
Depo, Hakan Topal’ın “Canlıların Geçici Meclisi” başlıklı kişisel sergisi ile Manuel Çıtak’ın “islomania” başlıklı kişisel sergisine 2 Temmuz’a kadar ev sahipliği yapıyor.
Hakan Topal’ın projeleri toplumsal ve sanatsal araştırmaya başvururken, üretim pratiği sanat, teknoloji, hukuk ve eleştirel sorgulamanın kesişiminde yer alıyor. Sanatçı yirmi yıllık üretim süreci boyunca olağanüstü hâl bölgelerinden, neoliberal dönüşümlere, ekolojik yıkıma ve Türkiye’de, özellikle Anadolu’da uzun zamandır süregiden meselelere odaklanıyor. “Canlıların Geçici Meclisi” sergisi Türkiye’de daha önce gösterilmemiş, birbiriyle ilintili üç projeden oluşuyor. Bunlar; Roboski ailelerinin sessiz video portrelerinden oluşan belge nitelikli kavramsal bir video olan Ölü Doğa (2012-16), iki performatif video ve bir yerleştirmeden oluşan Toprak.Su.Kül., I ve II (2014, 2022) ve Orta Doğu’nun göçmen kuşlarından biri, nesli tükenmekte olan kelaynaklardan yola çıkan bir yerleştirme olan Altın Kafes (2022).
Manuel Çıtak’ın ilk kişisel sergisi olan “islomania”, adını ilk olarak yazar Lawrence Durrell’in Reflections on a Marine Venus (1953) isimli kitabında kullandığı ve bir hastalık olarak tanımladığı “ada sarhoşluğu”ndan alıyor. Geniş Açı Proje Ofisi’nden Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler’in küratörlüğünü yaptığı sergi, bugüne dek belgesel fotoğraf tarzında ürettiği siyah beyaz işleriyle tanınan Çıtak’ın yeni bir arayış içerisine girdiği yakın dönem fotoğrafları yer alıyor. Sanatçının sergide yer alan eserleri doğanın el değmemişliği ve azametini gösteren, adanın “dışarı kapanmışlık” hissini kuvvetlendiren genel manzaralar; büyük boşluklarda adeta ölçeği belirleme görevi üstlenmiş insanlar veya başka canlıların doğayı izlediği, “zamanın durduğu” fotoğraflar ve fotoğrafının çekildiğinin farkında olan veya olmayan insanların doğayla tek vücut olduğu daha yakın plan “arınma” fotoğrafları olarak nitelendirilebilir.
Hakan Topal’ın “Canlıların Geçici Meclisi” başlıklı kişisel sergisini ve Manuel Çıtak’ın “islomania” başlıklı kişisel sergisini 2 Temmuz’a kadar Depo’da görebilirsiniz.
Künye:
1. Manuel Çıtak, Aragida, 2019
2. Hakan Topal, "Altın Kafes" projesinden video detayı / Video still from "The Golden Cage" project, 2022
Dimitris Sotakis'in kaderin oyunuyla birbirine bağlanan iki yalnız adamın hayatlarını tersyüz ederken insanın kendiyle olan mücadelesine gerçekçi bir perspektiften anlattığı romanı Büyük Hizmetkâr, Fulya Aktüre’nin çevirisiyle Delidolu Yayınları’ndan çıktı.
Sotakis, bir madalyonun iki yüzünü andıran iki adamın zamanla birbirlerinin yaşamlarını nasıl ele geçirdiklerini ustalıkla betimlerken, yer yer gerçekçi yer yer gerçeküstü bir dünyanın uçlarında geziniyor. Bu kitap, istediği hayata kavuşmanın sarhoşluğuyla yaşamayı unutanların aydınlanabilmeleri için, mağlubiyeti de galibiyeti de mutlaka tatmaları gerektiğini savunuyor.
İktidarın yarattığı güç yanılgısına dair çarpıcı bir anlatı sunarken kapitalizmin bireye dayattığı ''ideal hayat'' hedefini başarının merkezine koymuş şehir insanını usul usul eleştiriyor. Beklentileri yönetmeye çalışarak mutlak bir mutluluk elde edilemeyeceğini yüzümüze vuran roman, bir yandan da depresyonun insan hayatının her zerresine nüfuz ederek onu nasıl atıl bıraktığını gözler önüne seriyor.
“Ölüm döşeğinde yatan güçlü ve nüfuzlu bir amca, kendini bildi bileli ona hizmet eden sadık hizmetkârı ve varsıllığın ortasında hiçliği yaşayan yeğeni... Amcanın ardında bıraktığı hatıraların hayaletleriyle baş başa kalan iki adam için belki de tek çözüm yolu yeni bir hayata başlamak!
Her şey işadamının, amcasının eski ve sadık hizmetkârı Marios'u (!) işe almasıyla başlar. Plan başta tam da istedikleri gibi işler; işadamı artık dilediğince sosyalleşebilirken, hizmetkâr da ev ve bahçe işleriyle ilgilenecektir. Sınırlarının keskince çizildiği düşünülen bu yeni hayat düzeninin tekinsiz, karanlık yollara saparak içinden çıkılmaz bir labirente dönüşmesi ise an meselesidir.”
İsrailli şarkıcı Riff Cohen, “Bye Dubai” isimli yeni şarkısını müzikseverlerle buluşturdu.
Riff Cohen “Bye Dubai” şarkısının ilhamını Michael Liani ile 2021 Kasım’ında Dubai’ye gittiği zamandan alıyor. Yolculuk sürecinin, düşünce ve konuşmalar ile birlikte kaydedilmesinden yola çıkan şarkı, Michael Liani tarafından yazılan şarkı sözlerinin altındaki modernleşme, doğa ile olan ilişkimiz ve insanlığın geleceği gibi temalardan oluşuyor. Riff Cohen’in hareketli ve kıvrak müziğiyle bir araya gelen şarkı, dünyaya önemli bir mesaj niteliği taşıyor.
Riff Cohen’in “Bye Dubai” isimli yeni şarkısını buradan dinleyebilirsiniz.
Bozlu Art Project, 17 Mayıs’tan itibaren Can Göknil’in “Belki Varmış Belki Yokmuş” başlıklı ve Evren Erol’un “Biraz Öncesi” başlıklı kişisel sergilerini sanatseverlerle buluşturacak.
Yazdığı ve resimlediği kitapların yanı sıra ressam kişiliği ve üç boyutlu sanat üretimleriyle de tanınan Can Göknil’in “Belki Varmış Belki Yokmuş” sergisinde 2018 tarihli retrospektifinden sonra ürettiği son dönem çalışmaları yer alıyor. Adını içinde Can Göknil’in bir çalışmasının da olduğu Ayfer Tunç’un aynı isimli kitabından alan sergi, “zaman” ve “hayal” kavramları üzerinden sanatçının çok yönlü kişiliğini izleyiciye sunuyor. Göknil sergide “Zaman Zaman İçinde” ve “Sanat Hayal İçinde” başlıkları üzerinden iki kavram üzerinden ilerleyerek, kadim kültürlerden bu yana insanların hayal gücüne, inançlarına, gelecek algılarına şekil veren gezegenler ve çeşitli gök cisimlerinin farklı kültürlerde yeni isim ve anlamlar kazanarak devam eden sürekliliğine ve çeşitli mitolojik hikâyelere odaklanıyor.
Can Göknil, ismini Pertev Naili Boratav’ın aynı isimli kitabından alan, “Zaman Zaman İçinde” bölümünde “zaman” kavramına “mitolojik” bir altyapıyla odaklanıyor. Serginin “Sanat Hayal İçinde” başlığı altında toplanan bölümünde yer alan eserlerde, izleyici sanatçının “hayal” dünyasının tuval üzerine yansıyan ritmine tanık oluyor. Sanatçı son dönemde yaptığı bu çalışmalarını şu cümle ile özetliyor: “Zamanı sanatla dokudum; pandeminin getirdiği yalnızlık içinde resimlerime hayâllerimi, özlemlerimi yerleştirdim.”
Evren Erol, Bilge Karasu’nun “Asıl mutluluk bu olsa gerek, ulaşmaya can attığımızın biraz öncesi” cümlesinden yola çıkarak sergisinde izleyiciye mutluluğa ulaşma sürecini aktarıyor. Erol, sergisinin düşünsel kurgusunu Oruç Aruoba’nın de ki işte kitabına dayandırıyor. Sergideki figürler hareket hâlindeler ama “henüz” var(a)mamışlar. Bu sergi izleyiciye sonsuz bir umut ya da mutlu son vaat etmiyor, yalan sözler vermiyor. Sanatçının heykelleri gibi hayatta heyecan duyuyoruz, yükseliyoruz, bölünüyoruz, parçalanıyoruz, sonra tekrar süreçlere başlıyoruz. Heykeller, hayatta yaşadığımız süreçler gibi, sergi mekânında oda oda uçuştan düşüşe, maviden siyaha doğru geçiyorlar.
Can Göknil’in “Belki Varmış Belki Yokmuş” sergisini 17 Mayıs - 25 Haziran tarihleri arasında, Evren Erol’un “Biraz Öncesi” sergisini ise 17 Mayıs - 18 Haziran tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası’nda ziyaret edebilirsiniz.
Künye:
1. Can Göknil, Geyik Boynuzu Uğuru, 2019, tuval üzerine akrilik, 90 x 90 cm
2. Can Göknil, Ağaç Kutları, 2021, tuval üzerine akrilik, 60 x 60 cm
3. Evren Erol, Biraz Öncesi-No.1, 2022, ahşap, 72 x 53 x 20 cm
Casey Cep’in 1970’lerde Alabama’da ailesinden beş kişiyi, sigorta parası için öldüren Peder Willie Maxwell’in çarpıcı hayat hikâyesinden yola çıkarak Harper Lee’nin kitabını “yazamamasına” odaklanan çalışması Hiddetli Saatler - Harper Lee'nin Kayıp Romanının Hikâyesi, Zeynep Tür’ün çevirisiyle Ketebe Yayınları’ndan çıktı.
Cep; bir yandan Harper Lee’nin davaları takip etme yolculuğundan hareketle 1970’lerin Alabama’sında siyahilerin maruz kaldığı ayrımcılığa odaklanarak kültürel ve politik çıkmazlara yer veriyor, diğer yandan Lee’nin yayımlanmayan “Rahip” romanının kitaplaşamama serüvenini gözler önüne seriyor.
“Peder Willie Maxwell, inatçı ve başarılı avukatı Tom Radney sayesinde hüküm giymekten kurtulsa da maktullerden birinin yakını tarafından, son kurbanının cenazesinde öldürülür. İşin ilginç tarafı, Maxwell’in katili Robert Burns de aynı avukat tarafından savunulur.
Burns’ün mahkemelerini, adını söylemese kimsenin tanımayacağı bir isim takip edecektir: Harper Lee. Yıllar önce yakın arkadaşı Truman Capote’un Soğukkanlılıkla romanı için malzeme toplayan Lee, bu sefer adını “Rahip” koyduğu romanı için çalışmaktadır: Davaları her ayrıntısına kadar not eder, sayısız insanla görüşür, suçlularla ilgili dedikoduları dinler ve bir taslak metin bile hazırlar. Fakat bu kitap, hiçbir zaman yayımlanmaz.”
Melis Karaduman’ın izolasyon sürecinde yazdığı “Yüzleş” isimli yeni teklisi BBI Music Co. etiketiyle yayımlandı.
Melis Karaduman’ın “Yüzleş” şarkısında dinleyici, hayatın hızından dolayı daha önce kendi düşünceleriyle baş başa kalmamış birinin hislerine kulak vermesine şahit oluyor. Renkli bir altyapı ile his yüklü şarkı sözlerini bir araya getiren şarkının sözü ve müziği Melis Karaduman imzası taşıyor. Şarkının prodüktörlüğünü Karaduman’ın daha önceden Canay Doğan ile birlikte yayımladığı “Kadın” şarkısının da prodüktörü olan Kaan Arslan üstleniyor. “Yüzleş”in görsel dünyası ise Neda Mamo ve Berkay Öktem’e ait.
Melis Karaduman’ın geçtiğimiz haftalarda yayımladığı “Sensus” isimli EP’sinde modern yaşama dair hazırladığı isyan manifestosunu dinleyicilerle buluşturmuştu. “Yüzleş” ise bu manifestoyu bireyselleştiren bir şarkı olma niteliği taşıyor.
Melis Karaduman’ın “Yüzleş” isimli yeni şarkısını buradan dinleyebilir, klibini ise buradan izleyebilirsiniz.
Suzan Pektaş’ın 2017’den bu yana hikâyesini takip ettiği Naomi Iye Kargbo’nun yolculuğunu anlattığı “Naomi” başlıklı kişisel sergisi 12 Haziran’a kadar Barın Han’da sanatseverlerle buluşuyor.
Sergi yürütücülüğünü Eda Emirdağ’ın üstlendiği proje sergisi “Naomi” göç, entegrasyon, hayal ve hayallerin coğrafyası gibi konular etrafında şekilleniyor. Proje, fotoğraf üzerinden insanı tanımaya çalışan ve onunla ilişkisini sanat pratiğine yansıtan sanatçının video, kolaj, yerleştirme gibi farklı disiplinlerdeki çalışmalarından oluşuyor. Sergide farklı disiplinlerle anlatımını zenginleştiren Pektaş, Sierra Leone’den hayat dolu genç bir kadın olan Naomi’nin izinden kendi portresini de arıyor. Ülkesini harap eden Ebola’dan 2015’de kaçan Naomi Iye Kargbo, sınırsız bir kararlılık ve kafasında hayallerle İstanbul’a yerleşmiş.
Suzan Pektaş, görsel sanat ile belgesel dilinin kesiştiği noktada çeşitli ifade biçimlerini araştırmaya devam ederken kentsel dönüşüm, göç ve kadın politikaları ile ilgileniyor. Sanatçının çalışmaları Courrier International, LFI Magazine, Leica Camera, Lens Culture, 6MOIS, RedMilk Magazine gibi uluslararası mecralarda basıldı ve yayımlandı, ayrıca çeşitli festivallerde sergilendi.
Suzan Pektaş’ın “Naomi” başlıklı üçüncü kişisel sergisini 12 Haziran’a kadar Barın Han’da ziyaret edebilirsiniz.
Maja Lunde’nin okura Charles Dickens'ın Noel Şarkısı'ndan ve Andersen masallarından tanıdığı hisleri hatırlatan romanı Kardan Kız Kardeşim, Lisa Aisato’nun resimleriyle ve Ebru Tüzel’in çevirisiyle Can Çocuk’tan çıktı.
Kardan Kız Kardeşim, Norveç'te 250.000 adet satarak daha önce görülmemiş bir başarı elde ederek ve otuz dile çevrildi.
Noel arifesi yaklaşmaktadır. Bu, aynı zamanda Christian'ın on bir yaşına basacağı gündür. Genellikle, zencefil ve mandalina kokularıyla, ateşte çıtırdayan odunların sesiyle, süslenmiş Noel ağacı ve titreyen mum ışığıyla, yılın en güzel günüdür Noel arifesi. Ama o yıl hiçbir şey eskisi gibi değildir. Christian ve ailesi, Christian'ın artık hayatta olmayan ablası June'un yasını tutmaktadır. Bu yüzden Christian evlerinde kutlama yapılmayacağını düşünür.
Derken bir gün, Christian yeni bir arkadaş edinir. Kızıl saçlı, neşeli, delidolu Hedwig, onu her şeye rağmen evlerine Noel ruhunun uğrayacağına inandırır. Fakat Christian sık sık ziyarete gittiği Hedwig'in evinde tuhaf şeyler olup bittiğini fark eder. Evin etrafında dolaşıp duran o yaşlı adam da kimin nesidir?
“Şimdi size Hedvig'i anlatacağım. Nasıl en iyi arkadaşım oluverdiğini ve onu nasıl kaybettiğimi. Çoktan aramızdan ayrılmış kız kardeşim Juni'yi ve buna rağmen nasıl içimde yaşamaya devam ettiğini... Hedvig'i ilk gördüğümde, burnunu yüzme havuzunun camına yaslamıştı. Yani ilk önce burnunu gördüm. Sonra da burnunu kaplayan bir dolu çili. Tek başına dışarıda durmuş, içeriye bakıyordu. Üzerine kar yağıyordu. Beresinin, beresinin altından fırlayan kızıl saçlarının ve kalın yün paltosunun üstünde karlar birikiyordu, bu arada paltosu da kırmızıydı, tıpkı Noel Baba'nın kostümü gibi kıpkırmızı.”
SALT, fotogerçekçilik akımının Türkiye’deki ilk temsilcilerinden Nur Koçak’ın en kapsamlı sergisi niteliğindeki “Mutluluk Resimlerimiz”in ardından, sanatçının arşivini çevrim içi erişime açtı.
Nur Koçak’ın arşivi, sanatçı ile iş birliğinde gerçekleştirilen dijitalleştirme ve kataloglama çalışmalarının sonunda SALT Araştırma’da çevrim içi olarak sanatseverlerle buluşuyor. SALT Araştırma’nın sanatçı arşivlerine eklenen koleksiyon, sanatçının 1960’lardan günümüze üretimine ayrıntılı bir bakış sunuyor. Sanatçının yurt içi ve yurt dışında katıldığı sergilerle işlerine dair belge ve görsellerin yer aldığı arşivde ayrıca Koçak’ın İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki öğrencilik yıllarından eskiz, kroki ve etütleri bulunuyor. Koleksiyon, akademideki hâkim resim anlayışına karşın 1970’lerden itibaren fotogerçekçi resimler üretmeyi sürdüren sanatçının, mecra ve teknik seçimindeki kararlılığıyla şekillenen pratiğini sanatseverlerle buluşturuyor.
Desen, fotoğraf, davetiye, kupür ve mektup gibi kaynaklardan oluşan ve 984 belgenin yer aldığı Nur Koçak arşivini buradan görebilirsiniz.
1. Nur Koçak, Ruj Mihrabı (1979-1988), Büyük Sergi 2’den görünüm, Atatürk Kültür Merkezi, Ankara, 1989 SALT Araştırma, Nur Koçak Arşivi
2. Türk Resminde Modernleşme Süreci sergisinden görünüm, Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul, 1987 soldan sağa: Kırmızı ve Siyah ya da Nesne Kadınlar 2 (1976), Farouche [Yabanıl] ya da Fetiş Nesne 2 (1975), Vivre [Yaşamak] ya da Fetiş Nesne 1 (1974) SALT Araştırma, Nur Koçak Arşivi
3. Nur Koçak, Gönderiler sergisinde işleriyle, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, 1982 SALT Araştırma, Nur Koçak Arşivi
4. Nur Koçak Mine Sanat Galerisi’nde açılan Resim Sergisi’nde, 1987 SALT Araştırma, Nur Koçak Arşivi
5. 4. Yeni Eğilimler sergisinden görünüm, Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul, 1983 SALT Araştırma, Nur Koçak Arşivi
6. Nur Koçak, İki Kızkardeş resmi için eskiz, kağıda çini mürekkebi, Cemal Tollu atölyesi (İDGSA), 1962-1963 ders yılı SALT Araştırma, Nur Koçak Arşivi
Kadebostany’nin Sena Şener ile iş birliği yaptığı yeni teklisi “Two Lovebirds in a Cage” müzikseverlerle buluştu.
Dünya çapında ses getiren şarkılara imza atan Kadebostany bu kez, Sena Şener ile bir ortaklığa imza attı. Şarkıları, yorumu ve tarzıyla kendi dinleyici kitlesini her geçen gün genişleten Sena Şener’in sesi, yapımcı ve besteci Guillaume de Kadebostany sound’u “Two Lovebirds in a Cage” şarkısında bir araya geliyor. Şarkı, 70’lerin ses estetiğinin hassas elektronik prodüksiyonlarla ustaca bir karışımı olarak dikkat çekiyor.
Kadebostany, Sena Şener ile bir araya gelme süreçlerini şu sözlerle açıklıyor: “Nisan 2019’da Türkiye turu yapıyorduk ve Eskişehir’de Eskifest’te konserimiz vardı. Sena’da bu festivalde çalıyordu. Onu tanımıyordum ama şovunu gördüm ve dikkatimi çekti, çok özel ve eşsiz bir sesi olduğunu, sahnede harika bir duruşu olduğunu düşündüm. Bundan birkaç hafta sonra, yeni şarkılar üzerinde çalışıyordum ve bir şarkı üzerinde iş birliği yapıp yapmayacağını konuşmak için onunla iletişime geçmeye karar verdim. Bu konuda hevesliydi ve sonrasında ‘Two Lovebirds in a Cage’i kaydettik.”
Kadebostany ve Sena Şener’in “Two Lovebirds in a Cage” şarkısını buradan dinleyebilirsiniz.