16 HAZİRAN, SALI, 2015

Marifet Yosunlar Gibi Susmak

Merve Denizci’nin 2011’den beri farklı zaman ve mekanlardan topladığı imajları ortak bir mekanda yeniden kurgulayarak elde ettiği kompozisyonlardaki sakin görünüm, hem izleyiciyi hikayenin içine alıyor hem de gerilimli anlatım diliyle sarsıyor. Kullandığı sakin atmosfer ve renkler, hiçbir ipucu bırakılmadan katledilmiş hayvan imgeleriyle kırılmaya neden oluyor. İzleyicinin aklında, resimlerdeki küçük kızların nötr ifadeleri, ölü hayvanlar ve hikayenin kahramanlarının bulundukları geleneksel mekanlar soru işaretleri bırakıyor. Merve Denizci ile Yeniköy, hayat ve sanat hakkında konuştuk...

Marifet Yosunlar Gibi Susmak

Yaptığın işlerle ilgili sorulara başlamadan önce, sana şu kadim soruyu sorayım: Ressam olmaya nasıl karar verdin?

Lise döneminde “fazla” gençliğin verdiği o depresif halle  Dostoyevski okuyordum. Ona gömülüp karamsar düşüncelerin beni ele geçirmesini izin veriyorordum. Tembel bir öğrenciydim. Çizim yapıp, çokça okuyordum. Daha çok iç mekan, mimari çizimler yapıyordum. İç mekan yansımasını C.A.M Galeri’de sergilenen işlerimde de bolca görebilirsiniz. Lisede Yapı Ressamlığı Bölümü’nden mezun oldum. Okuldaki diğer öğrencilerle iletişim kuramıyordum. Derslerden kaçmak için tiyatro kulübünü kullandım. Kiralık Konak adlı oyunda başrol oynadım. Liseler arası yarışmada ödül bile aldım. Konservatuvarı çok istedim, ama nasıl hazırlanmam gerektiğini bilmiyordum. O günlerde erkek kardeşim Güzel Sanatlar Fakültesi’ne hazılanıyordu. Onun çizimlerinden, çalışma methodlarından yararlanıyordum. Ressam olmaya karar vermem bir tesadüf değildi. 22 yaşında okula girdim. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum. Lisans döneminde karma sergilere katıldım. Şu an master yapıyorum, tez aşamasına geçtim. İşin teorisi üzerine daha çok çalışıp, okulda çalışmalarıma devam etme gibi bir düşüncem var. 

Resimlerinde çok dingin, çok sakin bir atmosfer yaratıyorsun. Gündelik hayattaki yaşantınla, kurguladığın hayat bir noktada birleşiyor mu?

Kendimi bildim bileli Yeniköy’de yaşıyorum. Yeniköy benim için çok önemli. Yeniköy, sessiz ve deniz kenarı olduğu için benim için İstanbul’un dışında “hiç varolmayan” ülke gibi bir yer. İşlerimde bunun bir yansımasını görebiliriz. Yeniköy’e dışarıdan çok az insan gelir, yerlileri birbirini tanır. Şehrin merkezinde bir şeyler olur, devrim olur, şenlik olur, trafik olur, Yeniköy’deysem bana hiçbir şey olmaz. Her şeyden uzak ama anılarıma yakınım burada. Doğup büyüdüğüm, hayatı keşfettiğim sahil burası. İlkokulum, sokağım, her şey burada. Sarıyer tarafında Karadenizli nüfusu çoktur. Benim kökenlerim de Trabzon’a uzanır. Trabzon’dan ilk göçle buraya gelmişler. Yeniköy halkını Rumlar ve Karadenizliler oluşturur. Rumların olması elbette çok kültürlülüğü arttırıyor. Bu benim çok hoşuma gidiyor. Terk edilmiş ve kendi kendine yokolması beklenen bir Rum okulu var. Halen törenlerin yapıldığı bir kaç kilise var. Ama sonuçta “öteki” bir din, “öteki” insanlar, “öteki” kültür.  Ne yazık ki bu kültürün alanı gittikçe küçülmüş, fakat bir çok Yeniköylü Rum kültürlerini yaşatmak için güzel mücadeleler veriyorlar. Şimdi 3. köprü inşasına başlandı. Boğazın harika bir yeri, tüm doğal güzelliklerle birlikte çocukluğum da yitip gidecek. 

Resimlerinde hep bir perde, pencere ve pencereden izleyiciye göz kırpan bir deniz var. Neresi burası? 

Manzara olarak Yeniköy’den parçalar görüyoruz. Aslında peyzaj benim işlerimde mekanı dernileltştirmek için var. Hem manzarayı hem de aynayı kullanıyorum. Çalıştığım odanın penceresi deniz ve tepe manzarasına açılıyor. Masada çalıırken arkada klasik müzik çalıyor ve manzaraya bakıyorum. Gelen gemiyi izliyorum. Çam ağacının hareketlerini izliyorum. Videolarda hep bu görüntülerden çıkıyor zaten. 

Evdeki birçok eşyayı kullanıyorum. Mesela kızın üzerindeki pelerin eski bir perdemiz. Videolarda kullandığım esintiler, perdenin hareket etmesi de yine evde uzandığım yerden izlediğim anlar bütünü. 

Yarattığın bu kendine özgü dünyanın, izleyiciye anlatmak istediği bir derdi var mı? Belirlediğin salt bir tema var mı?

Etrafımda olup bitenler bir fikre dönüşüyor. Sanatın dış dünya ve dış dünyanın gerçekleriyle doğrudan bağlantısı yok. Dünyada olup bitenler malzeme toplamamı ve konu saptamamı kolaylaştırıyor. Üretmek, bir ihtiyaç hatta zorunluluk gibi benim için. İşlerimde altı çizili bir gerekçe yok, net bir olguya bağlamıyorum. Dış dünyadan bir temel bulamıyorum. Kimlik sorunu, cinsiyet ayrımcılığı, global ısınma, toplumsal normların insanı baskı altına alması gibi sorunlar var, hep varolacaklar. Ben motivasyonumu bu sorunlara bağlamak istemiyorum. Çünkü ortada böyle bir mesele olmasaydı başkası olacaktı.

İnsanın eylemleri çoğunlukla bilmeye ve keşfetmeye yönelik. Bu içgüdüsel bir şey. Bugün para kazanma çılgınlığı bu ihtiyacı geriye itse de, hepimizde hala potansiyel olarak bulunan bir şey bu. Dolayısıyla sanat yapma gereksinimimizin burdan ortaya çıktığını düşünüyorum. 

Resimlerinde belli metarforlar kullanıyorsun; et, ölü hayvanlar, küçük çocuklar... Bu metaforların birbirleriyle olan ilişkileri ve anlatmak istedikleri nedir? 

Öncelikle Google’dan ölü hayvanlar ve küçük kız bedenleri buluyorum. jpg topluyorum ve genelde daha mahrem bir yer olan ev içinde onları konumlandırıyorum. Mekanlar genelde çok sakin ve dingin oluyor. Ölü hayvan imgesi, bu sakin atmosferde müthiş bir gerilim yaratıyor. Küçük kızların yüz ifadeleri orada olup bitenin ne olduğuna dair gizemini korumasına neden oluyor. O donuk ifade sayesinde izleyici ile olan mesafe artırıyor ya da korunuyor.

Et kullanmamın en önemli nedeni rengi. Kırmızı renk kompoziyonda patlıyor. Kullandığım metaforların anlamı haricinde, resim değeri de benim için önemli. Dikkat çeken öğeleri mekanla, figürle ilişki içine sokuyorum. Hepsi arasında bir bağ kuruyorum.

Kullandığım etler ve ölü hayvanlar izleyicinin dikkatini çekiyor, ama diğer imgelerle iletişimini kesmiyor. Bu çok iddialı iki imgenin kompozisyonun önüne geçmesine engel oluyor; aksi olsaydı pornografiye dönüşür, bakışı ortadan kaldırıp, tüm dikkati ete ve ölü hayvanlara yönlendirirdim. Anlamı yokederdim.  

Anish Kapoor’un et kullanımı  için ne düşünüyorsun?

Anish Kapoor’un etleri, evet çok etkileyici ama hikayesi yok.  Bunu bir alıntıyla açıklayabilirim: “Et sadece tenin ölmüş olanı değildir, tüm acıları tanımış ve yaşayan tenin tüm renklerini üzerine almıştır. Tüm o çırpınmalı acılar ve kırılganlık, ama aynı zamanda rengin ve cambazlığın çekici icadı. Bacon, hayvanlara acıyın’ demez, daha ziyade , acı çeken tüm insanlar birer et parçasıdır, der. Et, insan ile hayvanın ortak bölgesidir, ressamın kendini, dehşetinin ya da merhametinin nesneleriyle özdeşleştirdiği durumun kendisi, olgusudur’. ”Gilles Deleuze.

Neden hep kız çocukları?

Hep kız çocuğu figürü kullanıyorum, hiç erkek çocuk çizmeyi düşünmedim. Bu da benim cinsiyetimden kaynaklanıyor diye düşünüyorum. O bedeni, iç dünyasını, hissettiklerini bildiğim için...

C.A.M Galeri ile yollarınız nasıl kesişti? 

Mezuniyet dönemine yaklaşmıştım. Tesadüftür ki arkadaşımın ablası C.A.M Galeri’de çalışıyordu. “Göndersene portfolyonu” dedi. Aklımda hiç yokken çalışmalarımı gönderdim, beğendiler ve birlikte çalışmayı teklif ettiler. Hocalarım Sevil Hanım’la gönül rahatlığıyla çalışabileceğimi söylediler. Çünkü galeriler, özellikle yeni başlayan sanatçılar için zor olabiliyor. Sanatçıya müdahale söz konusu olabiliyor. Bu da sanatçının kendisinden uzaklaşmasına, kendinden vazgeçmesine neden oluyor.  Ben çalıştığım galeride bu tip olumsuz durumlarla karşılaşmadım.

Galeriler özellikle genç sanatçılar için önemli mekanlar. İşlerini tanıtıyor, sanatçıyı dış dünya ile tanıştırıyor. Peki galeri ve sanatçı ilişkisi nasıl ilerliyor, sanatçılar ezilen tarafta mı sence?  

Sanatçının haklarıyla ilgili problemlerin olduğunu düşünüyorum. Yakın zamanda bir galerici ve sanatçı arasında yaşanılan problemi herkes duydu. Aslında bu mevzunun çoktan dile getirilmiş ve sanatçıların bir araya gelip ortak bir tavır belirlemiş olması gerekiyordu. Bir kere genç sanatçılarla yapılan anlaşmalar tek taraflı. Galeri bir sözleşme belirliyor ve sanatçı kabul ediyor ya da etmiyor. Kontrolun fazlasıyla galerilerde olduğu açıkça ortada. Yapılması gereken sanatçıların bir araya gelip taviz vermeyeceği konuları konuşup, galeriler karşısında ortak bir dile sahip olmak ki bu konunun üzerinde düşünen sanatçı arkadaşlarım olduğunu biliyorum.

Söylen(e)meyenler ilk solo sergin mi? Daha önce neler yaptın? 

Söylen(e)meyenler C.A.M’de ilk solo sergim. 2012 yılında Siemens Sanat’ın düzenlediği Sınırlar ve Yörüngeler yarışmasına katıldım ve kazandım. Ondan sonra C.A.M’de Start, sonra Sainte Pulchrie’de; Emre Baykal ve Sarkis’in jürüsi olduğu bir yarışmada sergilenme hakkı kazanmıştım. 2014 yılında yeniden Sınırlar ve Yörüngeler’de iki video işim sergilendi ve başarı ödülü kazandı. Bu videolardan biri C.A.M’de sergilendi. 

Sanat piyasası hakkındaki görüşlerini merak ediyorum...

Çok yeni olduğum için bu konu hakkında derinlemesine bir fikrim yok. Alıcının hepsi için söyleyemem, ama bir çok alıcı sert işlere pek yanaşmıyor. Resmi alıp, onu  rahatsız etmeyecek bir şekilde duvarına asıyor. Bu olmazsa deposuna götürüp sanatçının işinin değer kazanmasını bekliyor. 

Genç bir sanatçı olarak etkilendiğin sanatçılar kimler?

Son dönemde Rene Magritte’ten etkileniyorum. Bir nesneyi alıyor işlevini bozup başka bir şeye dönüştüyor. Bunun yanı sıra dingin atmosferinde bana kalırsa onun da çok belirsiz bir taraf var. Ben o tarafı çok çekici buluyorum.

Anna Cornway... Pencereden görülen manzaralardan sonra dikkatimi çekti. Onun da manzaraları oldukça sakin, boş alanlar daha minimale dönüştürmüş minimal bir doğa görünümleri kullanıyor. 

Aklını kurcalayan bir konu, kendini beslemek için yaptığın bir araştırma var mı bugünlerde? 

Duyu verilerinin zihinselliği üzerine çalışıyorum, buna nöroestetik deniyor. Avrupa’da yaklaşık on yıldır üzerinde çalışılan bir konu ama Türkiye’de çok yeni. Bu nedenle kaynak bulmakta zorlansam da konu ilgimi çekiyor.  Bir sanat yapıtını oluşturuken ilk önce zihinsel bir edimde bulunuruz, sonra onu maddesel bir forma dönüştürürüz. Maddesel olanı izlerken tekrar zihinsel süreç başlıyor. Bu bir döngü.

Dış dünyada herhangi bir nesneyi duyusal olarak algıladıktan sonra zihinselleşme süreci başlıyor. Duchamp “ben sanata zihinselliğini geri vereceğim” diyor ve gözü oyalayacak güzel görüntüyü, el emeğini, hoşa gidecek estetiği sanat nesnesinden eleyip, ortada salt zihinselliği bırakacağını yani sanatın özüne varacağını söyleyip, hazır nesneyi ortaya koyuyor. Fakat o da bir duyu verisi. Duyulmaya başladıktan hemen sonra zihinsellşeme sürecine giriyor. Resimde kullanılan bir imge de, gündelik nesneler de, her biri öyle… Ben bu sürecin nasıl gerçekleştiğini merak ediyorum. Bir sanat nesnesi hoşa gitse de, gözü oyalasa da ya da bunların tam tersi olsa da, duyumsandıktan hemen sonra zihin devreye giriyor. Dolayısıyla burada duyusal olanı zihinsel olandan ayırmak mümkün değil. Bunlar birbirini takip eden süreçler…

​Bu konu, benim işlerimle direkt bağlantılı değil. Kendi alanımdan uzaklaşmaya çalışıyorum. Uzaklaşmak çok önemli. Yine sanat çerçevesindeyim, ama kendime, kendi çalışmalarıma farklı bir bakış açısıyla  bakabiliyorum.

0
2948
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle