18 MART, SALI, 2014

“Gurbet Burcu”: Refik Durbaş 

Haydar Ergülen, 2014 PEN Şiir Ödülü'ne değer görülen Refik Durbaş hakkında yazdı...

"Refik Durbaş bir yerde, ilk kitabından elinde yalnızca bir adet kaldığını yazıyordu, bende de var, 41 yıldır saklamışım. En kıymetli kitaplarımdan, kapağını da yine çok sevdiğim bir şair, şiir ustası, tasarım ustası Sait Maden yapmış çünkü."

“Gurbet Burcu”: Refik Durbaş 

Kuş Tufanı (1971) yalnız değil, tek hiç değil, bir tane de bende var. Yani o tufandan geriye yalnızca bir kuş kaldığını sanmasın diye söylüyorum bunu Refik abiye. “Soyut” dergisinin yayımladığı ilk kitap, Refik Durbaş’ın ilk şiir kitabı. “Soyut”un aynı zamanda da son kitabı. Türkçesi, tek kitabı. Tam o yıl almışım, benim de İstanbul’a ilk geldiğim yılda, 1971’de. Neredeyse bir ‘ilklerin kitabı’ yazısı bile çıkabilir bundan. Refik Durbaş bir yerde, ilk kitabından elinde yalnızca bir adet kaldığını yazıyordu, bende de var, 41 yıldır saklamışım. En kıymetli kitaplarımdan, kapağını da yine çok sevdiğim bir şair, şiir ustası, tasarım ustası Sait Maden yapmış çünkü.

Sakladım da, kitabı çıktıktan bir kaç ay sonra Ankara’ya sürgün olduğum lisede okumuştum ilk. Cemal Süreya “yüzüne sürgün olduğum kadın” der ya, nedense ben o kadını Ankara’da sanırım, ben de sonraları sürgün olacağım kadınlarla karşılaşmak üzeere gittiğim Ankara’da okdum Kuş Tufanı’nı. Başka kitaplarla birlikte, İsmet Özel’in, Ataol Behramoğlu’nun kitaplarıyla en çok. Ataol’dan Bir Ermeni General (1965), Birgün Mutlaka(1970) ve İsmet’ten Geceleyin Bir Koşu (1966) ve Evet İsyan’la(1969). Çünkü ‘büyük ırmaklardan bile heyecanlı olan yalnızca karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak’ değil, o dostla bu şairleri, bu kitapları, bu şiirleri okumaktı, okumaktır. Ve galiba bir şairin sevildiğinin en güzel delili, onun kitabının ceplerde gezdirilmesidir. O kuşak içinde, Refik Abi, 1960’larda yazan şairleri bir ‘akım’ olarak görmüyor, ama bir kuşak elbette, en geç onun kitabı, Kuş Tufanı, yayımlanmış olsa da, bu kitap da cepte az gezdirilmemiş, içinden az şiir okunmamıştır.

Ne kadar çok dize kalmış o kitaptan bir de, tekrar bakınca, o karlı gençlik vakitlerinin yoldaşları olarak beni tanıdıklarını belli ettiler hemen. Ama ben onları unutur muyum hiç? Unutmadım da zaten. “Mareşal” deyince son iki dizesi geliverdi: “tarihi bir mareşaldır akşam/ben akşamı kuşlamak isterim”. “Tabut”tan “bir gül düşecekse dalından/işte o düşendir çocuk/annesinin göğsünde oturur/daima alnında bir yeni ay bulunur” dizeleri hemen düşecektir kırk yıl öncesinden bugüne. Sonra hemen yanındaki “Majiskül Bir Kadın Yüzüne” şiiri, ki hangi dizeleri alacağını bilemez insan, tamamını okumanın keyfini ise okura bırakmak ister:”içinde aşkın hurda bisikleti/nereye gitse bir harf uçuyor yüzünden/tenha ve gizli takvimlerde/şimdi yapma bir gül kalmıştır elinde/tahta atıyla geçtiği günlerden.” Şu iki dizeye bakar mısınız, nasıl söylenmiş diye hayranlık ve şaşkınlıkla soruyorum: “Ağzında yasin gülleri/ tuğladan çocuklar döküyor”.

Nâzım Hikmet’in “Severmişim Meğer” şiiri geliyor aklıma, Refik Durbaş’ın şiirlerine yeniden baktıkça. Sevdiğim muhakkak, ‘meğer’e gerek yok da, asıl ‘ezberlermişim meğer’ diyecekmişim. Meğer hiç ezberi olmayan benim gibi birinin bile ezber edebileceği şiir dersleri vermiş Refik abi. Hücremde Ayışığı(1974) kitabında tıpkı ilk günkü coşkusuyla duruyor ezberlediğim şiirler, dizeler. Onlarla gezdiğim, beni gezdiren, arkadaşlığı, yoldaşlığı, gençliği, şairin çok sonra “Hatıram Olsun” dediği gibi, okuruna armağan ettiği kekre dizeler, yanık şiirler. Böyle armağan mı olurmuş demeyin? Şiir nasıl ihtiyacı olanınsa, armağan da iihtiyaç duyanındır ve gençlik en çok böyle armağanlarla beslenir. Ya da zehirlenir. Ya da şiir kanına böyle karışır: “ama hala hasretin canımda umman” derken, “Acının çeyizini işleyen kızlarla mektuplaşacağım/şiiri çalınmış, emeği yetim, aşkı ıssız olan yazmasın” isteğini dillendirirken, “Yüzüne ay doğmakta. Seviyorum seni.” diye diye severken, “sevdasını canla ödeyen dost, hoş geldin/geride kalan borç ahfadına merhaba” diye bir Eyüp sabrını sevince dönüştürürken, ama en çok da “Her sabah böyle ağlar mı Üsküdar” dizesiyle başlayan “Kuşlar da Ölür” şiirinin dizelerinde ‘yalnızlığın barınağı’ olan Üsküdar’ı Refik Durbaş’ın şiiriyle düşlerken, düşünürken: “Sabah olsun giderim, sen kalırsın/kalır seninle, binlerce kuş cesedi/içimde sönmeyen o diri yangın/ve sessizliği özetlemek hüneri”.

Bir şair hem çok şiirden hem çok şairden beslenir, etkilenir, rüzgarlanır, havalanır, göğü ve göğsü genişler, kimsenin de kimsede doğrudan etkisi aranmaz, hem bana kalırsa da aranmamalıdır. Şöyle desem: Ece Ayhan’ın pek çok şiirini yaygınlaştırmış, açıkhava sinemasında göstermiş, hatta içini açmıştır Refik Durbaş’ın şiiri. Çırak Aranıyor(1979) ile Çaylar Şirketten(1983) kitaplarındaki şiirlere bakmak yeterlidir bunu görmek için.  Oysa görünüşte Ece Ayhan şiiriyle Refik Durbaş şiiri arasında ne bir ilişki vardır ne de bir yakınlık. Ben Refik Durbaş’ın bilhassa bu iki kitapta yer alan çıraklar, ‘mavin’ler (muavin: Otobüslerde, eskiden minibüslerde yardımcı eleman, ‘host’ )ve çocuklarla ilgili şiirlerini Ece Ayhan’ın “Ortaikiden Terk” çocuklar için yazdığı şiirlerin bir ‘devamı’ gibi okurum. Yani o çocukların ortaikiye kadar olan kısmını Ece Ayhan, ortaikiyi terk ettikten sonralarını ise Refik Durbaş yazmış gibi okurum, düşünürüm. ‘Eli sanata, dili küfre, yüreği acıya’ düşen çocukların şiirini yazmak da o yıllarda ‘kalfa’lık makamında olan Refik Durbaş’a düşmüş ve artık ilk dört kitaplık toplamıyla oradan “usta’lık makamına çıkmasının eşiğini de bu kitaplar oluşturmuştur.

“Bir Dağ Yamacında” şiiriyle başlayan ‘haberşiir’i ise, “Beyaz Kehribar” ve “Kampana” şiirleriyle birer uzun metrajlı şiir olarak ‘sineşiir’lerle sürecektir. Bir sinema ve anlatı tekniği olarak paralel kurgu da devreye girecek, o çocukların, çırakların, ‘mavin’lerin hem ağır koşullarda, ağır mekanlarda yaptıkları ağır işler, hem de bu ‘ağır gurbet’e düşünceye kadar geldikleri yollar, yaptıkları ‘ağır yolculuk’lar şiirin karaperdesine düşecektir.

Burada aklıma Refik Durbaş’ın bir anısı geliyor, Erzurum’da ilkokula giderken, ikinci dünya savaşı sonrası yoksulluk nedeniyle kıırmızı kağıt bulamadığı için Türk bayrağını siyah kağıttan yapar ve öğretmen buna çok kızar, dayak atar. Tam Ece Ayhanlık bir mesel diyelim, Ece bunun şiirini yazardı.

Bu şiirlerde hem Cemal Süreya’nın hem de Edip Cansever’in uzun şiirlerindeki gibi bir ‘memleket’ yolculuğu da var. Cemal Süreya’nın “Göçebe” şiirinde ‘otobüs Kargapazarı dağlarını dolanır’, Edip Cansever’in ‘Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde  ‘trenler Malatya kokar’. Refik Durbaş’ın “Beyaz Kehribar” şiirinden ise “aklımda Horasan’dan bindiğim tren” dizesi geçer, İstanbul’a varır.

Tek, uzun bir şiir olan Çaylar Şirketten’in ‘şair mavin’i otobüs yolcusu genç kızın adını bilet koçanından öğrenir: Ece. Sonra da şu ikiliği şiire alınlık yapar: “Sevdamın anayurdu gece/ Seni seviyorum Ece”. Batıdaki ‘şair-şarkıcı’lar ‘ozan’ diye adlandırılıyor ya  Refik Durbaş da neden en azından bu kitaplarıyla bizim ‘ozan’ımız sayılmasın? Evet şarkı söylemiyor ama zamanının bütün hicranlı, yanık şarkılarını biliyor, şiirleri adeta ‘en son çıkan şarkılar’ kitapçığı gibi. Üstelik sanıyorum bu iki kitaptaki şiirlerin ‘arabesk’ çağrışımlarından ötürü eleştiri aldığını söylüyordu Durbaş. Bu şiirleri o yıllarda erken yazmıştı elbette, bana kalırsa ‘arabesk’le ‘halk müziği’nin ilk buluşmalarından sayılır bu şiirler ve onları tıpkı bir müzik tarzı gibi, ‘özgün müzik’ denildiği gibi, ‘özgün’ diye adlandırmak gerekir: ‘Özgün şiir’.
Özgün şiir. Ama aynı zamanda da ‘üzgün şiir’. Ne kadar umutlu söz etse de, hatta fiyakalı dizeleri olsa da bu hususta, bu şiirin üzgünlüğünü gizlemeye yetmez, tam tersine daha da açığa çıkarır kederini ve üzüntüsünü bu dizeler. İçiçe iki şiiri vardır zira. Üstteki, görünen şiir, çoğu eski sözcüklerle daha gösterişli durur, alttaki asıl şiirin kelimeleri ise kendini göstermek şöyle dursun, yazılmaya, bir şiire girmeye bile gönülsüz duruşlarıyla Refik Durbaş’ın, çocukluğunun, gençliğinin, gurbetinin asıl yoldaşları olarak okunmayı beklerler.

.............

Refik abi. Ahmet Erhan’ın “Refik abi sen beni niye ağlattın” diye sormasından doğru benim için Refik abi. Artık ‘nereli’ değil ‘neresiz’ olanlardan: Horasan, İzmir, İstanbul, hiçbiri. Dediği gibi: “Şairin yurdu, kalbi”. O da Kalbi şehrinden, ülkesinden. Dili de kalemi, sözü de. Gurbet onda bir tema değil, yani gurbeti geldiği İstanbul’da tanımış değil. Kemalettin Kamu’nun şiirini erken yaşayanlardan: “Ben gurbette değilim/ gurbet benim içimde”. Gurbetini içinde bir kalp, yanında bir yoldaş, ve cebinde bir kılavuz gibi taşıyanlardan. Sosyalist olmadan evvel tanıdığı ilk öğreti gurbet ve sosyalist olduktan sonra da terketmediği bir öğreti, bir gelenek, bir miras. Babadan kalma. Gurbet onun bir nev’i ‘baba evi’. Çocuklarını ancak uyuduklarında seven babası, kimi akşamlar efkarlanır, evet bir de ‘efkarın şairi’dir Refik Durbaş, türkü söyler ve göğsünü açarak şöyle dermiş: “Bakın, meme uçları böyle, kollarına doğru ayrı olan insanlar bir yerde eyleşemez, hep gurbete çıkar. Ben de işte böyle bir gurbet çocuğuyum.” O yüzden Refik Abi, Necatigil’in deyimiyle çoktan ‘Hikmet Burcu’nun şairi olsa da, ömrü hep ‘Gurbet Burcu’ndadır.

Gönül adamı olan edebiyat adamlarından. Hep o izlenimi veriyor, bazı şeyleri evvelerken yaptığı halde: Hep geride duran. Kendini geriye çeken. Şiirini de, ilk kitabını da. Belki 1960 Kuşağı şairlerin bir imkanı bu da. O bu imkanı bir fırsata dönüştürmemiş elbette, zaten bunu da yapmayacak bir kumaşı olduğu bilinir. Kendini ‘avantajlı’ konuma getirecek şeylerden uzak durmuş gibi. Oysa hep zamanın gündemini belirleyen gazetelerde çalışmış, kitapları önde gelen yayınevlerinde yayımlanmış. Bir zamanların kültürel iktidarı olan Cumhuriyet gazetesinde, bir zamanların en gözde yayınevi olan Adam Yayınlarında, bir zamanların Türk basınına farklılığı getirmiş Sabah gazetesinde. Fakat o hiçbirinde de yerini ve kendini değiştirecek bir atılım yapmamış. Dedim ya, Refik Abi, yapmaz, yapmazdı, yapmadı da.

Her şeyi bir bakıma ‘hatıram olsun’ diye yazmıştır, “İki Taşralı Şair İstanbul’da” diye, Balzac’ın İki Taşralı Büyükadam Paris’te romanının başlığından değiştire değiştire kullanmaya doyamadığım benzetmeyle söylersem, sanırım burada bir ‘taşra mahcubiyeti’, çekinikliği, geride durması vardır. En çok kendimden bilirim diyecektim ama, Refik abiyi de bu hususta kendimden çok bilirmişim meğer. Sanki İstanbul’u incitmemek için yazıyor ve yaşıyor gibidir bu şehirde. Ben de kendimi ona benzetirim şehir İstanbul olunca. Bizi kabul eden bu şehre fazla gelmek, fazlalık bırakmak istemeyiz, en fazla hatıra bırakmak için geldik değil mi buraya Refik abi? Hem hatıraya hem şehre hürmetimiz vardır zira. Hürmetli olmak da kıymetlidir eski taşrada. Onu şehre getirmenin kıymeti var mıdır, bir zamanlar varsa da şimdi kalmış mıdır onu da en iyi Refik abi bilir.

Doğan Hızlan, “Orhan Veli, Refik Durbaş’ın şiirlerini tanısaydı mutluluk şiirleri yazardı” diyor ya, doğrudur, mutluluk ve umutluluk şiirleri olarak. İkinci Yeni şairleri ise bu şiirlere bakıp daha da efkarlanırlardı bence, üzgün şair olurlardı. Bana gelince, ben Refik abinin okuru ve arkadaşı olarak hala o dizedeyim: “şarabı sev, tütünü incitme, beni de unut artık.” Artık mutluluğa mı sayılır, umutlu olmaya mı, efkara mı, üzgünlüğe mi yoksa inceliğe mi hatıraya mı sayılır bilemem ama, bildiğim, Refik abinin ‘şiiri sevip, hatırayı incitmediği’dir.

0
1991
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle