03 OCAK, SALI, 2017

Düşüncelerin Enerjiye Dönüştüğü Platform: Performistanbul -1-

Geçtiğimiz yıl Simge Burhanoğlu kuruculuğunda sanat dünyasına katılan Performistanbul, birçok performans sanatçısıyla tanışmamızı sağlarken birbirinden önemli performanslara da tanıklık etmemize vesile oldu. Programına hız kesmeden devam eden platformda yer alan performans sanatçılarıyla sohbet ettik.

Düşüncelerin Enerjiye Dönüştüğü Platform: Performistanbul -1-

Genç performans sanatçılarını aynı çatı altında buluşturan ve 2017 takviminde yeni birçok proje ve iş birliği olan uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul, kasım ayına AslieMK, Batu Bozoğlu, Ekin Bernay ve Gülhatun Yıldırım gibi isimlerin özgün çalışmalarıyla girdi. Şubat ayında ise İ. Ata Doğruel’in bir performansının gerçekleşeceği platformun aralarında Suzan Polat ve Ebru Sargın'ın da yer aldığı sanatçılarıyla konuştuk.

Ekin Bernay

Londra’da moda tasarım yönetimi yüksek lisansı yapmışsınız, aynı zamanda ikinci yüksek lisans olarak da dans ve hareket psikoterapisi okumuşsunuz. Dans ile terapi, moda ve performans sanatının kesiştiği yer için neler söyleyebilirsiniz?

Moda ile ilgili olan eğitimimin çalışmalarıma direkt bir etkisi olduğunu söylemek çok doğru olmayacaktır; ancak bu eğitim kendimi daha iyi tanıma olanağı sağladı. Çünkü bu eğitim sonrasında olan çalışmalarımda aslında neyi gerçekten istediğimi çok daha iyi anlamış oldum. Bunun üzerine yaptığım her şey ve koyduğum her tuğla o noktadan başlayarak çok değerliydi benim için. Dans terapisinin birebir performanslarımla ve sanatımla ilgisi var. Oradan öğrendiğim birçok metot, beni hem hayatta hem yarattıklarımda çok fazla yönlendirdi. Çünkü dans psikoterapisi eğitimi insana çok değerli öğretiler veriyor. Aslında performans benim için tamamen terapötik bir süreç, nasıl dans terapisinde ben insanların iyileşme yollarında onlara yardım etmeye çalışıyorsam bu da benim iyileşme sürecim. Bunun bütün yükü ve hayatımdaki bütün yüküm kendini performansta anlamlandırıyor.

Performans benim kişiliğimle birebir örtüşen bir şey ve terapi de öyle. Benim bütün ilgim aslında sanat ve iyileşme/iyileştirme arasında... 

Performistanbul kapsamında Simge Burhanoğlu’nun küratörlüğünü üstlendiği Kumdan Kalelerim adında bir performans gerçekleştirdiniz. Bedeninizden parçaların alçı kalıbını alıp kendinizi bir nevi tekrar inşa ediyorsunuz. Performans varoluş ve gerçeklik gibi temalara odaklanıyor... Performansta anlatmak istediğinizi ve üretim sürecini biraz anlatabilir misiniz?

Kumdan Kalelerim çok dürüst bir performanstı, öyle ki performans olarak adlandırılması, izlenmesi ve dillendirilmesi bile aslında biraz hayal gibi geliyor bana. Çünkü benim için çok gerçek ve önemli bir deneyimdi. O performans tamamen benim hayatta kaybettiklerim... Çok zor bir sene geçirdim, bu geçirdiğim senede çektiğim acının dışavurumuydu aslında. Hayat aslında bizi sürekli bir yerlerden yaralıyor ve biz de sürekli bu yaraları sararak var olmaya çalışıyoruz. Bir şekilde bir günden diğer güne geçiyoruz. Ben de duygusal olarak çok yorulduğum, çok sarsıldığım her büyük dalganın arkasından bir şeyler paylaştım. Acı ve sanat benim için çok iç içe, çünkü sanatla hayat çok iç içe ve hayatın çok zor yönleri var. Bu performans sanatıyla ben aslında kendi yaralarımı sarmak istedim; o yaraları sardıkça katılaştım, alçı vücudumda dondukça hareket edemez hale geldim. Çok ağladım, benimle birlikte odada bu deneyimi paylaşan insanlar da ağladılar. Birlikte yaşadık bunu. Daha sonra bu kalıpların içerisinden bir şekilde kurtuldum ve bu özgürleşme ile birlikte kendime bir şehir, bir dünya ve bir gerçeklik çizmeye çalıştım. Kendimi tekrar inşa ettim. Hayatta hep bunu yapıyoruz; bu benim hayattaki bir motifim. O yüzden birçok insanın benimle ağladığını düşünüyorum. Asla aynı kişi değilsin o kozanın içerisinden tekrar çıktıktan sonra... Her yara aldığımız zaman kendimizi tekrar inşa ediyoruz.

Üretim süreci ise hızlı gelişti aslında; çünkü fikir babam sağlık sorunu yaşamaya başladığında oluştu. Kumdan kaleler yapmak istiyordum. Benim için çok doğal bir inşa hali kumdan kaleler, bunun çocukluğumla ilgili olduğunu düşünüyorum. Performistanbul’un kurucu direktörü ve bu performansın küratörü Simge Burhanoğlu ile çok iyi çalışıyoruz. Kendisi, benim kendimi zorlamam için bana bir alan sağlıyor ve mutlaka çok yapıcı geri dönüşleri oluyor. Simge'ye çok güveniyorum. Kumdan kaleleri yapma fikrimde de bu kaleleri ne kullanarak yapacaksın sorusunu tartışırken, “acaba bedeninden almış olduğun parçalar, kendi bedeninin şekli ve parçaları kullanılabilir mi?” fikri ortaya çıktı Simge’den. Ve canlı performans için önceden bedenimin kalıplarını alçı ile almak üzere bir performans videosu çektik. Bu tekniğin yapabileceğim bir şey olduğunu biliyordum ancak hiç kendi üzerimde denememiştim. Çekimde tüm bedenimi alçıladıktan sonra, o odada sadece görüntü yönetmenim Andaç Karabeyoğlu ve Simge vardı. Bir saatlik bir süreç oldu. Filmin sonunda onların yaşadığı, yaşattığı paylaşımı ve duyguyu başka insanların de görmesi gerektiğini düşündük ve öyle bir şey oldu ki alçılama kısmını da canlı performansa taşıdık. Ve tabii ki insanlarla beraber gidemediğim bir noktaya gittim. O tanıklık hali çok farklı bir etki oluşturuyor benim üzerimde. Performansta şimdiki zamanda orada olmak çok kıymetli. Yaşamak…

Dans ve hareket psikoterapisi herkesin çok aşina olduğu bir alan değil. Bu alanda okumaya ve çalışmaya nasıl karar verdiniz? Otizm ve down sendromu tedavisi üzerine çalışırken performans sanatıyla uğraşmanın ne gibi faydaları oluyor?

Ben 20 senedir aktif olarak dans ediyorum. Aslında dans ile ilgili bir şeylere yönelmek vardı aklımda ama bir tarafı beni doyurmuyordu. Her ne kadar benim ruhumu çok beslese de benim için yeterli değildi. Bundan sanırım yedi sene önce insanlara yardım edebileceğim bir şey yapmak istiyorum cevabını buldum kendime. Çünkü sürekli soruyordum kendime: “Ben ne yapmak istiyorum?”, “ben ne istiyorum?” diye. Hep bir kendimi keşfetme çabam olmuştu. Bu cevap benim için çok geçerli bir cevaptı: “Ben insanlara yardım etmek istiyorum”. Daha sonra dans terapisinin varlığını öğrendim ki o zamandan beri hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu. Beni son derece tanımlıyor; performans beni ne kadar tanımıyorsa da o kadar tanımlıyor.

Performans sanatı ile olan ilişkimde dans terapisinin çok önemli bir etkisi var, kendimi çok özgür hissediyorum. Benim çalıştığım şizofreni hastaları, otizmli çocuklar, kişilik bozuklukları olan bireyler, genci yaşlısı, çok birey olmayı becerebilmiş ve aslında belki de bu yüzden toplum içerisinde yer bulamamış kişiler... Çünkü kutulara sığmıyorlar ve ben de onlarla olan çalışmalarım ve geçirdiğim zaman sayesinde beni diğer insanlardan ayıran yönlerimi kabul etmek konusunda iyi yönde etkileniyorum. Bu da yaratıcı tarafımdan korkmamamın sebebi belki de. O yüzden ben de performans bedenimle bir şeyler ifade ederken tamamen özgürce deneyimleyebiliyorum bu var olma şeklini.

Gülhatun Yıldırım

Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezunsunuz. Performans sanatı ile ilgilenmeye nasıl başladınız? Performistanbul’a dahil olma sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Performansla ilgilenmeye ne zaman başladığımı ben de bilmiyorum ama çok zaman önceydi. Simge ile platform henüz kurulmamışken tanıştık. Birkaç performansımı izlemişti. Bir platform fikriyle geldiğindeyse nasıl olur, neler olur heyecanıyla birlikte çalışmaya başladık. Performistanbul iyi ki var.  İnsana ve öze inanılmaz şekilde ulaşabilen performans sanatının bu topraklarda böyle içten bir platformla destekleniyor olması epey cesaret işi.


Beden ve imge-mekân-nesne ilişkisi üzerinden gerçekleştirdiğiniz performanslarla tanınıyorsunuz. Peki bu ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Mekâna özgü çalışmam ve onunla ilişkilendirip performans üretmem; nesneleri ve imgeleri dönüştürmemin dışında hepsinden önce bedenimle olan ilişkim ve onu doğrudan kullanışımla ve bu kadar "çıplak" oluşumla ilgili.

3+1 Performans Serisi kapsamında Senin Yarın Su adını verdiğiniz bir performans gerçekleştirdiniz ve malzeme olarak da su kullanıyorsunuz. Suyun bir malzeme olarak sizin için önemi nedir?

“Malzeme su mu yoksa ben miyim?”, sanki böyle bir şey. Birbirini dönüştüren ya da içinde var olup yok olan iki uç gibi. Bu uçlar uzak değil ama yakınlığının da nedenini sürekli sorgular ve anlamaya çalışır. Agresif şekilde çarpar, sakince içine alır. Suyla çok kez çalıştım, gelecekte de suyla ilgili ve su kullanarak performanslar yapacağım. 

Suzan Polat

Son dönemde yaptığınız çalışmaların teorik sorusunu post-endüstriyel zamanda materyalizmin metafiziği ile ekofeminist düşüncenin politiği arasındaki bağı üzerine soruyorsunuz... Bu sorgulama sürecinde karşılaştığınız ve sizi etkileyen fikir ve kavramlar nelerdir?

Şu an sorularımı sanat pratiğimi daha sade ve net olarak yeniden yapılandırmak üzere ve teorik bazımı da baştan gözden geçirecek şekilde soruyorum. Dolayısıyla aslında sizin sorduğunuz sorunun bağlamından bir kaç adım geriye gitmiş bulunuyorum. Post-endüstriyel zamanda materyalizmin metafiziği derken ilgimi çeken şey değişik, var olan, karşılaştığım, ve/veya kendi kurguladığım materyal koşullardan ne tür bir estetiğin, estetiklerin doğduğu... Örneğin bu süreçte İstanbul'da oturma odamda bulduğum ve kurguladığım formal koşulları, Arnhem'deki okulumun sayısı bol ve içi geniş stüdyolarında karşılaştığım koşullarla birleştirdiğimde, bu iki materyal düzen arasında oluşan etkileşimi arşivliyorum. Özetinde, hem bulunan hem de kurgulanan çeşitli düzenlerin ne tür dansların oluşumuna katkıda bulunduğu düşüncesi üzerinden hareket ediyorum ve olabildiğince dinamik, kendi içinde çeşit çeşit bir dans dili üretmeye özen gösteriyorum. 

İzleyici ile performansı gerçekleştiren arasındaki bedensel bağ, bedenlerin formu ve aralarındaki enerji gibi kavramlara odaklandığınız çalışmalarınız mevcut. Bu kavramlar sizin için ne ifade ediyor?

Burada bedenler arasında var olan kinestetik bağı ne şekillerde manipüle edebilirim ve ne şekillerde çerçeveleyebilirim soruları üzerine deneylerim var. Örneğin, hızlı ya da yavaş hareket ettiğimde, seyirci benim bedenimde deneyimleşen bu hareketi kendi bedeninde nasıl hisseder sorusundan yola çıkararak bazı kompozisyonel seçimler yapmak adına bu kavramları kullanıyorum. 

Deneysel dans bazlı performansı diğer performans türlerinden ayıran nedir? Bir de kendinize özgü bir hareket diliniz olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu kategorilerin, disiplinler arası yakınlaşma ve disiplin dışı çalışmaların var olduğu günümüzde daha çok var olan kurumlarla ve vakıflarla işbirliği yapabilmek adına değerli olduğu fikrindeyim. Dolayısıyla, pratikte görülen estetiğin dahilinde fark belirleyen bu sınırların görünürlüğünün ikincil planda olduğunu düşünüyorum. Bu ayrım, daha çok hangi gelenekten geldiğimi, ne tür metotları, anlayışları, değerleri bir çıkış noktası olarak kullandığımı kurumlara ifade edebilmek açısından faydalı. Aynı zamanda içeriği de üzerine uzun, kapsamlı çalışmalar yapılacak kadar derin ve geniş. Onun dışında, kendime özgü bir kelime dağarcığım olduğunu düşünüyorum. Şu an bu dağarcığı hem geliştirmek üzerine hem de iç mantığını keşfedip bu kelime dağarcığını bir dile dönüştürmek üzerine çalışıyorum. 

Ata Doğruel

Performistanbul kapsamında 19-21 Şubat tarihleri arasında Zilberman Project Space_İstanbul’da Sonsuz Tarla adını verdiğiniz ve 48 saat aralıksız devam edecek bir performans sergileyeceksiniz. Bu performansa nasıl hazırlanıyorsunuz? Böyle bir performans gerçekleştirme fikri nasıl oluştu?

Hazırlanma iradesi her performansta farklı oluyor. Önce eylemi tanıma, sonra onunla zihinsel olarak başa çıkma, fiziksel olarak dengeyi sağlama.... Bunlar ilk adımlar. Sonrasında da o performansa özel eylemlerin duygusunu tanımak için çeşitli yöntemler geliştirip bunları olabildiğince günlük hayatının içine yerleştirmek.... Her an hazırlıklı olmak tabiri de buradan doğuyor. Sanırım akış bu şekilde gerçekleşiyor. Emin değilim. Çoğu zaman farklılık gösteriyor. Ama aynı zamanda hazırlıksız olma durumu da gerekiyor. Hayat gibi; ne kadar hazırlanmaya çalışsan da hazırlıksız yakalanıyorsun. Bu bir parça hazırlıksız olma durumunu gerçekten seviyorum. Yolu yolda öğrenmek tabirini hatırlatıyor bana.

Düşünme eylemini daha yakından incelemek için böyle bir performans yapmayı istedim. Etrafı kuşatan teknolojik ve sosyal ağlar yüzünden düşünmeyi hiç olmadığı kadar göz ardı ediyoruz. Sonra ilk boş kaldığımız anda sıkıldım diyoruz. Hâlbuki sadece gözleri kapatıp zihnimize yoğunlaştığımızda bile sonsuz bir tarla duruyor karşımızda. Bir şeyleri kendinden uzakta aramak boş bir çabaya dönüyor bir yerden sonra. Performansta bir süre sonra ne kadar zaman geçtiğini bilemeyeceğim için, düşünme eylemi ve zaman arasındaki ilişkiye de yer veriyor bu performans. Ayrıca, sanatçının sadece düşünme sürecinin de sanat eseri olabilmesi sorunsalı bana ilginç geliyor. 

Bu performansla bilincin ve zihnin alanına bir yolculuk yapacaksınız. Uyku durumunu da elinizde tuttuğunuz taş ve soğuk su dolu bir küvet ile kontrol etmeyi planlıyorsunuz. Bu yolculukta bulmayı umduğunuz şeyler nelerdir? Yolculuğunuza tanıklık edecek izleyiciler performansta kavramsal açıdan ne bulacaklar?

Yolculukta, hayata dair bir şeyler gözlemlemek istiyorum. Böyle bir eylem neler ortaya çıkarır ve neler götürür tahmin edemem; aynı seyircinin de ne bulacağını bilemeyeceğim gibi... Ama gelen izleyicinin süreçle birlikte bana dahil olması çok olası... Genel olarak izleyici, performansı kendisinin hayat akışına uygun şekilde yorumlayacaktır ve hayatının bazı anlarında bu eylemi hatırlayarak bu bağlamda bir düşünüşe geçecektir. Aynı şekilde performans esnasında da benim deneyimim seyircinin deneyimiyle kesişecek ve ortamdaki enerji dönüşecek. 

Performanslarınızda çoğunlukla bedensel ve zihinsel sınırları zorlayıp, soyutlanma ve dayanıklılık gibi kavramlara odaklanıyorsunuz. Bu kavramları biraz açabilir misiniz? Bu sınırlarınızı keşfetmek sizi nasıl sorular sormaya itti?

Ben genelde uzun süreli işler üretmeyi seviyorum. Hayatın dokusuna tam olarak yapışsın diye. Uzun süreler zihinsel dayanıklılık istiyor. Aslında dayanıklılık olsun diye değil; yapmak istediğim performans uzun olduğu için dayanıklılık işlerimin önemli bir parçası. Ayrıca bu süreçlerde uzun süreli algı değişiklikleri de olduğu için içlerinde soyutlanma da barındırıyor.     

Ebru SARGIN

Performistanbul ve Space Debris işbirliğiyle 8 Aralık tarihinde Hoşçakal-Merhaba adını verdiğiniz bir performans gerçekleştirdiniz. Performansınız hepimizin bireysel ya da kolektif olarak karşılaştığı engeller ve mücadele şekillerimizi sorguluyor. Bu engelleri insan hayatının içinde nasıl konumlandırıyorsunuz?

Hoşçakal – Merhaba hepimizin engelleri, hayal kırıklıkları, başarısızlıklarını gün ışığına çıkarmaya davet eden bir performanstı. Bunlar her birimizin kaçınılmaz olarak karşılaştığı çok benzer durumlar. Bu durumların üstesinden gelmeye çalışmak; göz ardı etmek, saklamak, yok etmek gibi farklı mücadele formları alıyor sadece. Performans mücadeleyi bırakıp onu ruhuna ve bedenine katıp bütünleşip öyle ilerleyebilmek için bir davetti. Bu performans bize “Yaşa, kabul et ve hisset” dedi. İnsanın hayatının özünde reddedilemez bir biçimde var hepsi. İster gör ister görme. 

Performansınız sırasında katılımcıların kendileri için anlamlı olan bir nesne getirmelerini istediniz. Katılmak isteyen izleyiciler yanlarında ne gibi nesneler getirdiler?

Performansa eşlik eden katılımcıların kendilerine ait, onlar için bir anlam ifade eden nesneler getirmesi oldukça önemliydi. Aksi takdirde performans sadece benim hayatımın bir sağaltımı olarak kalabilirdi. Mesela benim psikiyatr reçetem, diplomam ve yüzüğümün yanına bir katılımcının camdan bir kolye ucu eklendi. Birkaç katılımcı ailesinden kalma anılarını getirdi. Üzerine birkaç dal sigara konuldu. Birisi annesinin rujunu koydu ortaya, biri kendinden, sakalından bir parça kesti attı ortaya. Biri daha gelip şatafatlı simler döktü üzerine. Sonunda ortada ”ben” yerine “biz” vardı artık. 

Çalışmalarınız odak noktasında birey, yabancılaşma, modernitenin bireye olan etkisi ve yaşam kavramı var. Neden bu kavramlara odaklanmayı seçtiniz?

Bunun benim için uzun bir hikayesi var. Fakat en kısa şekilde ifade edecek olursam şöyle anlatabilirim... Kolay bir ortamda yaşamıyoruz. Gerek bireysel, gerek toplumsal olarak. Bu yüzden yola çıkış sorum: “Neden böyleyim?” yerine “Neden böyleyiz?”. Benim tutkum; zaman zaman insan olduğumuzu bile unutur vaziyette sürdürdüğümüz yaşamlarda tek bir noktaya odaklanmak yerine sorgulama yöntemiyle resmin bütününü keşfetmek için koşmak. 

0
2035
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle