10 EYLÜL, ÇARŞAMBA, 2014

Seslerin çokluğu, çokların sessizliğine karışırken

Sarkis'in sessiz çığlıklarının etkisinden tam olarak kurtulamamışken selam veren İstanbullu martıların sesleri Keşan havasına karışıyor. İstanbul Modern'in görsellikle işitselliği bir araya getiren sergisi 'Çok Sesli'nin küratörlerinden Çelenk Bafra ile sessizlik ve çeşitlilik üzerine bir söyleşi yaptık.

Seslerin çokluğu, çokların sessizliğine karışırken

Levent Çalıkoğlu’yla birlikte küratörlüğünü yaptığınız ‘Çok Sesli’ sergisi görsel ve işitsel sanatların iç içe geçtiği işlere yer veren ve Türkiye’de daha önce bu ölçüde incelenmemiş bir konuya değinen bir çalışma. Daha önceleri böyle bir çalışma yapılmamasının nedeni ne olabilir?

Daha önce Türkiye’de görsel sanatlar ile müzik ve ses ilişkisini araştıran veya bu alanda çalışan kimse yok demek yanlış olur. Fakat nedense bu meseleye disiplinler arası bir bakışla, bu kadar kapsamlı ve tarihsel olarak yaklaşan sergi projeleri olmamış. İstanbul Modern olarak 10. yılımızda bu alanı da misyonumuzun bir parçası haline getirerek daha genel bir bakış açısıyla kurguladık ‘Çok Sesli’ sergisini. Osmanlı’nın son döneminden günümüze kadar, Türkiye’de görsel sanatlar ve müzik ya da işitsel sanatlar arasındaki ortaklıkları, etkileşimleri ve birarada ortaya çıkardıklarını izleyiciyle buluşturmak istedik. Şunu da eklemek isterim, böyle bir araştırma yapmadan önce bu konuda önceden yapılan araştırmaları, onların yararlandığı kaynakları yani literatürü taramak lazım. Fakat biz ‘Çok Sesli’ sergisini kurgularken bu iki alan arasındaki ilişkiye bakan kapsamlı bir tarihsel kaynak veya bir doktora tezi bulamadık. Bu nedenle bir durum tespiti niteliğinde olmasını umarak serginin giriş alanında ‘Repertuar’ olarak adlandırdığımız bir çalışmaya yer verdik. Sınırlı bir alanda da olsa Osmanlı’nın batılılaşma döneminden başlayarak 90’lı yılların sonuna dek görsel sanatlarla müzik alanı nerelerde kesişmiş veya birbirinden kopmuş bunu ortaya koymaya çalıştık. Umarız ki buradan yola çıkarak yeni tartışmalar gündeme gelir.  

Az önce bahsettiğiniz, serginin girişinde yer alan ‘Repertuar’, arşivsel bir bakış açısıyla ve ağırlıklı olarak müzik tarihine odaklanan bir çalışma. Sergide yer alan işler ise daha öznel göndermeler yapan, sanatçıların müzik ve sesle ilişkilerinin biçimlendirdiği kişisel bir anlatı sunuyor izleyicilere. ‘Repertuar’ alanını oluştururken dikkat ettiğiniz noktalar nelerdi? Bu iki bölüm arasındaki ilişkiyi nasıl biçimlendirdiniz?

Serginin birbirinden doğan ve birbirini besleyen iki dinamiği var. ‘Repertuar’ bu dinamiklerden ilki. Serginin asistan küratörlüğünü de yapan Birnur Temel araştırmayı Yasemin Ülgen Saray’la birlikte yönetti. Alper Maral başta olmak üzere, Filiz Ali ve Evin İlyasoğlu gibi, müzikolog ve müzik araştırmacılarıyla ve bu alanda koleksiyon yapan birçok isimle bir araya geldiler. Onların katkılarına da çok müteşekkiriz. ‘Repertuar’ farklı periyotlara bölünerek üç ayrı duvarda sergilenen görsel sanatlar ve müzik ağırlıklı bir kültür tarihi çalışması. İlk periyot kaba bir tarifle Osmanlı döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar olan dönemi kapsıyor. Biz bu çalışmada 1923 yılını net ve keskin bir kopuş olarak değerlendirmiyoruz ama araştırmayı dönemlere ayırmak ihtiyacından ilk periyodu Cumhuriyet’e kadar getirdik. Sonraki periyot, Cumhuriyet’in ilk dönemi olarak adlandırabileceğimiz, kamu politikalarının kültürü de şekillendirdiği dönemi, 1923’ten 1950’ye kadarki gelişmeleri içeriyor. Son dönem ise 1950’den 90’lı yıllara kadar uzanıyor. Bu çalışmayı yaparken temel olarak aktörlere odaklandık. Bu nedenle ‘Repertuar’ı toplumsal bir biyografi olarak da görebiliriz. Her iki alanın aktörleri birlikte çalışmış olmalarına rağmen akımlar, ekoller veya büyük kurumsallaşmış işbirlikleri ortaya çıkmamış. Kopuk kopuk ve kişisel ilişkilerle ilerlemiş. Bu bölümü yapmamızın sebebi bugünkü sanat üretiminin nasıl bir külliyattan doğduğunu, nasıl bir tarihi birikimden geldiğini ya da ondan nasıl koparak oluştuğunu bir ön araştırma yaparak göstermekti. Bu bölüm sergiye yapıtlarıyla katılan sanatçılar için de heyecan verici oldu. Pek çoğu işlerinin ‘Repertuar’da yer alan diğer işlerle ‘konuştuğunu’ söyledi. Özellikle sergide daha çok bellek, arşiv ve anı gibi unsurlara yer veren ve kültürel bir referans olarak müzikten yararlanan sanatçılar ‘Repertuar’ bölümünden etkilendiler.

Sergideki alanına girdiğimde kendimi bir anda ‘çok sesli’ bir atmosfer içinde buldum; martı sesleri, çalgı sesleri ve tanıdık parçalar etrafınızı sarıyor. Böyle bir sergide sesleri birbirinden ayrıştırmadığınızda mekânın da etkisiyle kolaylıkla bir kakafoni ortaya çıkabilir. Bunun üstesinden nasıl geldiniz?

Büyük ölçüde bilinçli bir yerleştirme oluşturduk. Ama sesleri nasıl ayrıştıracağımızı ve kontrol edeceğimizi deneyimlemeden bilmemiz çok zordu. Bir de serginin adı öylesine konulmuş bir başlık değil. Sadece müzikal anlamda çok sesliliğe işaret etmiyor; sosyal, kültürel ve siyasal göndermeleri de var. Hem sanatçılar hem de küratörler olarak bu sergiyi oluştururken çok sesli bir toplumu hayal ettik. Sergide yer verdiğimiz eserlerin çeşitliliği de bu konudaki zenginliğine referans veriyor. Dolayısıyla işlerin seslerinin birbirine biraz nüfuz edeceğini, yer yer karışacağını biliyorduk. Daha ziyade, yerleştirmelerin kakafonik bir ortam yaratmaması ve seslerin birbirini domine etmemesi için çalıştık. Hatta sergideki sistemleri kurmak için bize yardımcı olan yabancı teknik ekip serginin işitsel atmosferini İstanbul’a benzetti. “Aynı İstanbul gibi her yerden başka bir ses geliyor”, dediler. Hakikaten de İstanbul, tıpkı bu sergi gibi, farklı düşüncelerin, kültürlerin, görüşlerin ve kitlelerin bir araya geldiği, çarpıştığı veya birbirine nüfuz ettiği çok sesli ve çoğulcu bir şehir.

Peki Sarkis’in ‘çığlık’ları ve Füsun Onur’un Prelüd’ü gibi sesi işitsellikten ziyade bir kavram olarak kullanan ve inceleyen işleri neden girişte konumlandırmayı tercih ettiniz?

Sergi girişindeki işler sesi bir öge olarak barındırmıyorlar fakat bir kavram, matematik ve düşünce biçimi olarak işliyorlar. Özellikle Sarkis ve Füsun Onur, ‘sessizliğin müziği’ diyebileceğimiz, içinde hiç işitsel öge barındırmayan, ama ‘ses çıkartabilen’ işler yapan ve bu konsepti araştıran sanatçılar. Her anlamda Türkiye güncel sanatının iki öncü sanatçısı onlar. Dolayısıyla ‘Repertuar’ alanından sonra, sergiye iki kapıdan da girdiğimizde onlarla karşılaşıyor olmamız tesadüf değil. ‘Repertuar’, 1990’ların başında Cengiz Çekil’in İstanbul Bienali için yaptığı ‘Sağır Çığlık’ adlı eseriyle biterken kapının girişinde Sarkis’in Edvard Munch’un Çığlık’ına ithafen yaptığı çalışmalar bizi karşılıyor. Sergiye sol taraftan girdiğinizde ise Füsun Onur’un evde kullanılan gündelik nesnelerle, eşyalarla, lego parçaları, zigon sehpalar ve dantellerle yaptığı ‘Prelüd’ adlı eseri, içinde gezindiğiniz ya da görsel olarak dinlediğiniz zaman zihninizde adeta çalmaya başlıyor. Serginin iç taraflarına doğru ilerlediğimizde ise görselliği ve işitselliği bir arada kullanan daha genç kuşaklara ait sanatçılarla karşılaşıyoruz. Örneğin, :mentalKLINIK’in girişe yakın konumlanan iki yapıtı da ‘sessiz’. 

Bunlardan biri normalde ses çıkarması gereken yerlerinden birbirine bağlanmış ve bir anlamda kastre edilmiş, ses çıkartamaz hale getirilmiş iki Fransız kornosu. Diğer işi Gerçek Mavi:Sol ise Alis Harikalar Diyarı’nın tavşan deliğine atıfta bulunan bir video projeksiyon işi. Hiçbir ses işitilmiyor ama bir elin ses çıkarabilme, bir şeyi değiştirebilme ve dokunma ihtimalini duyumsayabiliyorsunuz. Girişi bu eserlerle yapmayı özellikle istedik. Daha sonra ise diğer işlerden gelen çeşitli ses ve müzikler bize bir şeyler çağrıştırmaya, bizi davet etmeye, ya da belki bizi rahatsız etmeye başlıyor. Buradan sonra sergi içinde nasıl bir rota izleneceğini insanların kişisel bellekleri, ilgi alanları ve merakları belirliyor. 

Aynı zamanda girişte konumlandırılan bu iki eser de müziğin iki temel ögesine gönderme yapıyor. Sarkis’in kullandığı renk paleti tonaliteye referans verirken Füsun Onur’un işi ise ritmi çağrıştırıyor.

Evet, katılıyorum. Ek olarak Füsun Onur’un işinde bir de mimari göndermeler var. Füsun Onur heykel temelinden geldiği için sesi üç boyutlu bir form olarak da görüyor. Sarkis’in işinin ise hiçbir sesi olmamasına rağmen ne kadar güçlü bir ‘ses’ çıkardığının farkındayız hepimiz. Resmin içindeki farklı tonlardan yeni çığlıklar ve ses tonları yaratabiliyor olması çok etkileyici. Munch’un Çığlık’ı genel anlamda modernitenin habercisi olarak görülür ve Sarkis’in her zaman işlediği konu budur: moderniteyle hesaplaşma. Oradan başlıyoruz ve bugünün sanatına geçiyoruz.

Bahsettiğiniz gibi, serginin isminin ‘Çok Sesli’ olması çok kültürlülüğe de bir gönderme aslında. Peki sergideki hangi işler daha çok bu yönüyle ön plana çıkıyor?

Bu serginin bir görsel sanatlar ile müzik ve ses ilişkisini anlamlandırmaya ve kayıt altına almaya çalışan bir sergi olduğunu bir kenara koyarsak, bu seçki Türkiye güncel sanatının bir özeti de olabilir aslında. Son 15-20 yılda üretilmiş çok önemli çalışmaları içerdiği için sergiden Türkiye’nin yakın tarihini de okumak mümkün. Başlığı irdelediğinizde ise sosyal, kültürel ve siyasal meselelere odaklanan bir Türkiye panoraması da çıkartabilirsiniz. Örneğin Ferhat Özgür’ün Hallelujah parçasına yer verdiği ‘I can Sing’ adlı işinde Batı ile Doğu, İslam kültürüyle laiklik, yerel kültürle küresel kültür gibi ikilemler arasında sıkışıp kalma duygusunu hissedebiliyorsunuz. Ankara’nın toplu konut projeleriyle ön plana çıkan bir semtinde çektiği videoda kentsel dönüşüm meselelerine bu ikilemlerin altını çizerek eğiliyor. Benzer bir ses, Fikret Atay’ın Tinica adlı videosunda da var. 2005 yılında henüz yapım aşamasında olan Batman’daki toplu konut manzarasına bakan bir gencin şişeler ve teneke parçalarıyla yaptığı davul setini heyecanla çalışını izliyoruz. Gencin bir ‘rockstar’ havasına bürünmesi üzerinden yaratıcılığın ve sanatın insanı ne kadar özgürleştirebileceği görüyoruz. Videonun sonunda ise davul setini kentleşmekte olan ovaya doğru atarak nihilist bir duruş da sergiliyor.

Evet, videonun sonundaki nihilist duruş bahsettiğiniz ‘rockstar’ tanımına da uyuyor. İşlerde kullanılan müziklerin ve şarkıların bazıları popüler kültürde yer etmiş parçalar. Hallelujah, You’ll Never Walk Alone ve Erinç Seymen’in video işinde performe ettiği şiirler gibi.

Sergiyi hazırlarken dikkat ettiğimiz noktalardan biri de mümkün olduğunca farklı müzik türlerinin ve trendlerinin güncel sanatla olan ilişkisini izleyiciye göstermekti. Bu anlamda Kamran İnce’nin Burhan Doğançay’ın resmi için bestelediği akademik klasik müzikten, Liverpool futbol takımı taraftarlarının bir ağızdan söyledikleri ‘You’ll Never Walk Alone’ tezahüratına kadar uzanan bir skala mevcut. Ergin Çavuşoğlu’nun Türkiye’ye has bir müzik tarzı diyebileceğim ve Selim Sesler başta olmak üzere Keşan’da  Roman kökenli ve Balkan, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının müziklerini harmanlayan müzisyenler birlikte ortaya çıkarmış olduğu bir çalışması var. Merve Şendil’in profesyonel olarak dolaşıma girmemiş müzik gruplarının albümlerinden oluşan açık arşivi ise başlı başına geniş bir alan kaplıyor müzikal anlamda. Merve, 2000’li yıllardan itibaren bu grupların kayıtlarını topluyor, bazılarına albüm kapağı tasarlıyor, konser kayıtlarını alıyor, canlı performans için onları sergi mekânlarına davet ediyor. Yine de, işleri bir araya getirirken ‘bu türden hiç koymadık, şunu da koyalım’ gibi bir kaygımız olmadı. İşlerde kullanılan müziklerin hem kişisel hem de toplumsal bellekte özel bir yeri, kültürel, sosyolojik ve siyasal referansları olsun istedik. Sanatçıların işlerinde yer yer hazır şiir veya şarkıları kullanmalarının nedeni de bu. Söylemek istedikleri bir şeyler olduğu için; yoksa klip çekmiyorlar.

Sanırım ‘sound art’ işlerini bilerek dışarda bıraktınız?

Evet, yoksa sevmediğimizden değil. ‘Çok Sesli’ genel kapsamlı bir araştırma olduğu ve görsel sanatlarda ses ve müzik kullanımına odaklandığı için bu tercihi yaptık. Umarım önümüzdeki günlerde tamamıyla sese odaklanan çalışmaların da içine girebiliriz. Sergide görselliğiyle ses çıkartan sessiz işler ve sesli görsel sanat işleri var. Fakat sadece ‘ses işi’ yok. ‘Sound Art’ zaten başlı başına incelenmesi gereken bir alan.

Peki bundan sonra bizi neler bekliyor ‘Çok Sesli’ sergisine dair?

Eylül ve Ekim aylarında gerçekleştireceğimiz çeşitli etkinlikler var. Bu etkinliklerde özellikle sergi sanatçılarıyla işbirliği yapmak istiyoruz, çünkü sergi sanatçılarının çoğu, tabii ki tesadüf değil, müzik ve ses alanında da çalışan ve araştıran isimler. Belki biz onları daha çok görsel sanatçı olarak tanıyoruz ama çoğu zamanında profesyonel ya da amatör olarak müzik yapmış, dj’lik yapmış, çeşitli müzikal alanlarda araştırması olmuş insanlar. Örneğin, Hale Tenger belki kendisi müzik üretmiyor ama Serdar Ateşer gibi önemli bir müzisyenle sanatsal üretiminin erken dönemlerinden itibaren düzenli işbirliği içinde. Bu iki ismi bir araya getirerek çeşitli konuları tartışmaya açmak istiyoruz. Erinç Seymen, Vahit Tuna, Cevdet Erek ve Merve Şendil gibi isimlerle müze içinde veya dışında, mesela Peyote gibi bir müzik mekanı olabilir, etkinlikler yapma planımız var. ‘Çok Sesli’ sergisiyle beraber daha önce kapsamlı bir çalışma yapılmamış ilginç bir alana kapı açtık. Umarım bu sergi bu alanda daha derinlere inmek için vesile olur. 


0
2373
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle