23 OCAK, PERŞEMBE, 2014

Kült aktris, ressam ama ille de yazar

Nurduran Duman, kült aktris Mary Woronov ve öyküleri hakkında yazdı. Duman'ın çevirdiği bir Woronov öyküsü de sayfalarımızda...
Ölümle yaşam, geçmişle şimdi arasında kalmış pek çok sıradan kahramanın, yazdıklarında ağır basan cinsel arzu ve başlarına gelen ya da getirdikleri esrarengiz işler kara mizahla destekleniyor. Bir şekilde yaşama hevesi yok olmamış, tatmin olmak için canlarının acıması pahasına istediklerine ulaşmaya çalışan karakterler bunlar.

Kült aktris, ressam ama ille de yazar

Artist, aktris, yönetmen ama ille de yazar. Bir söyleşisinde, “Çocukken sevilmek isterdim. Genç bir kız olduğumda çekinilmek, daha dorusu fark edilmek istedim. Bir kadın olarak hayran olunmak. Şimdi ise, bir yaşlı kız olarak, yalnız bırakılmayı diliyorum” diyen Mary Woronov, 8 Aralık 1943’te Brooklyn, New York’ta doğdu. İlk tutkusu her zaman resim sanatı olmuştur ve bu alanda oldukça hatırı sayılır çalışmaları ve ünü vardır. Cornell Üniversitesi’nde heykeltıraşlık okudu. 60lı yıllarda Warhol’un Fabrikası’na katılıp pek çok Warhol filminde, özellikle de epik Chelsea Girls’de yer aldı. Rol aldığı başlıca filmler: (Holywood filmleri dahil)  The Living End (1992), Scenes from the Class Struggle in Beverly Hills (1989), Let It Ride (1989), Warlock (1989), Chopping Mall (1986), Night of the Comet (1984), National Lampoon Goes to the Movies (1983), Eating Raoul (1983), Rock 'n' Roll High School (1979), Cannonball (1976), Death Race 2000 (1975), Silent Night, Bloody Night (1974), Sugar Cookies (1973), Kiss the Boot (1966), Shower (1966), Superboy (1966), Chelsea Girls (1966). Aktris olarak farklı oyunculuğu ve cazibesiyle ‘kült kraliçesi’ diye ünlendi. Televizyon şovları yazıp yönetti, film senaryoları yazdı. Elli yaşından sonra ise ciddi edebiyatla uğraşmaya, yazmaya başladı. Kitapları Swimming Underground: My Years in the Warhol Factory (anı); Snake (roman); Niagara (roman); Blind Love (öykü) ve Wake for the Angels (öykü-resim) şeklinde sıralanabilir. Yazdıklarıyla hem iyi bir artist, hem de çok ünlü bir kült aktris olmanın ciddi bir yazar olmaya engel olmadığını ispat etti.

Woronov öykülerinde anlatmak istediklerini genellikle bir iki sayfaya

sığdırıyor ve bu ürünler kısa öykü (short-story) denilen türün içinde konumlandırılıyor. Kahramanlarının ruhbilimsel durumlarını öne çıkaran bıçak sırtı şeyler yazmakta. Anlattıkları ilk başta herkesin günlük hayatın içinde yaşadığı veya tanık olduğu olaylarmış gibi görünen ama ille de çok yoğun bir gizem havasıyla sarılma hissi veren öyküler. Aşkı bir savaş alanı olarak sunarken ‘yenen’ ve ‘yenilen’ üzerinde kafa yoruyor. Tutsak olma, sömürülme, sömürme, yoksun kalma, bolluk içinde yüzme vb. aşk durumlarını yüklediği kahramanları sadece hayatta kalma mücadelesi veriyor aslında. Sıradan bir hayatın içinde kendilerine göre ayakta kalma savaşımı. Ölümle yaşam, geçmişle şimdi arasında kalmış pek çok sıradan kahramanın, yazdıklarında ağır basan cinsel arzu ve başlarına gelen ya da getirdikleri esrarengiz işler kara mizahla destekleniyor. Bir şekilde yaşama hevesi yok olmamış, tatmin olmak için canlarının acıması pahasına istediklerine ulaşmaya çalışan karakterler bunlar. Varolmakla ilintili sıkıntıları yok. Düş dünyalarını gerçek olandan daha çok önemsiyorlar. Zaaf ve hatalarıyla yaşamayı göze alıyor, şehvet düşkünlüğü ya da soğukluk arasında gidip geliyorlar. Görünmeyen yönleri görünenden çok daha derinlerde geniş bir alanı kaplamakta. Woronov’un üst alanı sayılı tümcelerle anlatarak alttakini kolayca göz önüne serme beceresi öyküleri gibi esrarengiz ve şaşırtıcı.

‘Ayakkabı Mağazası’ ilk öykü kitabı olan Blind Love’da yer almakta.
Resimlerin tümü Mary Woronov imzasıyla.

www.maryworonov.com

Ayakkabı Mağazası - Mary Woronov, Çev. Nurduran Duman

Susan hayatta iki şey yapıyordu: bir hukuk firması için çalışıyor ve AA (adsız alkolikler) toplantılarına gidiyordu. Özellikle çekici biri değildi ve sosyal hayatı sıfırdı. Otuz dokuzunda tamamen anlaşıldı ki birinden hoşlanacak olursa ilk adımı atmak zorunda olan kendisiydi, işte bir aydır otobüs durağının yanındaki mağazadan iç geçirerek baktığı ayakkabıları aniden almaya karar vermesi bu yüzdendi. Mağaza göçmenlere aitti, hepsi de zar zor İngilizce konuşuyorlardı ve o, hiçbirine ne güveniyordu ne de konuştuklarından bir şey anlıyordu. Onunla ilgilenmekte kararlı olan adam, doğru numarayı ayaklarına giydirene kadar on bir çift ayakkabı getirmiş olmalıydı. Bu ayakkabı alma işi buna rağmen kazanmaya kesin kararlı olduğu bir kavgaya dönüşmekteydi. Adam, ayağını iki elinin arasına alıp ayak kemerinin iç tarafını öptüğünde ona neredeyse vurdu; sonra faturada bir yanlışlık yapılınca sonuçta ona gerçekten bağırdı, yanlışlık kendi çıkarına olduğu halde.

Açıkçası adamın kendisine kur yapmaya çalıştığı aklından bile geçmedi, ta ki yatağına oturup gömme dolabının aynasından ayakkabılarına bakana kadar. Neredeyse ters takla atarak yorganının altına gömüldü. Yüzünü iki yastığının arasına sokup, adamın önce yüzünün, sonra da her bir davranışının yeniden zihnine yerleşmesine izin verdi. Ömer Şerif’in sıska haline benziyordu ve davranışları o kadar çekiciydi ki Susan aşırı derecede utandı ve bir sonraki ay boyunca beş blok ötedeki otobüs durağını kullandı.

İki ay sonra, Susan işe çok geç kaldığı için her zamanki otobüs durağına gitti, oklu kirpi gibi davranan münakaşacı Amerikalı olarak ayakkabı mağazası çalışanları tarafından fark edilmemeyi umarak. Ne var ki, oraya varır varmaz, Ömer dışarı çıkıp, fırladığı yaya geçidinden boğuşarak çevirdiği bir taksiyi âdeta sürükleyerek onun ayağına getirdi. Susan yerinden kımıldayamadı. Otobüs bekleyen diğer insanlar gülmeye ve onu aracın içine itmeye başladılar. Sonunda taksi şoförü, “Hanımefendi, eyalet dışına çıkmamanız şartıyla, bu adam bana öyle yüklü bir bahşiş verdi ki eğer bu arabaya binmezseniz sizi kendim bindireceğim, haberiniz olsun” dedi. 

O sabah Susan, geç kalmak şöyle dursun, işe erken vardı. Bu arada çok mahcup olmuştu ve bir daha o otobüs durağında durmamaya yemin etti. Bu, adamın yanış bir şey yaptığı anlamına gelmiyordu. Onun tüm yaptığı gülümseyip el sallamak ve âşık biri gibi davranmaktı. Sorun kendindeydi. Bu tarz bir ilgi onun ağlamak istemesine neden oluyordu. Sadece buna alışkın değildi.

Gelecek sefer adamı gördüğünde ilkbahardı. Yağmur yağıyordu ve şemsiyesini unutmuştu. Onun elinde bir şemsiyeyle sokağın aşağısına doğru, doğruca kendisine koştuğunu gördü. Adam ona ulaştığında hiçbir şey söylemedi, sadece arkasına geçip şemsiyeyi başının üstüne tuttu. Otobüs geldi ve herkes bindi. Otobüs gittiğinde adam hâlâ orada dikiliyordu ve kadın da, oysa yağmur hafiflemiş gibiydi.


0
1738
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle