
Küratör Dr. Necmi Sönmez, Borusan Contemporary Müdürü Dr. Kumru Eren ve Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu sanatçılarından Erdal İnci, 27 Nisan saat 16:00’da (bugün) çevrim içi bir söyleşi gerçekleştirecekler.
Küratörlüğünü Dr. Necmi Sönmez’in yaptığı Borusan Contemporary’nin yeni koleksiyon sergisi “Düş Suda” kapsamında Borusan Müzik Evi’nin vitrininde gösterilen on yapıtlık video seçkisi SENKRON etkinliğinin de programına dahil edilmişti. Uluslararası güncel sanatın önde gelen isimlerinin çalışmalarını içeren bu sunum koleksiyon sergisinin leitmotif’lerinden olan “geçirgenlik, akışkanlık” temalarına gönderme yapan tek kanallı video işlerine yer veriyor.
Kumru Eren’in sunacağı “Dijital Masumiyet” başlıklı etkinlikte Necmi Sönmez ve Borusan Müzik Evi vitrininde gösterilen koleksiyon seçkisine İstiklal Caddesi (2013) adlı işiyle dahil olan sanatçı Erdal İnci de yer alacak.
Etkinlik 27 Nisan saat 16:00’da (bugün) Zoom üzerinden gerçekleşecek ve daha sonra Borusan Contemporary YouTube kanalında yayımlanacak.
“Dijital Masumiyet”: Çevrim İçi Söyleşi Etkinliği
Giriş: Dr. Kumru Eren
Konuşmacılar: Dr. Necmi Sönmez, Erdal İnci
27 Nisan 2021, saat 16:00
Zoom ID: 926 6465 1971, Şifre: 022382
SALT’ın iklim değişikliğinin gezegenimize etkilerini inceleyen gösterim programı “Bu son şansımız mı?” 26 Nisan - 4 Temmuz tarihleri arasında izleyicilerle buluşuyor. Yedinci yılında Garanti BBVA desteği ile düzenlenen on belgesel filmden oluşan 2021 seçkisi 2019 yapımı One Table Two Elephants (Bir Masa İki Fil) filminin bir haftalık Türkçe altyazılı gösterimiyle 26 Nisan’da (bugün) başlıyor.
SALT’tan Fatma Çolakoğlu tarafından hazırlanan “Bu son şansımız mı?” 2021 programında Güney Afrika, Norveç, Fransa, Kanada, Bolivya ve Balkanlardan on belgesel film izleyicilerin beğenisine sunuluyor. Bu programda iklime dair sorular soran, aciliyet gerektiren meselelere odaklanan, geleceğimiz için olası çözümleri araştıran ve toplumsal farkındalık oluşturan filmler gösterilecek ve her film bir hafta boyunca saltonline.org’da altyazılı olarak yer alacak. “Bu son şansımız mı?” seçkisinde bu yıl, insanlar, hayvanlar, doğa ve şehrin uyum içerisinde nasıl bir arada var olabileceği sorusuna yanıt arayan filmler yer alıyor. Programın iklim ve ekolojik kriz üzerine düşünmeyi ve tartışmayı teşvik eden bir konuşma serisiyle devam etmesi planlanıyor. Bilim insanları, akademisyenler, araştırmacılar ve sivil toplum örgütü temsilcilerini buluşturacak bu sohbetlerin, Kasım ayında İskoçya’nın Glasgow şehrinde toplanacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26) ile eş zamanlı yapılması için çalışmalar yapılıyor. Program hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
“Bu son şansımız mı”? Gösterim Programı:
26 Nisan - 2 Mayıs
Jacob von Heland ve Henrik Ernstson, One Table Two Elephants (Bir Masa İki Fil), 2019
3 - 9 Mayıs
Miha Avguštin, Rožle Bregar ve Matic Oblak, The Undamaged (El Değmemiş), 2018
10 - 16 Mayıs
Alexander Glustrom, Mossville: When Great Trees Fall (Mossville: Ulu Ağaçlar Devrildiğinde), 2019
17 - 23 Mayıs
Pieter Van Eecke, Samuel in the Clouds (Samuel Bulutlarda), 2016
24 - 30 Mayıs
Matthieu Rytz, Anote’s Ark (Anote’nin Gemisi), 2018
31 Mayıs - 6 Haziran
Jörg Adolph ve Jan Haft, Das geheime Leben der Bäume (Ağaçların Gizli Yaşamı), 2020
7 - 13 Haziran
Manuel Deiller ve Nina Ardoin, Longyearbyen, a Bipolar City (Longyearbyen: İki Kutuplu Şehir), 2016
14 - 20 Haziran
Meng Han, Smog Town (Dumanlı Kasaba), 2019
21 - 27 Haziran
François-Xavier Drouet, Le temps des forêts (Ormanların Zamanı), 2019
28 Haziran - 4 Temmuz
Clement Guerra ve Sophie Guerra, The Condor and the Eagle (Akbaba ile Kartal), 2019
NOKS Art Space, Senkron Eş Zamanlı Video Sergileri kapsamında düzenlenen “Geçiş / Transition” başlıklı sergiye 30 Nisan tarihine kadar ev sahipliği yapıyor. Sergide Ayça Telgeren, Çağrı Saray, Özlem Şimşek ve Volkan Kızıltunç’un geçiş kavramına odaklanan video işleri yer alıyor.
“Geçiş; zamanın, hareketin doğasının ve yaşamının kırılganlığının ‘öz’ünün ortaya çıktığı bulanık bir alandır. Hareketli görüntü ise durağan kareler ile ‘mumyalanan’ geçmişi, şimdiki zaman haline gelen sayısız “gelecek zaman kipine” taşıyarak varlığını devam ettirir. Geçmiş ile gelecek arasında kalan ‘Geçiş / Transition’ anı, zamanın aynı anda hem yokluğunun hem de varlığının bir kaydıdır. Akhilleus kaplumbağayı yakalayıp geçtiğinde değişen şey, kaplumbağa, Akhilleus ve ikisi arasındaki mesafeyi kapsayan geçiş zamanının durumudur. Akhilleus ne zaman kaplumbağanın geçmiş olduğu bir noktaya varsa, önünde hâlâ aşması gereken bir mesafe kalmış olacaktır. Bu nedenle Zenon paradoksu ortaya çıkar, Akhilleus kaplumbağayı hiçbir zaman geçemez ve ‘Geçiş / Transition’ anı, zamanın ne A ne de B olduğu o aşılamaz paradoksun ta kendisi olur.”
“Geçiş / Transition” başlıklı sergi 30 Nisan’a kadar çarşamba, perşembe ve cuma günleri saat 14:00-19:00 arasında NOKS Art Space’te görülebilir.
Frank M. Snowden’ın Kara Ölüm'den bugüne kitlesel salgınların toplumu nasıl şekillendirdiğini incelediği çalışması Salgınlar ve Toplum – Kara Ölüm’den Günümüze, Akın Emre Pilgir’in çevirisiyle Tellekt’ten çıktı.
Bu kitap büyük salgınların tıbbi ve sosyal tarihinin multidisipliner ve karşılaştırmalı bir incelemesini sunarken aynı zamanda tıbbi tedavinin evrimi, veba literatürü, yoksulluk, çevre ve kitlesel histeri gibi temalara değiniyor. Snowden, çiçek hastalığı, kolera ve tüberküloz gibi hastalıklar hakkında tarihsel bir perspektif sağlamanın yanı sıra, HIV/AIDS, SARS, Ebola ve Covid-19 gibi salgınların sonuçlarını ve dünyanın gelecek nesil hastalıklara hazır olup olmadığı sorusuna yanıt arıyor.
Görsel: Pieter Bruegel the Elder - The Triumph of Death
Dünyaca ünlü Vietnam doğumlu Kanadalı yazar Kim Thúy’un Vietnam’dan Kanada’ya uzanan, aşk ve yemek yapma tutkusunun, hüzün ve umudun iç içe geçtiği romanı Duygularını Pişiren Kadın: Man, Özlem Altun’un çevirisiyle Kafka Kitap’tan çıktı.
Kitapları dünya çapında milyonlarca okurla buluşan ve otuzu aşkın dile çevrilen ödüllü yazar Kim Thúy, Duygularını Pişiren Kadın: Man’da bir yere ait hissetmeyenlerin birine ait hissetmekte de zorlandığını; nihayetinde binbir güçlükle hayata tutunanların mutlu olmak konusundaki ayak direyişini şiirsel bir anlatımla ele alıyor.
İsminin anlamı, dünyaya geliş öyküsüyle birlikte düşünüldüğünde tuhaf bir ironi yaratan Mãn (Vietnamcada “tüm arzuları gerçekleşmiş” demektir), tam üç anneye sahiptir: İlki, savaş zamanı onu bir tarlada doğurup bırakan genç bir kız; ikincisi onu bamya tarlasında bulup daha sonra yeniden terk eden bir rahibe; sonuncuysa hayatta kalmak ve çocuğunu korumak için gönülsüzce bir casusa dönüşen Maman. Onu doğuran kendisi değilse de yetişkin kızının Vietnam’da can güvenliğine sahip olmadığının farkındadır ve onu korumak için elinden geleni yapmaya hazırdır. Böylece bir gece vakti son durağı Montreal olacak tehlikeli bir yolculuğa uğurlar sevgili kızını... Planı, Mãn’ı Montreal’de yaşayan, Vietnamlı, zengin bir aşçıyla evlendirmektir. İmzalar atıldığında kadının dileği kabul olur; kızı artık güvendedir.
Mãn, anılarla dolu Vietnam’ı hüzünle terk eder ancak onu hayata bağlayan tutkuyu da keşfeder: Yemek yapmak. Duyguların, anıların ve kültürlerin birbirine karışarak seçilemez hale geldiği her tabak, onları tatmak için gelenleri zaman zaman mutlu ederken bazen de ağlatır; çünkü Mãn, duygularını yemeklere geçirebilen, çok özel bir kadındır. Ruhu alınmış kocasının restoranında saatlerce yemek yapıp olanca mutsuzluğu ve kederiyle yemekleri çeşnilendirse de ölüm korkusundan ırak bir yaşam sürmeye başlar Mãn; ta ki gerçek aşkla tanışıp onu tadana dek.
Fransız yazar Françoise Sagan'ın yayımlandıktan kısa süre sonra dünya çapında başarı elde eden ve kültleşen ilk romanı Hoş Geldin Hüzün, Frédéric Rébéna'nın grafik roman uyarlamasıyla ve Damla Kellecioğlu’nun çevirisiyle Desen Yayınları tarafından dilimizde yayımlandı.
Hoş Geldin Hüzün, on yedi yaşındaki Cécile'in zevk düşkünü hayatını, yetişkinlerle ilişkisini ve kuşak çatışmasını 1950'lerin ruhuna sadık kalarak, incelikle yansıtıyor. Eser, kendi dönemi için uçarı ve hatta cüretkâr sayılabilecek bir hikâyeyi Fransız Rivierası'nın o meyvemsi ve deniz kokulu atmosferi eşliğinde sil baştan yaşatıyor.
Roman Otto Preminger tarafından aynı adla sinemaya da uyarlanmış ve Jean Seberg'ün oyunculuğuyla hafızalara kazınmıştı. Adını Paul Éluard'ın şiirinden alan Hoş Geldin Hüzün, özellikle Fransız toplumunun burjuva kesiminin geçmişten günümüze neredeyse hiç değişmeyen ahlak algısını sorguluyor.
Baba kız tatile çıkan Cécile ve Raymond, Fransız Rivierası'nda bir villa kiralar. Tatillerine, Raymond'un genç ve güzel sevgilisi Elsa da eşlik edecektir. Okuldan ve derslerden uzakta, ilk duygusal yakınlaşmaların sıcaklığı ile Akdeniz'in tadını doyasıya çıkarmakta olan Cécile'in huzuru, babasının bir emrivaki ile yazlığa davet ettiği, yıllar önce kaybettiği annesinin de eski bir arkadaşı olan Anne'ın gelişi ile bozulur. Zarafeti ve olgun kişiliğiyle herkesi büyüleyen ve hatta Elsa'ya rağmen babasını kendine âşık etmeyi başaran Anne; Cécile'in, babasıyla düşlediği mutlu gelecek için artık büyük bir tehdittir. Genç kızın, konforlu hayatlarını yersiz kurallarla darmadağın edeceğine emin olduğu bu güçlü kadından kurtulmak için entrikalarla dolu sinsi bir planı vardır...
MadenÖktemErsönmez’in “No Mad” isimli yeni teklisi Lycia Records/Space Goats etiketiyle yayımlandı.
Sarp Maden, Volkan Öktem ve Alp Ersönmez’den oluşan modern caz üçlüsü, farklı müzikal tarzlarını yıllar içerisinde edindikleri deneyim ve uyumla bir araya getirdikleri MadenÖktemErsönmez isimli projelerinin yeni teklisi olan “No Mad”i dinleyiciyle buluşturdular. “No Mad”in tamamlanma çalışmalarını pandemi sürecinde birbirlerinden ayrı şehirlerde gerçekleştirdiler. Şarkıda üç ayrı sanatçının kendi paletinden renkleri tek tabloda nasıl uyumlu bir birlikteliğe getirebileceği ve içerisinde bulunduğumuz sürecin bizlere olan ‘nomad ve no mad’ (göçebelikten uzaklaştıran-delirmememiz gereken günler yaşatması) etkileri aktarılıyor.
Yeni albümün habercisi olan “No Mad”in mix’i Mehmet Uğur Memiş, mastering’i Selim Sayarı, kapak çalışması ise Monroe Creative imzası taşıyor.
Pera Müzesi’nde izleyici ile buluşan kalıcı ve süreli sergiler sanal ortama taşınıyor.
Üç boyutlu sanal sergi turlarıyla izleyiciler Google Arts & Culture platformundan izlenebilen dijital sergilerden farklı olarak eserlerin en ince ayrıntısına kadar incelenebildiği, multimedya araçlarıyla desteklenmiş, fiziksel dünyaya daha yakın ve gerçekçi bir deneyim yaşıyorlar. Ayrıca bu üç boyutlu sergiler sanal gerçeklik (VR) gözlüğüyle de deneyimlenebiliyor.
5 bin yıl öncesinden bugüne uzanan “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri”, kahvenin Osmanlı toplumundaki yerini çini ve seramik üretimi ekseninde inceleyen “Kahve Molası”, Osmanlı diplomasi tarihinde hem elçilik hem de ressamlık kimliklerini benimseyen isimlerin çalışmalarının sergilendiği “Kesişen Dünyalar”, ressam, arkeolog, müzeci Osman Hamdi Bey’in sanat hayatına odaklanan “Osman Hamdi Bey” sergileri sanal ortamda sanatseverlerle buluşuyor.
Ayrıca sanal ortama taşınan sergiler arasında Pera Müzesi’nin son bir yıl içinde gerçekleştirdiği güncel sergiler de yer alıyor. Minyatür sanatının güncel yorumlarına yer veren “Minyatür 2.0”, Arnavutluk tarihinin sosyalizm ile çetrefilli ilişkisini konu alan “Bir Rüyanın İnşası”, çevresel ve toplumsal konuları kristaller ışığında ele alan “Kristal Berraklığı”, müzenin yeni sergileri “Zevk Meselesi” ve “Etel Adnan: İmkânsız Eve Dönüş” sergileri de çevrim içi bir şekilde gezilebiliyor.
Sanat eserlerinin, serginin içeriğini oluşturan videoların ve dijital materyallerin birebir izlenebildiği sanal turlara buradan ulaşabilirsiniz.
Modern Çek edebiyatının kurucularından Karel Čapek’in dünyaya “robot” kelimesini hediye eden, insanlığın kendi elleriyle yarattığı makinelerin elinde son bulduğu bir yok oluş tasavvuru sunan, Kateřina Čupová’nın bir çizgi roman olarak yeniden yarattığı tiyatro oyunu RUR Rossum’un Üniversal Robotları, Martin Alaçam’ın çevirisiyle yeni yayınevi Telemak Kitap’ın ilk kitabı olarak okurla buluştu.
Čapek’in 1920’de kaleme aldığı bir bilimkurgu tiyatro oyunu olan R.U.R., 25 Ocak 1921’deki ilk sahnelenişinden itibaren kitleleri hem dehşete düşürdü hem de büyüledi. Öyle ki oyun, 1923’e gelindiğinde 30 dile çevrilmişti. I. Dünya Savaşı’nın dehşetinin dönüştürdüğü bir dünyada gelmekte olana dair bir kehanetti bu oyun.
Rossum’un Üniversal Robotları, atların yerini mekanize araçların, tüfeğin yerini otomatik silahların aldığı bir savaşın ardından ilerlemenin durdurak bilmeyen hareketini mantıki sonucuna götürüyor. İhtiyar Rossum’un formülü yapay insanımsılar, insana kafa tutuyor. Yazılışından bir yüzyıl sonra dahi R.U.R.bugünü anlatıyor: İnsansız araçlar, robotik uzuvlar, suni organlar ve yapay zeka araştırmalarının günbegün ilerlediği, işin sonunun konuşulduğu, üretimin insansızlaştığı yeni bir yüzyıl için de zorunlu okuma vasfını koruyor.
Kundura Sinema’nın çevrim içi izleme platformu Kundurama’da yayımlanan İngiliz yönetmen ve sinema eleştirmeni Mark Cousins’in Women Make Film: A New Road Movie Through Cinema isimli belgeselinin gösterim tarihi 30 Nisan’a kadar uzatıldı. Ayrıca Mark Cousins, filmin Türkiye gösterimine özel olarak Altyazı sinema dergisi editörü Aslı Ildır’ın sorularını cevapladı.
Dünya prömiyerini 2018’de Venedik Film Festivali’nde yapan Women Make Film: A New Road Movie Through Cinema dünyanın dört bir yanından seçilmiş kadın yönetmenlerin filmleri üzerinden “iyi bir film” çekmenin 40 altın kuralını sıralıyor. 2020 Avrupa Film Ödülleri’nde Yenilikçi Anlatım Ödülü’nü kazanan film, ortak yapımcısı da olan Tilda Swinton’ın yanı sıra Jane Fonda, Adjoa Andoh, Sharmila Tagore, Kerry Fox, Thandie Newton ve Debra Winger gibi oyuncuların rehberliğinde izleyiciyi eşsiz bir yolculuğa çıkarıyor. Cousins binlerce film izleyerek 200’e yakın kadın yönetmenin filmlerinden parçaları bir araya getirdiği bu çılgın projenin hikâyesini anlattı ve kadın sinemacıları film endüstrisinin kurbanları olarak değil, yaratıcılıkları ve hayâl güçleri ile anlatmayı tercih ettiğini belirtti.
Mark Cousins, yapımı 5 yıldan fazla süren ve 2018’de tamamladığı Women Make Film: A New Road Movie Through Cinema için şöyle söylüyor: “Filme başlarken açık gözlerle bakmaya çalıştım. Kalıpları veya kategorileri unutmaya çalıştım. Siyasi yelpazenin sağındaki insanlar, kadınların anne ve ev içinde olması gerektiği vb. şeyler derken, solcular da kadınların empatiye sahip ve daha iyi olduklarını söylerler. Bunların hepsi bir genelleme; oysa kendi hayatlarımıza kendimiz karar verebiliriz. Bir sinema aşığı olarak bunları tartışmak ve ispatlamak peşinde değildim, sadece kadınların ne yaptığını anlatmak istedim. En iyi savaş filmlerinden, aksiyonlarından bazılarını, ya da en iyi ev içi filmleri (domestic films), deneysel film ya da belgeselleri kadınlar yapmıştır. Bu filmlere gerçekten baktığınızda kadınların kalıplarının ne kadar az olduğunu görüyorsunuz. Bence bu çok özgürleştirici bir şey. Yani gezegenin her yerinden genç ya da yaşlı kadınlar şunu söylüyordu: ‘Omzunuzda size sinemanın nasıl yapılacağını söyleyen bir el yok, istediğiniz türde film çekebilirsiniz!”
Kundura Sinema ve Altyazı Sohbetleri serisinin ilki olan bu söyleşiyi buradan, filmi de 30 Nisan Cuma gününe kadar buradan izleyebilirsiniz.