21 NİSAN, CUMA, 2017

Delilik ve Dahilik Arasında İki Müzisyen: Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı

Efsanevi müzisyenler Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın hikayelerine odaklanan, ikilinin yer aldığı Blue Blues Band grubu çerçevesinde 90’lar müzik sahnesine mercek tutan Blue belgeseli İstanbul Film Festivali’ndeki ilk gösteriminde büyük ilgiyle karşılaştı. Festivalin ardından bugün vizyona girecek olan filmi yönetmeninin sözlerine de yer vererek inceledik.

Delilik ve Dahilik Arasında İki Müzisyen: Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı

Bazı insanlar vardır tanıştığınızda dehalarına hayran olursunuz ancak bir hüzme vardır üstlerinde dolaşan, birgün gözlerinizi kamaştıran bir yıldız gibi kayıp gideceklerini hissettiren. Bir şekilde bu dünya için fazla olduklarını düşündüren, kimsenin onları gerçek anlamda anlamayacağından emin olduğunuz, başka bir dünyadan gelip bilmediğiniz bir dili konuştuklarını hissettiğiniz. Delilik ve dahilik arasındaki o ince çizgide dolaşan ve en üzücüsü de kayıp gittikten sonra kıymetleri anlaşılan.

Uluslararası müzik dünyası genç yaşta ölerek hafızalarımıza başarılarının yanı sıra özlemleriyle de kazınan birçok müzisyenle dolu. Kurt Cobain, Jimi Hendrix, Jim Morrison, Janis Joplin, Amy Winehouse… Gözümüzü Türkiye’ye çevirdiğimizde ise böyle bir kayıpla kalbimizi sızlatan ilk akla gelen isimlerden biri Yavuz Çetin. Ve Blue belgeselini izledikten sonra tanıdığım Kerim Çaplı…

İstanbul Film Festivali’nde büyük heyecanla beklenen, Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında Mansiyon’a layık görülen Blue belgeselinin yönetmen koltuğunda Mehmet Sertan Ünver, yapımcı tarafında ise Suzan Güverte karşımıza çıkıyor. Blue, yaşadıkları dönemde kıymetleri bilinmeyen, anlaşılamayan, ancak şimdi bu zamandan bakınca ne kadar önemli iki dünya müzisyeni olduklarını gördüğümüz Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın hikayesini anlatıyor. İkilinin aynı belgeselde yer almalarının en büyük nedeni ise birlikte çaldıkları Blue Blues Band. 1991 yılında Yavuz Çetin ve Batu Mutlugil tarafından kurulan efsane gruba daha sonra Sunay Özgür ve Kerim Çaplı ekleniyor. Grubun çaldığı akşamlar İstanbul blues dinleyicisi için kaçırılmaz gecelere dönüşüyor. 

Yönetmen Mehmet Sertan Ünver filmin çıkış fikri ve hazırlık süreciyle ilgili şu sözleri söylüyor: “Fikrin ilk aklıma düşüşü Kerim Çaplı’nın ölümünden hemen sonra Serkan Seymen’in Roll Dergisi için hazırladığı geniş dosyayı okumamla oldu. Bu hayal kafamın içindeki raflarda 10 yıl kadar tozlandıktan sonra Suzan Güverte ile yollarımız kesişti ve kısa sürede hayal gerçeğe dönüştü. Bir yılı bulan çok kapsamlı bir araştırma-yazma sürecinin ardından çekimlere başladık.” Bu iki sanatçıya odaklanma sebebini açıklarken ise: “Tabii ki işin içinde o döneme dikkat çekmek, bu ikilinin hak ettikleri saygıyı görmesine vesile olabilmek vardı. Fakat esas neden, madalyonun diğer yüzüne göz atmaya çalışmaktı. Yani dışarıdan bakanları kıskandıran üstün yetenek ve yaratıcılık gibi özelliklerin bu insanların sırtına bindirdiği yükü, içlerinde oluşturduğu karanlığı anlamaya çalışmak… Ve bunun karşılığında ödedikleri bedelleri göstermek.” diyor.

Film iki sanatçının da başarılı yılları olan Blue Blues Band’e odaklanırken aynı zamanda kişisel hayatlarına, tekli müzik kariyerlerine ve düşüşlerine de mercek tutuyor. Birçok tanıdığımız sima ile karşılaştığımız belgeselde Teoman, Erkan Oğur, Hakan Özer, Göksel, Sunay Özgür, Batu Mutlugil, Batuhan Mutlugil, Aylin Aslım, Melis Danişmend, İskender Paydaş, Ercan Saatçi, Deniz Arcak ve Akın Eldes gibi isimlerden dinliyoruz sanatçıların hikayesini.

“Bipolar bozukluk nedeniyle 31 yaşında Boğaz Köprüsü’nden atlayarak hayatına son veren Yavuz Çetin... ABD’de Jimi Hendrix ve The Monkees ile paylaştığı sahnede başlayan yolculuğu Beyoğlu’nun otel odalarında yapayalnız son bulan Kerim Çaplı... Blue, 90’larda ve ikilinin hayatlarında derin bir yolculuğa çıkıyor ve toplumla, endüstriyle, en önemlisi de kendi zihinleriyle verdikleri mücadeleye ışık tutmaya çalışıyor. Nihayetinde de geriye şu soru kalıyor: Tüm bu yetenek ve yaratıcılık bir lütuf mu, yoksa bir lanet mi?” Film boyunca bu soru çok fazla zihnimde dolaştı. Gerçekten özel bir yeteneğe ve yaratıcılığa sahip olmak başa bela mıdır? Bu durumla başa çıkabilmenin yolu var mıdır? Yavuz Çetin’i bipolar yapan müzik dehası mıydı, yoksa bipolarlığı mı yaratıcılığını tetikliyordu? Peki Kerim Çaplı gerçekten en başında tedavi olsaydı her şey farklı olur muydu? Onu sinir buhranlarına taşıyan geniş müzik ufku muydu, ya da tam tersi… Film tabii ki bunları cevaplamak ya da irdelemek derdinde değil çok daha özel noktalara değiniyor, bu sorular izleyenin zihin boşluğunda dolaşıyor sadece.

Belgesel boyunca iki müzisyenin bilmediğimiz pek çok yanını öğrendiğimiz şüphesiz. Mesela Yavuz Çetin’in o eşsiz sesi ve kırılgan şarkılarının ardındaki kendisini görebiliyoruz. Sanatçının kişisel müzik kariyerine başladıktan sonraki eski eşinden ve dostlarından dinlediğimiz başarısız olma kaygıları, kimsenin onu anlayıp dinlemeyeceği korkuları, uzun dalgınlıkları ve suskunlukları… Çocuğuna bağlanışı, ilk albümünün çok da patlamamasının ardındaki depresyonlarının ikinci albümündeki şarkıları beslemesi ve ikinci albümün çıkış aşamasında plak şirketinin tarihi erteleyişinin ardından yaşadığı büyük bunalımı. Çetin’in tedavi amaçlı kaldığı hastaneden çıkıp çocuğunu görmeye giderken köprüde intihar edişinin sebebini kimse bilmiyor. Belki başarılı olma kaygısı, umutsuzluk, belki depresyon belki de sadece trafik.

Kerim Çaplı’nın filmdeki yeri biraz daha farklı. Belgesel çok tanınmayan bir dünya müzisyenini bizlerle tanıştırıyor. Jimi Hendrix ile çalışmış, Amerika’da The Monkees grubunda çalmış, multi enstrümantalist ve efsane bir sese sahip bir müzisyen… Ardından Türkiye’ye dönüyor, genellikle arkadaşlarında kalarak yaşamını sürdürüyor, çoğunlukla parasız ve birçok arkadaşının bilmediği bir evlilik hayatı ve dört çocuğu var. Sinir buhranları yaşıyor, davul çalarken tabir-i caizse bir başka boyuta geçiyor ama hep aklı başka bir yerde gibi. Kimi zaman çalacağı konseri unutup bir dinleyici gibi bilet alıp giriyor, kimi zamansa sinirlenip sahneden iniyor. Belgeselde Çaplı’nın daha önce yayımlanmamış kayıp kayıtlarını da dinleme fırsatı yakalıyoruz.

Ünver’e filmin Kerim Çaplı’nın tanınmasına büyük etkisi olduğunu düşündüğümü ve aldıkları geri dönüşleri sorduğumda: “Bunu başarabildiğimizi düşünmek bizi çok mutlu eder. Hassas konulara girdiğimizin farkındaydık. İnsanların kişisel bağ kurduğu figürlerden bahsediyoruz, dolayısıyla filmin içeriğine daha muhafazakar yaklaşanlar olabileceğini düşündük. Ancak şu ana kadar gelen tepkiler genelde çok olumlu. Tabii ki eleştiriler olabilir, ama samimiyetimizden ve gösterdiğimiz hassasiyetten şüphe duyan biri çıkmadı şu ana kadar. Bu da kişisel beğeniden çok daha önemli bence.” cevabını alıyorum. Ve filmin büyük destek ve çabalarla ortaya çıktığından konuşurken: “Destek kelimesi bizim için çok geniş bir anlam taşıyor. Çok fedakar bir ekiple çalıştık ve en önemlisi onların desteğiydi, çünkü profesyonellik sınırlarının çok ötesine geçmek durumundaydık. Tüm yapım süreci boyunca özellikle sosyal medyadan gelen destek motivasyonumuzu korumamızı sağladı. Tabii son olarak da, sinemanın ne kadar masraflı bir sanat disiplini olduğunu düşünürsek, sponsorlarımızın ve indiegogo destekçilerimizin maddi destekleri olmasa bu noktada olamazdık.” diyor yönetmen. Ayrıca kısa süre içinde yeni bir proje için hazırlıklara başlayacağını öğreniyoruz. Bu defa bir futbol hikayesi ile karşımıza çıkacağını öğrendiğimiz Ünver: “Türkiyeden yola çıkıp dünya futbol endüstrisinin bugünkü durumuna ışık tutmayı amaçlayacağız” diyor.

©Nazlı Erdemirel

©Nazlı Erdemirel

Son olarak filmin tema müziğini Blue Blues Band’ın yaşayan üyeleri Batu Mutlugil ve Sunay Özgür ile Yavuz Çetin’in müzisyen oğlu Yavuzcan Çetin’in bestelediğini söyleyelim ve sizi Blue ile başbaşa bırakalım.

Blue festivaldeki gösteriminin ardından 21 Nisan’da vizyona giriyor. 

0
15823
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle