05 ARALIK, ÇARŞAMBA, 2018

Atlasta Gizlenen Maceralar

“Noirland” adlı sergisinin izlerini takip eden, "Tyrant's Reign and Titan's Slain" adlı sekizinci sergisinden sonra bizlerle buluşan son sergisi “Codex Seragliensis: Batlamyus’a Övgü”yle karşımıza çıkan Ansen, yeni sergisiyle 15 Aralık’a dek x-ist’te olacak.

Atlasta Gizlenen Maceralar

Ansen’in x-ist’te devam eden kişisel sergisi “Codex Seragliensis: Batlamyus’a Övgü”, izleyiciyi tarihin uçsuz bucaksız denizlerinde, keşfedilmemiş kıtaların gizemli kıyılarında gezdiren, insanın bin yıllardır değişmeyen arzu ve hırslarına dair sahnelerle bezeli bir alegori şöleni. Ansen ile sergiyi enine boyuna konuştuğumuz keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sergi, önceki çalışmalarınızla doğrudan bağlantılı gibi görünüyor.

Aslında bu sergi, “Noirland” adlı yedinci kişisel sergimin izlerini takip ediyor ve onun meseleleriyle bağlantı kuruyor. Ancak teknik açıdan ondan biraz farklı. Örneğin orada baskın olan malzeme kağıttı. Burada ise işlerin yüzde seksenine tıraş köpüğünün akışkanlığı hakim. Bir diğer fark da tema ile ilgili. “Noirland”, çocukluğumda karıştırdığım ansiklopediler ve onları okuyamasam da görselliklerinin üzerimde bıraktığı yoğun etkiden yola çıkmıştı. O tarihi figür ve olayların resmedilişlerinin zihinde bıraktığı izler, aynı zamanda yapıtlarımdaki insan, tarih, güç gibi tematik saplantılara referans vermiş oluyor. Bu sergide ise ansiklopedi, yerini atlasa bırakıyor.

Neden Batlamyus?

Claudios Ptomelaios ya da Batlamyus, ilginç biri. On birinci yüzyılda yaşamış bir gökbilimci. Deneysellikten ziyade kendinden önce gelenlerin düşünsel çalışmalarına dayalı bir tezi var: Biz dünyayı çözersek, evrendeki diğer her şey bizim etrafımızda dönecek ve bizi merkezine alacak...

Aslında Rönesans’ı öncelemiş de diyebiliriz.

Çok doğru. Onun fikir dünyasında adeta “insan nedir”, “ben kimim” gibi soruların yanıtı çoktan verilmiş de sıra “biz neredeyiz”, “neyin üzerine inşa olduk” gibi sorulara gelmiş. Bunda çok gezmiş olmasının büyük etkisi var. İlk etapta farklı uygarlıkların haritalarını bir kitapta toplamış. Sonra bu kitap Kristof Kolomb’un eline geçmiş ve Kolomb Amerika’yı keşfettiği yolculuğa onun verilerini baz alarak çıkmış. Atlasa bakıldığında Ptolemaios’un Avrupa kıtası tasavvurunun uydu çekimleriyle neredeyse bire bir örtüştüğünü, hatta yuvarlak dünya algısıyla eşleştiğini görüyoruz. Burada yalnızca Yeni Dünya eksik; atlas sayesinde o da keşfedilmiş.

Bu eser günümüze nasıl ulaşmış?

Fatih Sultan Mehmet o dönemde yeni bir Bizans olma peşinde ve seferleri için iyi bir atlasa ihtiyacı var. Araştırmalar sonucu kendisine bu atlas öneriliyor; Fatih’in ileri düzey Antik Yunanca bilgisi sayesinde atlasın ne kadar önemli olduğu daha da iyi anlaşılıyor. Hatta sergiye adını veren ve atlasın yüzde yetmiş, sekseni tamamlanarak oluşturulan “Codex Seragliensis” adlı versiyonu bu dönemde derleniyor. Fakat ömrü onu kullanmaya yetmiyor. Cumhuriyet Dönemi’nde Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasıyla kitap bu kez de Atatürk’ün önüne geliyor. O da eseri önemsiyor ve tamamlanmasını istiyor; ancak onun da ömrü yetmiyor. Derken yıl 2016 oluyor; Topkapı Sarayı Müzesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi Coğrafya bölümünün özverili çabaları sonucunda atlasın bir tıpkı basımı yayımlanıyor. 

Sizi neden bu denli derinden etkiliyor?

Bu atlas aslında bir tür Yeryüzü Kitabı. O olmasaydı belki de Avrupa’yı çok daha farklı tanıyacaktık ve toplumlar arası ilişkiler farklı gelişecekti. Tarihi bir araya gelişler ve ayrılıklar farklı şekilde yaşanacaktı. Sergi böyle bir fikir oyunundan yola çıkıyor; yapıtlarda da adeta bu atlasta gizlenen birtakım maceraları işliyorum...

Atlası bir oyun haritası gibi kullanmışsınız.

Aynen öyle. Burada olan biten her şey, o haritanın gizli odalarında gerçekleşiyormuş gibi bir etki yaratmak istedim ve bu sürece, yedinci sergimde ansiklopedilerle oynadığım oyuna dair duyduğum heyecanın bir benzeriyle yaklaştım.

Tarihi algılayışımız da zaten oldukça kurgusal. Bu açıdan bakıldığında hikâye anlatıcılığı ve mit meselesini çok ilginç buluyorum. İnsanoğlunun ortak bilinçaltı kodlarını taşıyorlar.

Herkes tarihi kendine göre kurgular. Öte yandan mitler olmasaydı biz bir arada yaşayamazdık. “İnsan” diye tanımladığımız aklın bir araya gelebilmek için onlara ihtiyacı var.

Sergideki yapıtlara gelirsek, aralarında nasıl bir ilişki var? Her birinin odaklandığı belli başlı kavramlardan söz edelim mi?

Sergideki işleri, birer hikâyeyi birlikte tamamlayan ikililer şeklinde düşünebiliriz. Örneğin Aquarium (Akvaryum) adlı yapıtta sömürgeci toplumların ele geçirdiği topraklardan getirilen örneklerin toplandığı bir tür saray bahçesi var. Burada kadın ve erkek, su altı canlıları ile yer üstü canlıları gibi farklı türler bir araya gelmeye ve bir tür ahenk yaratmaya çalışıyor. Bu işin çifti ise The Northern Square (Kuzey Meydanı). Sözde bir kuzey toplumunun kutsadığı bir meydanda, bir önderin atlı bir heykeli var fakat heykelin kuzey cephesi sürekli yosun tutuyor. Bu durum onun ihtişamını gölgeliyor ve kendinden daha büyük bir doğa gücünün varlığını hatırlatıyor. Bu toplumun insanları da durumla başa çıkmak için hep bir tarafları yeşil olacak şekilde giyiniyorlar.

Peki ya Silence Means Consent (Sessizlik Rıza Demektir)?

Burada Napolyon savaşlarına değiniyorum ve kostüm ön planda. Klasik resim kökeninden geldiğim ve biçimle yakından ilgilendiğim için kostüm tarihi, yapıtlarımda önemli bir yere sahip. Ayrıca kostüm, giyen kişinin kimliğine dair birçok bilgi içeriyor. Bu yapıtta da bu kişilerin kimler olduğunu vurgulayan bir öge. Bu kimseler kart oynuyorlar ama hile yapıyorlar. Hileye maruz kalıyorsan ve buna ses çıkarmıyorsan, sen de buna razısın demektir.

“Qui tacet consentire videtur”... Neden Latince?

Batı kültürünün, bu dilin eski ve kadim olmasının getirdiği anlaşılırlık üzerine inşa edilmiş olmasından ötürü seride Latince kullanmayı tercih ettim.

Uzak Doğu’ya da epeyce referans vermişsiniz.

Edo Dönemi Japonya’sıyla ilgili üç tane iş var. Onlarda da cinsellik, vatan, oyun, strateji gibi kavramlar işleniyor. Örneğin The Night Watch’taki (Gece Nöbetçisi) ağaç, anavatan meselesine gönderme yapıyor. The Lake of the Fire Flies’da (Ateşböceği Gölü) ise sanat tarihindeki “üç güzeller” kavramına referans veren sarkastik bir yaklaşım var. Sanat tarihinin modernizmle ilişkilendirilen üç güzelleri gölde yıkanırken, doğunun doğusu Japonya’nın muhafazakarlığını temsil eden, Japon feneri kılığına girmiş bir balıkçı tarafından gözetleniyorlar. 

Peki ya Iron Armada (Demir Donanma) ve Ad Libitum?

Bu yapıtlar da kostüm referanslı. Korse etek ve yerdeki şemsiye, enlemli, boylamlı dünya modelini temsil ediyor. Burada egemenlik, kadın figüründe vücut bulan muktedirin dilediğinde yaşam, dilediğinde ölüm verebilmesi, arkadaki erkek figürde sembolize edilen, muktediri yönlendiren bir üst aklın varlığı gibi kavramlar gündeme geliyor. Kısacası coğrafya, tarih ve insan üçlemesine dayalı, özellikle on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan ulus-devlet ideolojisine dair bir seriden söz ediyoruz.  

İşlerinizde kolektif belleğimize seslenen yoğun bir alegori kullanımı var. Her ne kadar mitler kültürden kültüre farklılık gösterse de bence temel hikâyeler fazla değişmiyor. İyi ve kötünün savaşı, kahramanın yolculuğu, o yolda karşılaştığı engeller... Daha da önemlisi, bu mitler ve alegoriler günümüze dair çok fazla şey söylüyor. Bugün atlas denince benim aklıma uzaya gitme dürtümüz ve orayı da herkesten önce kolonize etme hırsımız geliyor örneğin.

On birinci yüzyılın dertlerinden bugünlere gelip, bugünden kim bilir hangi yüzyıla aynı dertleri taşıyacağız. Keşfetme ve egemen olma içgüdümüz değişmiyor.

Egzotik kültürlerle karşılaşma meselesi ise bana göç kavramını hatırlatıyor. Artık egzotik bir nesneye dönüştürülüp kafese/akvaryuma hapsedilenler, Meksikalı göçmen çocuklar belki de. Veya kart oyunları oynayanlar aslında kapitalist oligarşinin temsilcileri...

Sergideki yapıtların tümü günümüzle doğrudan ilintili. Hepsi birbirleriyle ilişkili, devinimli ve sürekli evrimleşen bir hâl içindeler.

Tekniğe dönecek olursak, dikkatimi çeken iki konu var. Bunlardan ilki tıraş köpüğü; organik ve kontrole izin vermeyen, rastlantıya açık bir malzeme. Sizin işlerinizde hep daha kontrollü bir yapı vardı ve bu seride rastlantısallığa ilk kez bu kadar çok yer açmışsınız gibi geliyor bana.

İşlerin geneline egemen olan o gotik form, rastlantısallık ile kontrolün bir araya gelişinden doğuyor. O an yapıt ne istiyorsa, neyi arzuluyorsa, onu veriyorum. Anlatımcı davrandığım ve tesadüfe bıraktığım kısımlar arasında tek bir ortak nokta var, hepsi tıraş köpüğüyle oluşturduğum aynı veritabanından geliyor.

Diğer konu da Bruegel’in panolarını andıran asimetrik kadrajlar.

Onlara da çok referans verdim. Örneğin The Night Watch’ta Japon sanatından tipik bir kadraj kullandım. The North Square’deki yivli yapı ise atlı önderin etrafındaki şatafat hissini artırdı. Ayrıca uzun süredir sinematografik duygu veren yatay kadrajlarla çalışıyordum bu kez Gotik yükseliş algısını artıran dikeylere ağırlık verdim.

Bütün bunları yaparken sanat tarihindeki ustalara, hatta moda tarihine selam vermeyi ihmal etmediğinizi söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle. Bu referansların izleyiciler tarafından algılanabilmesi beni ayrıca mutlu ediyor.

0
3446
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle