynı rüyayı gören insanlar gerçekten var mı? İlginçtir, günümüz sanat dünyasına bakarsak, belirli beyinler başka beyinler için yönlendirme, kanalize ve üretimi organize etme görevini üstleniyor. Lokal / global organizasyon çabaları içinde yalnız ağaçlar bu ekosistemde bir üretimde bulunabilir mi? Kendi olma imkânının tükenişi, bu anlamda bir “kendi olamayış” durumundan  kaynaklanıyor olabilir mi?

Kapitalizmin doğayı ve onun içinde bağlı bulunduğu ruhsal iklimi “aşkınlık imkânının” yittiğini hissettiğimiz bir zamanda, günümüzde şiirden, özellikle kahkahadan, oyundan yoksun hayatlar yaşayarak ödüyoruz. Senin çalışmanda bu anlamda kurucu bir ufuk var. Sergi hem dinleme hem beraber var olma anlamında bir diyalog hâlini çağrıştırıyor, acaba doğru mu anlıyorum?

Benim için  sergimin teknik detaylı yapısı  (insan  teknolojisi çağının form arayışları) ile beraber şiirsel bir diyalog oluşturabilmek gerçekten de önemliydi. Buradaki şiirselliği ve doğa ile ilişki biçimini iyi, güzel, harmonik, bir Ege kültüründeki new age teması olarak düşünmüyorum. Bunun ucunda bir cennet yok. Buradaki orman hem distopik bir manzarayı, hem de yıkıntıların arasında yağan yağmur kadar şiirsel bir manzarayı da içinde barındırıyor. Biz şehirlerde betonların arasında bunu bile(?) kaybettik. Doğanın sunduğu mevsimsel şartlara, sistemsel bir adaptasyon sorunumuz oluştu, artık mevsimlerden bile zevk alamıyoruz. Çünkü bozuk bir sistemde yaşamamızı sürdürmeye çalışıyoruz. Benim ise hayalden öte elimde fiziksel bir deneyim yaratacak gücüm var, bu gücü mekânın büyüklüğü ne olursa olsun hayal edemeyeceğimiz bir olasılığı deneyimlemek için kullanıyorum.

Değerli hocam Besim Dellaloğlu’nun Romantik Muamma adlı kitabından alıntılayarak vurgulamak istersem, çalışmanın bir çeşit “romantik poetikaya” gönderme yaptığını bile söyleyebilirim. Besim F. Dellaloğlu “Romantik poetika tarihin bir noktasında dondurulamaz” der. Bu bir tavır olarak dünyayı dönüştürme çabasından ziyade,  yepyeni bir dünya kurmayla ilgili bir tavırdır. Mimesis estetiğine göre, sanat gerçekliğin temsiliyken, romantik estetiğe göre gerçeklikte yer bulamamış olan temsilidir.

Görmenin doğrudanlığına k
arşı, işitmenin dolayımını tercih etmen, bu anlamda tesadüf değil herhalde. Nazım’ın Ormanı adlı çalışmanda sesleri toplama ve bu seslerle bakir ve duyulur bir dünya yaratma hayalini görüyoruz. 

Sen referanslarını zaten bir ders niteliğinde sunuyorsun. Bu çalışmalar konstrüktivizm ve eko-sistemik bir yapı ile dünya tezahürü barındırıyor. Benim çağdaş müzikte ve doktoramda ses sentezleme üzerine incelediğim yapılarında felsefi perspektifi bunlar. Gerek sergide, gerek Nazım’ın Ormanı uygulamasında bazı yapıtaşlarının birbiriyle etkileşime geçerek daha üst ölçekte formlar oluşturması çok basit kurgu ile de olsa mevcut bir emergent davranışı sergiliyor. Tohumlarından üreyen bir gelişim sürecinin belli minimal kurallar çerçevesinde sistemini çatırdatmadan nasıl fenomenler yaratabileceği ve bunun aslında bir çeşit ruh gelişimi de olduğunu söyleyebiliriz. 

Serginde, hep beraber yaşayabilmemiz için şiirsel bir yaklaşım ve ilişkisel bir davet durumun var. Günümüzde sanat, kapitalist üretimin baskısı ve araçsallığı tarafından parçalanmış ve uyuşturulmuş bir toplumu yeniden insanileştirmek için demokratik bir uzam sunma tahayyülünü içinde barındırıyor. İnsani etkileşimlerin ve bu etkileşimlerin toplumsal bağlamlarının dünyası olduğunu öne sürebiliriz. Çalışman bu anlamda her ne kadar bağımsız ve özel bir galeri mekânınında var oluyor görünse de, insani etkileşimlerin ve toplumsal bağlamların dünyası üzerine eğildiğini ya da önerdiğini düşünüyorum. Katılım ve oyun düşüncesi bu anlamda sanatın savunduğu ve sahip çıkmaya çalıştığı kamusal kaleler. Etkileşime dayalı, ucu açık, herhangi bir sonlandırmaya direnen bir varlık alanı gösteriyor. Mesela ziyaretçi bir ağac heykelin antenlerine dokunduğunda ya da yeteri kadar elini yaklaştırdığında dokunduğu ağaçtan başlayarak diğer ağaclara yayılan açık uçlu spatial bir tepkime oluşuyor, bu etkileşimin oluşturduğu sesler ve şekillerle birlikte bu formlar kök salıyor.

Kapitalist sistemde, toplum koruyucu bir güven şemsiyesi olmaktan uzak ve tüketim opsiyonlarını canlı ve zengin kılmak gibi en uç bir önceliği benimseyerek kendini dönüştürdü. Toplumu yeniden insanileştirmek gibi bir tedaviyi sanat geçici olarak uygulayabiliyor, geçici bir terapi, sistemsel gerçekler karşısında bir damla etkisi gibi. Bu bağlamda, yarattığım ve sunduğum araçların da ancak sınırlı etkisi olabilir. Enstalasyondaki antenler formlarına dokunmak eylemi, bireyler arasındaki etkileşimi de temsil edebilir. Peki bizim antenlerimiz bu amaçla hâlâ işlevsel mi? Bir diğer dikkati çekmek istediğim nokta bir insanın doğada bir ağaca dokunduğunda “her ne kadar fiziksel bir dışavurum belirmese de” onun da bir şeyler hissettiğidir. Yani en basit ve en zor ilişkiler bir arada var olabilir. Ağaçların kök salması doğa ile olan en köklü ilişkiye örnek teşkil etmiyor mu?  

Bauman Akışkan Gözetim adlı kitabında, yeni medya ile toplumsal parçalanma sürecinin eşzamanlı olarak işlediğinden bahseder. Nedenler ve sonuçların yer değiştirilmesine karşı çıkar. Sosyal medya, toplumsal parçalanmanın bir sonucu olduğu gibi toplumsal parçalanma da sosyal medyanın sonucudur. Bauman’ın teorisine göre bu çağın modernitesinin akışkanlığında iktidar ve politika kavramları birbirinden ayrılmış; iktidar kavramı küresel bir boyut kazanırken, politika kavramı daha yerel ve kamusal çıkarları temsil eden bir anlamı temsil eder hâle gelmiştir. Akışkan modernite deneyiminde, katı olan her şey “tel örgüler, duvarlar” vs. buharlaşır. Günümüzde, kontrol noktaları ve sınırlar küresel bağlam içerisinde toprak temelli bağlardan arındırılmasına tekabül etmekte. Akışkan gözetimde iktidarın işlemesini sağlayan şey bu iki şey arasındaki bağların kopmasına tekabül etmekdedir. Senin yapıtında toplumsal beraberlik ve politik bir örgütlenme olarak bu aradalığa dokunan şiirsel bir dokunuş var. Yapıtında dinleme çok önemli bir edim. Kişisel veriyi bir gözetim mekanizmasının unsuru gibi sınıflandırma, kontrol etme, izleme anlamında kullanmıyorsun. Acaba bu durum yaşadığımız gerçeklikte kaybettiğimiz “aşkın” kavramına bir davet olarak okunabilir mi?

Bu kişiyi ne şekilde soyutladığımızla ilgili. En güçlü ve dayatmacı iktidar bile mevcudiyetinin onayı için belirli bir kişisel özgürlüğü serbest bırakmak zorunda. Eğer bu kadar bir özgürlük sınırı içinde yapılabilecekler açısından ele alırsak, acı gerçek olarak da karşımıza çıkıyor bu yapıtlarda. Sosyal medyanın gözetim ve bunları değerlendirme mekanizmalarını da kullanmıyorum burada. Yani bundan da bir soyutlanma var. Örgütlenme olgusu ise ancak bunun bir tablosunu çizmiş olmak kadar var. Niyetim bir anlamda aslında katılan her bireyin, kendisi ve diğerleri ile yüzleşmesini sağlamak. Biraz önce ada metaforundan bahsetmiştik, bu da bir anlamda gizli ama yüzerek ulaşabileceğiniz davetkar bir ada, iktidarı yok, belki de yapay zekâsı var o yönetiyor.

Sergi, şiirin kuşatıcılığında yeni iletişim biçimleri ağları yaratıyor. Sanatçının zamanı “şimdisi” yegane hazinesi olduğundan, bu anlamda çok az vakti vardır. Bundan dolayı gündelik hayatın iletişim biçimleri dışında yöntemler bulmak zorundadır. Bu anlamda radyofonik seslerden oluşan enstalasyon kendini yaratan bir süreç olarak yaratım anına, bizi acil bir şimdiye, birbirimizi dinlemeye odaklanmakta. Her sesin bir aradalığında bir hayalin peşinde koşuyoruz. Gerçekliğe ve değişime bağlı bir dünyada kazanmamız gereken şiirin önkoşulu olan kendiliğindenlik tutkusu.

Gerçekten de sanatçının sunum hazinesi “şimdiki zaman”. Doğrudan ve dolaylı etkileşimi ortak fiziksel bir mekânda, ve fiziksel dürtüleri kullanarak sunmaya çalışıyorum. Görme, dokunma ve işitme eylemleri sergi mekaniği ve eko sisteminin bir parçası. Elemanlar bizden, bizim üretimimiz teknolojiler, bulduğumuz doğanın yapısını ifşa eden fiziksel bağlar. Radyofonik sesler, simatik dalga hareketleri, antenlerin görsel olarak ağaçların temsili. Şiirsellik bunların bir araya gelerek akışlarına kavuşması. 

Nazım’ın dizelerinde, toplumsal bir imge olarak ağaç imgesinin içinde bulunduğu coğrafyaya ait metafizik hapishaneden çıkıp yeryüzüne kök salması anlamında radikal bir temenni de var. Bu coğrafyadaki birçok değerin bu toprağa kök salamaması katıksız bir kangren gibi yavaş yavaş yayılan hiç ölmeyecek, metafizik bir kangren sağlıyor. Bu durumu dünya ve şimdinin kaybının bilinci olarak okuyabilmekteyiz. Mallarme’in şiirin kendini gerçekleştirerek, kendini ortadan kaldırması fikrindeki devrimsel tutumu hatırlarsak her zaman unuttuğumuz tek bir gerçek var. Dünya “düşlerimize sığınabileceğimiz kadar büyük”.

Acaba ormanlar düşlere sığar mı, kim bunu başarabilir? Odağı artık insanlardan ve onların ütopik olarak yapamadıklarından, insanların çevreleri ile olan travmatik ilişkisine geçirmek daha mı progresif olur? Acaba yok olan ormanları hayal edebiliyor muyuz? Oradaki ekosistem hakkında bir fikrimiz var mı? Çok büyük bir oranda insanın, en ufak bir fikri olduğunu düşünmüyorum, bilinçsizlik mi emin değilim.  Değerlerimiz yalnız ağaçlar oldular, kökleri çevrelerinde değil toprağın altından uzanıyor.

Behçet Necatigil “Şiir geçmişe atıfla ilerler” der. Bu anlamda eser yaratıcısının selefiyle yaşadığı, bir etkilenme-etkileşimin ürünüdür. Bu etkilenmeyi bazı eleştirmenler yaratıcı endişe olarak adlandırırlar. Bunu bir tür halef –selef ilişkisi üzerinden okumak gerekirse--- bazen halefin selefi reddetmesi ya da kabul etmesi şeklinde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Burada önemli olan nokta bu “yaratıcı endişenin”, sanatçının üretimini tıkamadan onun var olmasına gelişmesine yardımcı olmasıdır. Bu anlamda senin Nazım Hikmet’in Davet şiirinden yola çıkarak Nazımın Orman’ı adını verdiğin çalışmada bir çeşit yeniden maddeleştirme durumun var. Bu anlamda, çalışmanın edebi olarak içinde özerkliğini kurması, onu yorumlama potansiyelini de canlı tutarak geleneğin şimdisini kazanmaktadır. Benim inancıma göre, bu topraklarda umudun geleneği varsa geleceği de vardır. Daha önce bir yerlerde yazmıştım, Küçük İskender’in son sözüm olarak nitelediği vasiyetini bu vesileyle yine anmak ve hatırlatmak istiyorum. Gücü yetenler şiire iltica etsin. Hele imkânı olanlar tez zamanda… Son sözüm de bu olsun.

0
3369
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle