
Küratörlüğünü Bilge Bal, Orhan Cem Doğan ve Sevil Enginsoy Ekinci’nin yaptığı, mimarlar, tasarımcılar, sanatçılar, edebiyatçılardan oluşan yaratıcı ve eleştirel üretimler yapan kalabalık bir grubun çalışmalarından oluşan “Italo Calvino 100+1 Yaşında” sergisi 23 Şubat-22 Mart tarihleri arasında Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde ziyaretçilerle buluşacak.
Italo Calvino’nun 101. yaşını kutlayan bu sergide Ali Artun, Bilge Bal, Ci Demi, Aslıhan Demirtaş, Sevil Enginsoy Ekinci Ve Gülsen Şenol [+ Ege Özmen], Fırat Erdim [+ Micah Berger, Run-Qiang Lın, Luke Mcdonell, Peter Mıller, Samarth-Vish Vachhrajanı], Gökçen Erkılıç, Folkolektif [Elif Kendir Beraha, Ceren Balkır Övünç, Nilay Yurtsever], Murat Germen, Ilgın Hancıoğlu, Evrim Kavcar, Onur Kutluoğlu Ve E S Kibele Yarman, Waseem Ahmad Sıddıquı, Ertuğ Uçar, Levent Şentürk ve Ayşenur Telli [+ Ali Yasin Altıparmak, Emine Atılgan, İrem Başülmez, Filiz Baykal, İsmail Gökhan Çatal, Dilay Dinç, Ömer Ege Güvendi, Ece Güvercin, Özge Karaman, Earta Pıreva, Hatice Sarıkaya, Metehan Şahin, Havva Begüm Yılmaz, Ayça Yiğit] yer alıyor.
GF Hakan Plastik’in ana sponsorluğunda, Mimarlık ve Tasarım Yayın Platformu mimarizm’in medya partnerliğinde gerçekleşen “Italo Calvino 100+1 Yaşında” sergisini 22 Mart’a kadar pazar hariç her gün 11.00-19.00 saatleri arasında ve ücretsiz olarak Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde görebilirsiniz. Ayrıca sergiye Calvino ile yaratıcı diyaloğu sürdürmeye, bakışları çoğaltmaya, paylaşılabilir deneyimleri çoğullaştırmaya davet eden iki konuşma/söyleşi ve üç atölye çalışması eşlik edecek. Sergi ve etkinlik detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.
Sergi metninden:
“Okumak / Yaz(ış)mak / Hikâye Anlatmak / Betimlemek / Bakmak / Görmek / Gözlemlemek / Duymak / Duyumsamak / Dokunmak / Dola(n)mak / Örmek / Postalamak / Ağaca Tünemek / Uçmak / Dalgalanmak / Yeşer(t)mek / Çiçek Açmak / Hayal Kurmak / Yapmak / Oyun Oynamak / Haritalandırmak / Çizmek / …
Mimarlık / Tasarım / Sanat / Edebiyat eğitimi almış pek çoğumuz gibi, bizi de öğrencilik yıllarımızda Görünmez Kentler romanı tanıştırdı Italo CALVINO ile. Bugüne kadar onu döne dolaşa tekrar tekrar okuduk, taklit ettik, yorumladık, bedenlileştirdik; onun başka temsillerini aradık, bakışını eleştirdik, üzerine spekülasyonlar yaptık; onunla heyecanlandık, gündüz düşleri gördük, hikâyeler anlattık, bağlantılar kurduk, keşfettik ve/ya ondan ilham aldık. Şimdi, 23 Şubat-22 Mart 2024 arasında CALVINO’nun 101. yaşını kutlamak üzere Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde “ITALO CALVINO 100+1 YAŞINDA!” sergisiyle bir araya geliyoruz: Mimar, eğitimci, iç mimar, mekânsal araştırmacı, sanatçı, arşivci, örgücü, kartograf, görsel iletişim tasarımcısı, grafik-romancı, video-yapımcısı, illüstratör, tiyatro yönetmeni, oyuncu, mimarlık tarihçisi, sanat eleştirmeni ve yazar.
Sergi ve sergiye paralel konuşma/söyleşi ve atölye çalışmalarıyla CALVINO’nun külliyatını, edebiyatın sınırlarını aşan disiplinler-üstü pratikler olarak Türkiye’den bakışlar/hikâyeler/deneyimler ile yeniden okumayı deniyoruz. Denemelerimizle geniş bir CALVINO manzarası kuran patikalar açıyoruz: Görünmez Kentler, Amerika Dersleri, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, Kum Koleksiyonu, Kesişen Yazgılar Şatosu, Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler, Atalarımız (İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron, Varolmayan Şövalye), Dere Tepe Ters, Palomar, Bütün Kozmikomik Öyküler, Klasikleri Niçin Okumalı?. Bir yandan dilden dile çevirinin yaratıcı olanakları üzerine düşünüyoruz; bir yandan da imgeden kelimeye, kelimeden çizgiye, çizgiden ipliğe, dokumadan örgüye, coğrafyadan kâğıt yaprağına, fotoğraftan kolaja, haritadan hareketli-imgeye ve bedene, kartpostaldan oyuna her türlü çevirinin dönüştürücü gücünü araştırıyoruz.
Birlikte soruyoruz: CALVINO’nun masalları, öyküleri, romanları, denemeleri, mektupları ve en geniş anlamıyla mimarlıkla arasındaki ilişkiler sizleri de heyecanlandırır mı? CALVINO’yu türlü görme biçimleri, ölçekler, mekânsallıklar ve disiplinlerle okumak ve onunla bağlar kurmak mümkün mü?”
Bu yıl A Gentleman of Istanbul (Bir İstanbul Çelebisi) isimli albümüyle Grammy Ödülleri’nde En İyi Klasik Müzik Kaydı dalında aday gösterilen Mehmet Ali Sanlıkol, 24 Şubat’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nda müzikseverlerle buluşacak. Konserde Sanlıkol’a orkestra şefi Murat Cem Orhan yönetimindeki CRR Senfoni Orkestrası eşlik edecek.
Mehmet Ali Sanlıkol’un “Bir İstanbul Çelebisi” adlı eserinin Türkiye prömiyerinin gerçekleşeceği bu konserde ayrıca G.F. Handel’in “Julius Caesar Mısır’da Uvertürü” ve W. A. Mozart'ın “Senfoni No 41 ‘Jübiter’, Do Majör, KV 551” eserleri de yorumlanacak. Çalışmalarını Boston, Massachusetts'te sürdüren Prof. Mehmet Ali Sanlıkol, müzikal mirası ve kültürel kökenleri arasında köprüler kurarak, geleneksel Türk müzikleri ile Batı müziğini başarıyla harmanlayan eserler üretiyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti asıllı olan ve New England Konservatuvarı’nda öğretim üyeliği yapan Sanlıkol, Turkish Hipster ve A Gentleman of Istanbul gibi albümleri ile uluslararası müzik dünyasında önemli bir yer edindi.
Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinden esinlenerek; yaylılar, vurmalılar, piyano, ud, ney ve tenor için bestelenmiş dört bölümlük bir senfoni olan A Gentleman of Istanbul, En İyi Klasik Müzik Kaydı dalında bu yıl Grammy Ödülleri’ne aday gösterildi. Eser, Müslüman kimliğine, Evliya Çelebi’nin kozmopolit dünya görüşü üzerinden yeni bir perspektif sunuyor. Eserde, bilimden trajediye, fanteziden tarihe, Evliya'nın seyahatnamesinde karşılaşılan çeşitli öğeler vurgulanıyor. Beste, Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinden seçilen öğeleri modern bir müzikal dil ile yorumluyor. “Viyana'nın Saatleri ve Çanları” bölümü Bartok etkileri taşırken, “Kaya Sultan’ın Ölümü” bir caz baladı olarak piyanonun etrafında şekilleniyor. “Vejetaryen Dervişler” bölümü, ney eşliğinde Türk Tasavvuf ve Afrika müziklerinin bir karışımı olarak sunuluyor. Son bölüm olan “Büyük İskender”, klasik Osmanlı/Türk müziği özelliklerini bünyesinde barındırırken, metnin programatik doğası sanatçıya özgürlük alanı sağlıyor. Sanlıkol’un 17. yüzyıl Osmanlı kültürünün zenginliğini ve çeşitliliğini bir senfoni aracılığıyla sunmayı hedeflediği bu eseri, dinleyenleri konser müziği, caz, Afrika poliritimleri ve geleneksel Türk müziklerinin çeşitli tarzları arasında bir yolculuğa çıkarıyor.
24 Şubat’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nda gerçekleşecek konserin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Caz Maz’ın beşinci edisyonu “İğneada: Caz Maz”, 8-10 Mart tarihleri arasında Longosphere’de müzikseverlerle buluşacak.
“İğneada: Caz Maz” katılımcılarını, doğanın güzelliklerini, iyi müziği ve iyileştiren yan etkinlikleri ile beraber kurgulanan programı kapsamında farklı bir deneyim sunarak, onları “köklerden göklere” bakmaya davet ediyor. Program kapsamında solo projesi ile yurt içi ve yurt dışındaki birçok projede yer alan besteci ve gitarist Mert Pekduraner, Türkiye’nin önde gelen caz müzisyenlerinden Kubilay Kan Quartet, ses ve frekanslarla örülü yaşam yolculuğundan beslenerek hayat bulan elektro-akustik proje Sonic Alchemy, geçtiğimiz yıl yayımladığı Bir Başına albümü ile dikkat çeken vibrafoncu Can Tutuğ performansları ile sahne alacak. “İğneada: Caz Maz”da ayrıca Onur Diner, Dada ve DJ BEY katılımcılara dj performansları ile doğa eşliğinde farklı bir müzik deneyimi sunacaklar.
“İğneada Caz Maz”, müziğin yanı sıra farklı etkinlikleri de katılımcılarla buluşturuyor. Festival; Derin Burnaz ile bedensel, zihinsel ve duygusal denge sağlayan bir aktif meditasyon Osho Chakra Breathing, Doruk Aysan ile İğneada’nın eşsiz ekolojik dokusuyla bütünleşme fırsatı sunan Hatha ve Restoratif Yoga seansları, Ses Kaşifi, besteci ve şarkıcı Nilüfer Ormanlı ile Sound Healing, koreograf ve eğitmen kimliğiyle de öne çıkan Şaziye Özlem Turan ile Baksı Dansı Atölyesi ve Saye Özçelik ile Nihale Atölyesi gibi etkinliklerle katılımcılarına farklı deneyimlerle dolu bir program sunuyor.
Olivier Dupin’in yazıp Laurent Simon’un resimlediği dikkat çekmek için çılgınca hikâyeler anlatan “fıldırfış” bir çocuğun sıradan bir gününü anlatan Ding Dong! Kapıda Biri mi Var?, Yağmur Yavaş Aydın’ın çevirisiyle Uçanbalık’tan çıktı.
Kitap, modern çekirdek aile yaşantısını gerçekçi diyaloglarla eleştiriyor. Gündelik hayatta kendi işleriyle ilgilenirken ihmal ettikleri çocuklarına dikkat çekiyor. Kitap, fantastik filmlerden kopup gelen envaiçeşit karakterle kurgusunu hareketlendiriyor. Geçiştirici yanıtlarla küçükleri başından savuşturan yahut onları dinliyormuş gibi yapıp aslında hiç dinlemeyen büyüklerin dünyasını yansıtan Ding Dong! Kapıda Biri mi Var?, hayallerine sarılan çocuklar ile işi başından aşkın yetişkinler arasındaki iletişim kopukluğuna vurgu yapıyor.
“Ela, hikâye anlatmayı çok seviyor. Hatta anlatmakla da kalmıyor, uydurduğu hikâyeleri âdeta yaşıyor! Kimi zaman dev bir gorilin omuzlarında şehri boydan boya gezmeye çıkıyor, kimi zamansa bahçede bulduğu gizemli bir kemikle, yırtıcı bir “tireksin” peşine düşüyor. Hikâyeler birbirini kovalıyor ama Ela'nın anlattıklarına kimseler kulak vermiyor. Çünkü evdekiler pek meşgul! Herkesin dinlememek için bahanesi var. Peki, Ela'nın anlattıkları ya gerçekse?”
Amerikan güreşinde (NWA, WCWA) bir döneme damga vuran, spor dünyasının Kennedy’leri, bu sporun rock yıldızları olarak anılan Von Erich ailesinin hikâyesini anlatan Demir Pençe filmi vizyona girmeden önce İKSV Galaları ile 7 Mart’ta Atlas 1948 ve Kadıköy Sineması’nda sinemaseverlerle buluşacak.
Zac Efron, Jeremy Allen White, Harris Dickinson, Maura Tierney, Stanley Simons, Lily James, Holt McCallany gibi isimlerin rol aldığı, A24 imzası taşıyan Demir Pençe filmini Sean Durkin yazıp yönetti. Raging Bull ve The Deer Hunter’dan esinlenen Sean Durkin, filmi “Demir Pençe yas ve acı hakkında değil; acıyı görmezden gelmenin sonuçları üzerine; aile, baba-oğul ilişkileri ve kardeşler hakkında bir film” sözleriyle anlatıyor.
Demir Pençe, Von Erich ailesinin zaferler ve trajediler içeren, duygu yüklü hikâyesini ele alıyor. Kendisi çok başarılı bir güreşçi olan baba Fritz Von Erich, oğullarını da zirveye taşımak için despotça, zalimce yöntemler uygulamaktadır. Şampiyon kardeşler sporda zirveye doğru tırmanırken, tüm aile çalkantılı olaylara, büyük güçlüklere göğüs germek zorunda kalır.
Filmde yer alan dövüş sahneleri canlı olarak izleyici karşısında tek seferde çekildi. Filmin müziklerini ise Arcade Fire’dan Richard Reed Parry besteledi. Film, Indiewire’da Zac Efron, “hayatının performansını sergiliyor”, Rolling Stone’da Jeremy Allen White ise “The Bear’de müthiş bir aktör olduğunu kanıtlamıştı; bu filmle geri kalan herkesi ikna edecek” sözleriyle övülüyor. Demir Pençe ayrıca ABD Ulusal Eleştiri Kurulu’nun 2023’ün En İyi 10 Filmi listesinde yer aldı ve En İyi Oyuncu Kadrosu seçildi.
Demir Pençe 7 Mart Perşembe akşamı saat 21.00’de Atlas 1948 ve Kadıköy Sineması’nda izleyicilerle buluşacak. Filmin biletleri 22 Şubat Perşembe günü 10.30’da başlayacak Lale Kart üyeleri için indirimli ön satışların ardından, 22 Şubat Perşembe günü 14.30’da Passo üzerinden genel satışa açılacak.
Gülfem Kessler’in “Pathosformel” başlıklı kişisel sergisi 6 Nisan tarihine kadar Labirent Sanat’ta sanatseverlerle buluşuyor.
Sergi, Gülfem Kessler’in pathosformel kavramı çerçevesinde bir araya getirdiğimiz resimlerini izleyiciye sunuyor. “Pathosformel” sergisi, geçmişin imgelerini ait oldukları yerden/zamandan koparıp, bugüne bağlayarak ve imgelerin yeniden doğumuna imkân tanıyarak, yeni anlam ve olasılıkları günümüze taşıyor. Sergi, insan ile onu çevreleyen dışsal kaotik dünya arasındaki ilişkiyi, insanlığa ait duygu hâllerini yüz ve beden hareketleri üzerinden kavramaya imkân tanırken, öte yandan maddenin farklı yüzey, biçim ve titreşimlerini imgeler aracılığıyla somutlaştırıp, ortak duygular etrafında toplayarak keşfetmeye davet ediyor.
Sergide Kessler’in Geçmişin Hatırlanması isimli resmi, arkası bize dönük vaziyette, sağ bacağını bir adım öne atmasıyla vücudunda oluşan s hareketi ya da kıvrımı, denizdeki dalgaların içine karışıp helezonlar çizen upuzun saçlarıyla Venüs’ün Denizden Doğuşu/Venus Rising from the Sea sahnesini daha önce gören belleklere geçmişin derinliklerinden geri çağırıyor. “Pathosformel” sergisinde yer alan işlerde, dünya ile karşılaşan bireyin varoluşsal huzursuzluğu, toplumsal korkuları, heyecanları, coşkuları ve kaygılarına dair duygusal kalıpların varlığı figürlerin beden dili ve yüz ifadeleri üzerinden rahatlıkla okunabiliyor.
“Pathosformel, Aby Warburg’un ilk çağlardan günümüze kadar gelen ve duyguları; yüz ifadeleri, vücut duruşları, el hareketleri ve aksesuarların kendini tekrarlamasını tanımlarken kullandığı kavramdır. Pathosformel, bir çeşit kültürel alt bilinçtir. İnsanlığın görsel hafızasında bulunan bazı duruş ve tavırların ortak bir tarih bilinciyle belleğe kaydedilmesidir. Warburg’un odak noktası, bellek aracılığıyla imgelerin hareketini betimleyerek insanın evrensel duygusal kalıplarını Rönesans’ın antik uzantılarından günümüze taşımaktı. Pathos formülleri dediği resimsel biçimler beden dilinin enerjisini depolayarak, hatıralara damga vurur, iz bırakır ve sanat aracılığıyla bu duygular cisimleşerek izleyiciye aktarılır.
Mnmosyne (Bellek) Atlas, Rönesans dönemi düşünüşünün makro ve mikro kozmik düzeydeki yapılanışının analojisini sunarken iki okuma biçimi önerir. Birincisi; bilimsel ve rasyonel bilginin kökeninin mitoloji ve onun alegorik temsil geleneğinde bulunabileceğini ve kolektif belleğin bu izlerin bilgilerini nesnel biçimde geri çağırabileceği. İkincisi ise pathosformel üzerinden geri çağrılan kolektif belleğin anlamlı bir bütün oluşturabilmesi için öznel ya da tekil bir bilişsel süreçten geçerek yeniden üretilmesi gerektiğidir.
Analitik psikolojinin kurucusu C. Gustave Jung’a göre, insan bedeni evrimsel süreç içerisinde incelendiğinde eski atalarının izlerini bedeninde taşıyorsa, insan ruhu da analitik ve evrimsel psikoloji bağlamında incelendiğinde günümüz insanının ruhunda da arkaik izler görmek çok doğaldır ve bugün insan ruhunu algılayabilmenin yolu sadece uygar insana odaklanarak mümkün olmayacaktır. Jung bilinçaltının daha da derinine inip arkaik kökenden gelen bütün insanların ortak bilincinin bulunduğu alanda çalışmıştır. Aynı yaklaşımla Aby Warburg pathosformel kavramını geliştirmiş, sanat tarihine yeni bir yöntembilim kazandırmıştır. Patosformel, sanatçıların bir takım ortak hikâyeleri, imgeleri ve duruşları ifade ettikleri, bilinçdışından gelen ortak belleğin sanat eserlerinde tezahür etmesi durumu ile açıklanabilir.
Jung ve Warburg, farklı araştırma alanlarında yer alan bireysel konumlarının özgünlüğünde benzer bir nihai hedefi paylaştılar: kültürel hafıza. Bu nedenle, Warburg için kültürel hafızanın lifleri, Pathosformel ise; Jung içinde, kolektif bilinçdışından türetilen arketiplerdir.
Hem Warburg hem de Jung için görüntü, bir kriz anıyla yakından bağlantılıdır ve bu nedenle, kişinin acısını yatıştırmak için derinlerden ortaya çıkan görüntüleri sorgulamak zorunludur.
Warburg; ‘İnsanlığın ıstırap hazinesi insanlığın mülkü hâline gelir’ sözü, sanat eserinin toplumsal bellekte bunaltının üstesinden gelme çabasının ürünü ve aracı olarak tanımlayışının temel bir önermesidir.”
Künye:
1. Gülfem Kessler, Lotus, 2024, tuval üzerine pigment, 80x80cm
2. Gülfem Kessler, Rehber, 2023-2024, tuval üzerine pigment boya, 160x140cm
3. Gülfem Kessler, Geçmişin Hatırlanması, 2023-2024, tuval üzerine pigment ve akrilik, 160x140cm
4. Gülfem Kessler, Amor Fati, 2021, tuval üzerine pigment, 60x50cm
5. Gülfem Kessler, Bellek - Son Pişmanlık Neye Yarar, 2018, tuval üzerine akrilik, 24x18,5cm
Caner Almaz’ın 1970’li yıllara uzanan, aşk, dostluk, dayanışma, idealler ve ihanetle sınanan yorgun bir kuşağın hikâyesini anlattığı yeni romanı Duvarlar, Everest Yayınları’ndan çıktı.
Almaz, ilk romanı Yaşamaklar’da, kırılgan bir inançla birbirine tutunan Kenan ve Füsun’un “hayatı atlatma” çabasını konu etmişti. Duvarlar’da ise yakın tarihimizin acıları arasında kendi yollarında yürüyüp kendi seçimlerini yapan Halil, Birgül, Aysel ve Oğuz’un hikâyelerine ses veriyor.
“ ‘Umutların toplamı geçmişin yükünü sırtlayabilir mi?’
Paketten birer sigara daha alıyoruz. Evin kapısına bakıyorum: Boyası, cilası kavlamış. Damı rutubetten kabarmış evi izliyorum. Ev, diyorum, insanın mutlu olduğu yer. Birkaç saat önce evsizdim, şimdi huzurla rutubetli dama bakıyorum. İnsanın evi Halil, mutlu olduğu yer.”
Pera Müzesi’nin güncel müzik sahnesinin güçlü kadın seslerini dinleyicilerle bir araya getirdiği “Bir Arada” serisinin 23 Şubat’ta Pera Café’de gerçekleşecek yeni konserinde Selen Gülün’ün sahnesine, Çağıl Kaya konuk olacak.
Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin her ayın son cuma günü gerçekleştirdiği “Bir Arada” konserleri, kendi müziğinin peşinde, hikâyesini anlatmak isteyen genç kadınları destekleyen bir müzik ve teknoloji girişimi olan Beats by Girlz Türkiye iş birliğinde hayat geçiriliyor. İlkbahar programının ikinci konserinde, 23 Şubat Cuma günü sahnede, performans ve besteleri uluslararası ödüllere layık görülen besteci, piyanist, şarkı yazarı, vokalist ve eğitimci Selen Gülün olacak. Gülün sahnesine, müziğiyle düşlediği diyarlardan resimler çizmeye çalışan disiplinler arası sanatçı Çağıl Kaya konuk olacak.
23 Şubat’ta Pera Café’de gerçekleşecek “Bir Arada” konserinin biletlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Gelecek Program:
29 Mart Cuma, 19.30
Beats Band / Konuk: Eda Baba
26 Nisan Cuma, 19.30
Simge Pınar / Konuk: Deniz Tekin
31 Mayıs Cuma, 19.30
Gözde Öney / Konuk: Jehan Barbur
Lale Çavuldur tarafından hazırlanan “Filler Neden Öfkeli?” başlıklı sergi, 22 Şubat-13 Nisan tarihleri arasında Millî Reasürans Sanat Galerisi’nde sanatseverlerle buluşacak.
“Filler Neden Öfkeli?” sergisi için yayımlanan kitapta yer alan metin Evrim Altuğ tarafından kaleme alındı.
“John Berger’ın ‘Hayvanlara Niçin Bakarız?’ metninde belirttiği gibi, 19. yüzyılda yaygınlaşan halka açık hayvanat bahçelerinin varlığı sadece seyirlik bir deneyim olmanın ötesinde, uzak ve yabancı ülkelerden ele geçirilerek getirilen egzotik hayvanların teşhiri ile sömürgeci geleneği desteklerken iktidarın da gücünü onaylayan bir simgeydi. Adını güçlü bellekleriyle bilinen fillerden alan bu sergide ise Filler Neden Öfkeli? sorusu üzerinden doğanın ve insanın birbiriyle olan etkileşimini, güç dinamiklerini ve bu dinamiklerle oynayan insanın çevresini tahakküm altına alma hırsının sonuçlarına yakından bakılıyor.
Başlangıçta, Lascaux mağarasındaki duvar resimlerinde olduğu gibi insan ve hayvan birbirinin varlığında bütün iken bu bütünlükten sıyrılmaya çalışan insanın doğa üzerinde şiddet yoluyla üstünlük kurma çabası, insanın doğaya karşı kullandığı kaba kuvvetin onu başka insanlara karşı şiddet kullanmaya da teşvik ettiği içselleştirilmiş bir cesaret ile yankı bulmaktadır. Şiddetin farklı bağlamlardan koparılan anlamlarını günümüz dünyasının kodlarıyla işleyen Çavuldur, dış dünyanın sınırlarından kendi çekirdeğine doğru yol alan bir hikâyeyi serbest bırakıyor. Bu hikâyeyi oluştururken evrenin sınırsız belleğini içeren her bilgi, anı ve zamanın tüm olasılıkları; kimi zaman bir kadının saç telinde, kimi zaman ise bir yaprağın damarlı yüzeyinde ya da bir lav taşının moleküllerinde korunarak hiç kaybolmamak üzere muhafaza ediliyor.”
Künye:
1. BİZ/WE, atık inşaat tahtaları, plastik boya / waste construction boards, plastic paint, 200x600cm, 2023
2. Dipsiz Kuyu / Bottomless Pit, kadın saçı, plexiglas, bazalt kaldırım taşı / women’s hair, plexiglass, basalt paving stone, ø160 cm 2023
3. İç Bahçe / Inner Garden, buluntu nesneler, değişken boyut ve zaman dilimleri / found objets, variable dimensions and time periods
4. İsimsiz / Untitled, yumurta kabuğu, plastik torba / eggshell, plastic bag, 2023
Dünyada ve ülkemizde çok satan Ikigai’nin yazarlarından Francesc Miralles’in Àngeles Doñate ile birlikte kaleme aldığı yaşamın değerini hatırlatan, duyarlılık ve bilgelik dolu romanı Uçurumda Son Çay, Emir Acar Çobanoğlu’nun çevirisiyle Athica Yayınları’ndan çıktı.
Romanın baş kahramanı ihtiyar bir Japon olan Kosei-San, emeklilik günlerini Kaliforniya’daki Rocky Dağları’nın kayalıklarında bir uçurumun kenarında, mütevazı ve ıssız bir kulübede geçirmektedir. Kosei-San hiç dinlenmez; gözü hep rüzgârın süpürdüğü o kayaların üzerindedir. Çünkü orası aynı zamanda hayatla bağını kesmek ve başka bir dünyaya geçmek isteyenlerin tercih ettiği yerlerdendir. Ne zaman birini elinde fotoğraf makinesi ya da yanında bir rehber olmadan uçurumun kıyısına doğru melankolik bir hâlde yürürken görse hemen karşısına çıkar, onunla konuşur. Hatta kulübesinde bir fincan çay içmeye ikna eder.
Bir seremoniye dönüşen bu davet vasıtasıyla içtikleri çay, misafirinin içini ısıtmakla kalmaz, ona kendisini yaşamla barıştıran bir çıkış yolu da sunar. Kosei-San, varoluşun ikinci ve üçüncü fırsatlar verdiğini keşfetmesini sağlayan bir sırrı da saklar.