02 AĞUSTOS, PERŞEMBE, 2018

Bildiğimiz Dünyaya Cevapsız Bir Soru: “Ben Kimim?”

Günümüz Norveç edebiyatının parlak yazarlarından Erland Loe'nun modern zaman kahramanı Andreas Doppler’in macerasını sürdürdüğü kitabı Bildiğimiz Dünyanın Sonu üzerine bir inceleme.

Bildiğimiz Dünyaya Cevapsız Bir Soru:  “Ben Kimim?”

Doppler (YKY, 2016) ve Naif. Süper (Siren Yayınları, 2018) romanlarıyla tanıdığımız Norveçli yazar Erlend Loe’nun yeni kitabı Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Dilek Başak çevirisiyle YKY tarafından yayımlandı.

​İlk kitapta (Doppler) Andreas Doppler’in çıktığı kurtuluş yolculuğu üzerinden geliştirilen hikâye, bu sefer eve dönüş ve yüzleşme meselesinden hareketle Doppler’in devam kitabı olarak karşımıza çıkıyor. Erlend Loe’nun sürekli olarak radikal kararlar alan ve uygulayan şahsına münhasır kahramanı Doppler, bir sabah yıllar önce yerleştiği ormandan çıkıp eski evine geri dönüyor. Tıpkı gezinti yaparken bisikletten düşüp tarifsiz bir huzurla dolduğu ve her şeyi geride bırakıp ormana yerleşmeye karar verdiği günde olduğu gibi. Gidiş ve dönüş kararlarının birbirine olan benzerliği elbette anlık olmalarıyla ilgili değil. Arka planda işlenen pek çok mesele, kopuşların anlık olmasına yol açan önemli bir etken. Doppler, aslında bir türlü ait olamadığı toplumun görmek istemediği kişiye dönüştüğünü gayet iyi biliyor. Tıpkı para kazandığı ve ailesiyle yaşadığı dönemlerdeki itibarının ona hiçbir şey katmadığını bildiği gibi. Doppler, her şeyin ötesinde ve öncelikle bundan emin. Söz konusu radikal kararlar almasındaki gerekçeler de aynı inanca dayanıyor çünkü. Sorumluluğun merkezinde olmasından dolayı oluşan baskı, ailenin ve toplumun kaçmak olarak tanımladığı, ancak Doppler için bir kurtuluş yolu olarak içselleştirilen ilkel yaşama dönüş kararı, zaman zaman okuru taraf olmaya itiyor. Yazarın buradaki tavrı, ihtimaller üzerinden mutlak olana inancın sorgulanmasını sağlıyor. Doppler haklı olduğu kadar ailesi de haklı. Doppler haksız olduğu kadar ailesi de haksız. Erlend Loe, kurduğu bu çıkmazın gerçek hayattaki karşılığını ararken okuru da aynı arayışın merkezine yerleştiriyor. Yani Doppler’in karşısında durduğu ve reddettiği ideal düzenin sağlaması, bir başka toplumsal yapının (üstelik gerçek bir yapının) görüşlerine sunuluyor. Sonucun ne olduğunu kestirmek pek kolay olmasa da, ilk kitapta kendi adıma Andreas Doppler’in sesinin yeterince duyulmadığını düşünmüştüm. Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda ise bu düşüncemi destekleyen birkaç paragrafla karşılaştım.   Doppler’in eşi Solveig’in araladığı kapı da bunlardan biri oldu. “Solveig, Doppler’in neler hissettiğini anlamaya çalıştı gerçekten. Kocalar hakkında gazete yazıları okudu; durumun her zaman kolay olmadığını anladı. İş arkadaşlarıyla konuştu, erkekler üzerine yapılmış araştırmaları inceledi, ona yardım etmeye çalıştı…”[1] Solveig, birden bire evi terk eden Doppler’in  hiçbir şey olmamış gibi geri dönüşünü başka türlü karşılayamazdı herhalde. Bu açıdan bakıldığı zaman her iki karakterin de karşılıklı olarak anlaşılması ve ayrı ayrı tahlil edilmesi gerekiyor. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın ikisi de haklı.

Erland Loe

Erland Loe

“Yaşamın anlamı yitirildiğinde, acil yalan yasası.”

Kriz yönetimi sırasında alınan risk, insan yaşamının sonrasına dair geçici ya da kalıcı pek çok etki bırakabilir. Kesin olan ise -iyi veya kötü- bir etkinin varlığıdır.  O etkiye -durağan da olsa- dahil olan kimselerin meseleyi ne şekilde okuduklarıyla doğrudan ilişkili olan durum ise, yaşamın kendi argümanlarını yaratmasının doğal bir sonucudur.  Doppler’in aldığı kararlar ve içine girdiği risk durumu da tam olarak aynı sonucun bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Andreas Doppler’den alıntıladığım cümle, Loe’nun yarattığı karakteri var eden en temel itici gücün kendi alanı için kazdığı siperdeki savunma mekanizmalarını ifade ediyor aslında. Doppler, yalan üzerine kurulacak sistemin sürekli olmasından değil, anlık kurtuluşlara imkan sağlamasından yana olduğunun altını çiziyor. Fakat yine de böylesi bir yasanın çıkışını göremeyeceğini düşünüyor. Kendini, en azından kendi ihtiyacına karşılık verecek kadar biliyor. Bu yüzden de oldukça rahat ve radikal kararlar almasının yolu açılmış oluyor. Doppler ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu arasındaki ilişki, aslında tam da bu kesişimden doğarak varlık gösteriyor. Biri diğerinin devamı olduğu kadar başlangıcı da. Bu ikisini birbirinden ayırmak pek kolay değil.

“Bok vantilatöre çarpınca ne yapacaksınız…”

Doppler’in geri döndükten sonra tanıştığı karakterlerden biri olan Sensesi Artzen’e ait olan bu söz, sürekli olarak kendini yenileyen yaşam kargaşasına karşı gard almaya davet ediyor. Öte yandan kaçınılmaz olanı da işaret ediyor. Her şeyin bir anda gelişeceği ve sonrasında ne yapılacağı sorgusunun üzerinde duruyor. Sensei Artzen biraz daha uçlardaki ihtimalleri değerlendirmeye davet ediyor aslında. Doppler, söz konusu gardın ne şekilde ve hangi koşullar altında alınması gerektiğinden emin değil. Ona göre yaşamak, pek çok denklemin ötesinde duran bir sadeliğin ve basitliğin temelleri üzerinden yükselerek devam etmeli. Paranın olmadığı, ilişkilerin çıkarlar etrafında hareket etmediği, şirketlere ve binalara doluşarak ömür tüketilmediği, sorumluluk alanlarının sıfırlandığı bir ütopya onunkisi. Bir bakıma başardığı, kısmen geçmişindeki bağlardan kopamadığı için geri dönüp yüzleşmeye çalıştığı bir ütopya. Zaten bunun için evini terk ediyor ve her şeyin başında ilk iş hayatta kalmak için bir başka canlıyı, yanında yavrusu olan bir geyiği öldürüyor. Zaman içerisinde bağlandığı tek canlı ise öldürdüğü geyiğin yavrusu Bongo oluyor. Bir tür vicdan hesaplaşması ya da çaresizlikten kaynaklanan doğal bir refleks. Ancak her koşulda Doppler, kendi yarattığı tepkilerle hareket etmenin hazzını gayet iyi biliyor. Bildiğimiz Dünyanın Sonu'nda da aynı reflekslerle hareket ettiği için olsa gerek, çoğu zaman başladığı yere dönerek kendine sorularla dolu iğneler batırıyor. 

“Sen bir elmasın.”

Erlend Loe, üç romanında da (Doppler, Naif. Süper, Bildiğimiz Dünyanın Sonu) sade ve basit şekillerde gerçekleştirilen, her şeyin insan zihnindeki karmaşayı ve düzensizliği tedavi edebileceğini düşündüğünden olsa gerek, birbirine yakın duran karakterler yaratmış. Onların toplumla ve bireyle olan ilişkisi en başından beri hasarlı olduğu için, mutlak kurtuluşun ya da kaçışın yolculuklar üzerinden yorumlanabileceği kurgular yapmış. Bu yüzden Erlend Loe’nun romanlarının üçünde de gidiş-dönüş ekseni, anlatılan hikâyenin merkezinde yer alıyor ve karakterlerin ruhsal durumları söz konusu yolculukların içerisinde şekilleniyor. Kısmen de olsa devamlılık hallerine dayanan bazı kesişimler, kesin sonuçlar alınamasa bile doğal bir deney sayesinde deneme yanılma yöntemine dönüşebiliyor. Dildeki sadelik ise işin ayrı bir boyutu. Kızı Nora’ya söylediği “Sen bir elmasın.” sözü de aynı düzleme dahil aslında. Basit ve etkili bir örnek. “…İnsan bir elmadan bir sürü ısırık aldığında geriye sadece koçanı kalır. Böyle işte.”[2]

Bildiğimiz Dünyanın Sonu, ilk bakışta ideal düzen olarak kabul edilen toplumsal yapılara karşı geliştirilmiş eleştiriler bütünü olarak algılansa da, arka planda kendini güncelleyen bir ruhsal tükenmişliğin de resmini çiziyor. Adım adım ifade edilen gerekçeler bu durumu desteklerken, okuru da kendi dünyasına dahil ederek büyümenin ve çoğalmanın yollarını arıyor. Doppler gibi her şeyi geride bırakarak uzaklara gitmek mümkün mü? Gitmek meselesi kendi içinde bir sorun olsa da, son tahlilde her şeyin sıfırlanması ve arındırılması anlamına da geliyor. Elbette bunda doğup büyüdüğümüz coğrafyanın da etkisi var. Norveç gibi bir ülkede Doppler’in yaşadıkları, başka kültürler için şımarıklık olarak algılanabilir. Bu doğaldır. Ancak önemli olan, temelde gelişen ruhsal hasarların öne çıkarılarak değerlendirilmesidir. Sonuçta dijital çağın ortak paydaları hiçbir kültürü birbirinden ayırmadan aynı noktalarda buluşturup etkileşim sağlayabiliyor. Manzara böyleyken dünyadaki kültürlerin birbirleriyle olan paralel gelişimleri, belki de insan ruhunun daha hızlı çözülüp parçalanmasına yol açıyordur ve Andreas Doppler da bunun en net örneğidir.

Erlend Loe, devam romanı olarak kaleme aldığı kitabında karakterine doğrudan yüzleşme şansı vermiş. Yapması gerekenleri değil, dönüşüyle birlikte karşısına çıkan yeni gelişmelere ne tür tepkiler verebileceği meselesini merak düzlemine yerleştirmiş. Eşi Solveig’in yeni biriyle yaşamaya başlaması da bunun en önemli parçası. Ancak Doppler, bu durum karşısında da kendine özgü tepkiler geliştirerek mücadelesini ayakta tutmaya çalışmış. En azından denediğini, inanarak buna dahil olduğunu görebiliyoruz. Sanırım Doppler gibi biri için bu bile önemli bir gelişmenin çıkış noktası olabilir. Şayet bir devam kitabı daha olursa, onu da oradan devamla anlayabileceğiz.

Bildiğimiz Dünyanın Sonu, kaçış ve geri dönüş sonrasında ortaya çıkan sonuçların tamiri pek mümkün olmayan süreçlerinden geçerek ikinci bir kaçışa zemin hazırlıyor. Denemeler, inatlaşmalar, sabırlı bekleyişler, küçüklü büyüklü çıkmazlar, yerli yerinde duran ve bazen nasıl geçtiği anlaşılamayan zaman. Erlend Loe, incelikle tahlil ettiği karakterinin dahil olacağı dünyanın sonrasını da okurlara bırakıyor aslında. Herkesin Andreas Doppler hakkında bir fikri olabilir. Onu bencillikle, korkaklıkla, iflah olmaz bir serserilikle ya da pek çok sıfatla suçlayabilir. Ancak unutulmaması gereken bir şey var: Yaşanan her şeye rağmen herkes eşit seviyede haklı ve aynı oranda haksız. Bildiğimiz Dünyanın Sonu, biraz da bu mutlak çıkmazdan beslenerek kendine yol açan bir kitap.

“Ben öyle, hani derler ya, takılıp kaldım. Her şey sallantıda. Sallantıdayım. Belki de sadece böyle bir dönemden geçiyorum ama biraz uzamaya başladı bu ve korkuyorum. Benim neyim var? Bana anlatabilir misin? Ben neyim? Bana faydası olan nedir? Nasıl ilerleme kaydedeceğim?”[3]

[1] Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Erlend Loe (s. 95)
[2] Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Erlend Loe (s. 58)
[3] Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Erlend Loe (s.180)

0
5927
1
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle