
Sanatçı Sergen Şehitoğlu ile ilhamını J. L. Borges’in “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı öyküsünden alan son sergisi “Çatallanan Yollar” odağında bir söyleşi gerçekleştirdik.
J. L. Borges' in "Yolları Çatallanan Bahçe" adlı öyküsünden ilham alan "Çatallanan Yollar", Sanatorium’un iki katına yayılıyor. Girişte Borges evrenine atıfta bulunan müthiş bir yerleştirme karşılıyor izleyiciyi. Kavramsal olarak labirent, merkezde muğlaklık hissi veriyor. Fotoğrafın sınırlarının zorlandığı seri ile 17 dakikalık video, yazın ve algoritma dünyasına bakış açısı sağlıyor. Sanatçı Sergen Şehitoğlu ile bu ilham verici sergi ve üretim pratiğini konuştuk.
Yeni serginiz “Çatallanan Yollar” Sanatorium’da sanatseverlerle buluştu. Son yıllardaki işleriniz algoritma, hesaplamalar, verilere dayanıyor. Mühendislik eğitimi alan bir sanatçı olarak, matematiğin yaratıcılığınıza, hayal gücünüze etkisi nedir?
Sanırım matematik bana hayal gücünden önce bir düşünme disiplini sağlıyor. Dünyaya bakarken, olaylar arasında ilişkiler kurarken ya da bir işi oluşturmaya başlarken önce yapıyı düşünmeye eğilimliyim. Fikri, bir anlamda sözü öne alıyorum, geri kalan her şey bu sözün olanağında oluşuyor. Bu alışkanlığımın matematiğe duyduğum ilgiden ve inançtan geldiğini sanıyorum.
Çoğu zaman matematiğin hayal gücünü sınırladığı düşünülür. Ben tam tersini hissediyorum. Matematik benim için olasılıkları azaltan değil, yeni olasılıklar üreten bir alan. Belirli kuralları olan bir yapının içinde düşündüğünüzde, o yapının kendi imkânlarını keşfetmeye başlıyorsunuz. Bu da bana özgür bir alan açıyor.
Belki de bu yüzden üretimlerimde matematik hiçbir zaman yalnızca bir araç olmadı. Daha çok dünyayla kurduğum ilişkinin dili hâline geldi.
“Çatallanan Yollar”, tıpkı Hakan Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi kitabında olduğu gibi muğlak, tekinsiz bir atmosfer yaratıyor. Algoritmanın yarattığı duyguyu nasıl yorumlayabilirsiniz?
Hakan Bıçakcı neredeyse tüm kitaplarını okuduğum, aslında benim düşüncelerime ve üretimlerimdeki anlatımıma çok uzak düşmeyeceği tahmin edilebilen bir yazar. Ama asıl ilginç olan, ilk kitabım 0 dB için Hakan Bıçakcı kitap boyunca devam eden, fotoğraflara eşlik eden bir hikâye yazmıştı ve kitap o hikâyeyi ana omurga olarak kullanıyordu. Bu sebeple benim için apayrı bir yeri var. Keza Doğa Tarihi de çok sevdiğim kitaplarından biri ama oradaki sıkışmışlık hissini ben aslında “Cubby Hole” serisinde kullanmıştım. Kapalı bir “kutu”dan başka kapalı “kutu”lara geçen yaşamlar üzerine, biraz karamsar bir seriydi. Ama “Çatallanan Yollar”ın (serginin) bendeki hissi buralarda değil, daha huzurlu ve net. Bilmenin ve tanımanın verdiği huzurdan bahsediyor-um, aslında tekinsiz değil daha açımlanan bir yapı kurmaya çalıştım.
“Yazmak sadece hikâye anlatmak değil, dili biçimlendirmektir” der Bilge Karasu. Dil, bir sanatçının en büyük enstrümanıdır. “Çatallanan Yollar” sergisinde yer alan 17 dakikalık videonun metni nasıl ortaya çıktı?
Yazı, benim ilk defa kullandığım bir araç. Bunu kendi yazdığım metin olarak söylüyorum. Çünkü ilk sergiden itibaren, sürekli edebi metinlere, yazarlara, kitaplara temas eden işler ürettim. Okumak benim en büyük ilham kaynağım. Borges kendini anlatırken, okudum ve yazdım, tam da bu sırayla diyor. Benim için de biraz böyle, okudum ve ürettim, tam da bu sırayla. Ama yazın üzerine konuşurken biraz tedirgin-edepli olmak istiyorum. Çok heveslendiğim, çok uğraştığım ve çok mutlu olduğum yeni bir kurmaca sağladı bana ama Bilge Karasu’nun cümlesini üzerime alacak kadar güvenli değilim.
Metnin ortaya çıkışı tüm serginin omurgasını oluşturmak için bir yapı kurmaya çalışırken ortaya çıktı. Bir zihnin dört ayrı durumunu, çok sistematik bir şekilde oluşturmaya çalıştım. Dışarının farkında olan, sadece içeriden ibaret olan, ilhama yani dışardan gelen sözlere açık olan ve bunları alabilecek durumda olmayan dört ayrı zihin durumu kurguladım ve her biri için farklı bir kipte metinler yazdım. Sonra bu metinleri iç içe sokarak, videoda iç ses olarak duyduğunuz metni oluşturdum. Video da zaten bu metnin üzerine üretildi. Metin yani iç ses, çıkışsız ama belirli durumun getirdiği rahatlık üzerine, umutsuz değil. Elimizde ne olduğuna odaklanıyor, bu yüzden aynı tekrarı kullanıyor: Devam Et.
Serginizin adı J. L. Borges’in “Yolları Çatallanan Bahçe” öyküsünden ilham alıyor. Kendinden sonra gelen pek çok sanatçıyı derinden etkileyen, “Zaman, beni taşıyan en büyük nehirdir” diyen Borges size nasıl ilham oldu, keşif sürecinden bahseder misiniz?
Borges’le ilişkim ve yolculuğum çok uzun bir zamana dayanıyor, Sanatorium’da 2019 yılında gerçekleştirdiğim “Çakıl Taşları” adlı sergi de adını Borges’in “Mavi Kaplan” hikâyesinden alıyordu. Demek ki en azından 10 yıllık bir ilham alanından bahsedebiliriz. Ama Borges’in hikâyelerini düşündüğümde, zamanla, uzamla olan ilişkisi ve bunu matematiksel bir yapıyla biçimlendirmesi, matematiği dünyasını oluşturan ve dünyayı algıladığı bir dil olarak kullanması, benim sanat yaklaşımımı hem çok etkiledi hem de paralel bir yerde duruyor. Uzamdaki kontrolümüz bildik bir durum, ileri geri gidebiliriz, durabiliriz, hareket edebiliriz. Ama zaman üzerindeki kontrolümüz bu rahatlıkta değil, Borges’in ve benim zaman üzerine oyunlar kurgulamamızın sebebi de bu sanırım. Düşündüğüm sürece zaman ilerliyor, video aslında bu önerme üzerine kurulu.
Kafka’dan Borges’e, Amin Maalaouf’dan Gospodinov’a labirent metafor olarak ele alınmış, işlenmiş. Sizin sanatınızda labirentin anlamı nedir?
Sergi metnini yazan Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu da metne mitolojideki labirent kavramıyla başlıyor. Daedalus’un labirenti ve çağrıştırdıkları, keza sizin belirttiğiniz ve başka birçok yapıda karşımıza çıkan labirent yapısı-metaforu, çeşitli çıkışsızlıklar, amaçlar, akıl karışıklıkları için kullanılmış. Ama aslında Borges’te bir olasılıklar alanı, benim içinse bir dünya alegorisi. Üzerinde konuşabileceğim, düşünebileceğim, uzamı, zamanı içeren, kararlara seçimlere altlık olan bir evren. Kendi dünyamızdaki her şeyin sadeleşmiş hâlini burada bulabiliyoruz.
Fotoğraf sanatı zamanın ötesinde hızla değişiyor. Siz fotoğrafın sınırlarının zorlandığı noktasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Walter Benjamin’in ünlü makalesinden günümüze en büyük değişime sahip sanat diyebiliriz.
Ben uzun yıllar önce fotoğraf makinesini bırakırken aslında fotoğrafı bırakmadım, sadece eylemin yapısını değiştirmek istedim. Benim ilgimi çeken şey görüntünün nasıl üretildiğinden çok, neden seçildiğiydi.
İnternetten bulunan bir görüntü, Google Street View'dan alınmış bir kare ya da benim çektiğim bir fotoğraf... Bunların sanatsal olarak aynı sorular etrafında değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Bu nedenle uzun zamandır “çekmek” eyleminden çok “seçmek” eylemiyle ilgileniyorum. Bu tür geçişlerin de fotoğrafı, sanatın diğer alanlarına daha yaklaştırdığını düşünüyorum, ayrık bir alan olmaktan kurtarıyor. Çünkü alışageldik fotoğrafta, nesne hep çok ön plandadır. Sanatçının varlığı, fikri bazen bunun çok gerisinde kalır. Marilyn Monroe fotoğrafı, her zaman Marilyn Monroe fotoğrafıdır.
Bugün yapay zekâ da bu tartışmanın yeni katmanlarından biri oldu. Orada üretilmiş görseller, fotoğrafın alanına girmeye başladılar. Ama bana göre sanatsal olarak önemli olan ve değişmeyen soru hâlâ aynı: Bir görüntü neyi gösteriyor değil, hangi düşünceyi gösteriyor?
“Çatallanan Yollar” girişte büyüleyici labirent yerleştirme, üst katta fotoğraf ve 17 dakikalık videodan oluşuyor. Bu serinin halkası demiştiniz basın turunda. Bu serinin ve sergiye dair düşünsel ve kavramsal olarak neler söylemek istersiniz?
Bu sergiyi hiçbir zaman tamamlanmış bir proje olarak düşünmedim. Daha çok uzun süredir üzerinde çalıştığım bir araştırmanın ilk görünür hâli gibi görüyorum. Bu araştırmanın merkezinde başlangıçta matematiksel yapı vardı. Ama zamanla ilgim yalnızca yapının kendisine değil, o yapının içinde oluşan-dolaşan-düşünen özneye yönelmeye başladı.
Edebiyat çapasının da sergiye dahil olması bu özneyi daha önemli ve görünür hâle getirdi. Dil-söz-yapı benim üretimlerimde hep ön planda ama özne ve bilinçliliği de bu sergiye eklenen unsurlar oldu ve olacak gibi duruyor. Sanırım bundan sonraki çalışmalarım da bu sorular etrafında gelişecek. Dolayısıyla “Çatallanan Yollar” benim için bitmiş bir sergi değil; düşünmeye devam ettiğim bir dünyanın ilk görünür hâli.