
Mardin’deki ilk gösteriminin ardından Galeri / Miz’in Teşvikiye’deki mekânına taşınan “Eşik” grup sergisi üzerine galeri direktörü Ayşegül Arayıcı ile konuştuk.
İlk olarak 7. Mardin Bienali ile eş zamanlı olarak Mardin’de izleyiciyle buluşan “Eşik” başlıklı grup sergisi 17 Temmuz’a kadar Galeri / Miz’in Teşvikiye’deki mekânında sanatseverlerle buluştu. Sergi Ayşe Ebru Eryılmaz, Ayşe Topçuoğulları, Belmin Pilevneli, Cemil Güç, Doğukan Çiğdem, Gül Ilgaz, Işıl Esen, Kaan Tanhan, Metin Kalkızoğlu ve Tuba Önder’in üretimlerini bir araya getirdi. Sanatçıların Mezopotamya’yı coğrafya olmaktan çok, üst üste binmiş zamanların, anlatıların ve bilgi rejimlerinin çakıştığı katmanlı bir yüzey olarak ele alan çalışmaları yer aldı sergide.
“Eşik” sergisinin ilk durağı olarak Mardin’i seçme fikri nasıl ortaya çıktı? Bu şehri serginin kavramsal çerçevesi açısından vazgeçilmez kılan neydi?
Açıkçası Mardin Bienali’nin bundan önceki edisyonunu ziyaret ettiğimde bu fikir oluştu. Şehrin büyüleyici atmosferi tarihi ve kültürel alt yapısı bu niyetimizi vazgeçilmez kıldı. Doğru zamanlamayı göz önüne alarak sergi kavramsal çerçevesini oluşturmak için çalışmalara başladık. Mardin, tarihsel derinliği, kültürel çeşitliliği ve katmanlı hafızasıyla serginin temel kavramlarını doğal olarak içinde barındıran bir kent. 7. Mardin Bienali ile eş zamanlı burada yer almak, yalnızca bienalin yarattığı kültürel hareketliliğe dahil olmanın yanı sıra, Mezopotamya’nın ürettiği düşünsel ve tarihsel alanla doğrudan ilişki kurmak anlamına geliyordu. Böylece “Eşik” sergisi kavramsal çerçevesinin ilk karşılığını bulduğu yer oldu.
Mardin, tarih boyunca farklı medeniyetlerin, inançların ve anlatıların kesiştiği bir geçiş coğrafyası ve sergide “eşik” kavramı bu coğrafyayı romantikleştirilmiş ve sabitlenmiş bir kadimlik anlatısına indirgemeden ele alınıyor. Bu yaklaşımı sergi dilinde görünür kılmak neden önemliydi?
Mezopotamya’yı sabit bir tarihsel zemin yerine üst üste binmiş zamanların, kültürlerin ve anlatıların oluşturduğu geçmiş ile gelecek arasında bir eşik olarak ele aldık. Geçmişi çok iyi anlayamadan geleceği de anlayamıyoruz. Mardin’de bu düşüncenin somut karşılıklarından biri. Kent, farklı inançların, dillerin ve kültürlerin yüzyıllar boyunca birlikte var olduğu çok katmanlı yapısıyla serginin önerdiği düşünsel zemini görünür kılıyor. Sergi de bu nedenle görünen ile görünmeyen, hatırlanan ile unutulan, mit ile güncel gerçeklik arasında oluşan geçişlere odaklanmaya yönlendiriyor.
Serginin dilinde nostaljik ya da romantik bir temsil üretmek yerine, çoğul okumalara ve eleştirel düşünmeye alan açmayı öngördük. Mardin’de çok güçlü kültürel ve sanatsal izler var. Bu izlerin kimi çok ikonikleşmiş. Sergi bu görünen anlatıların dışında örtük anlatılara odaklanıyor. Biraz daha saklı kalmış, ikonik olmayan hikâyelerin peşine düşüyor. Bizim, yerin altına bakmamızı sağlıyor, oradan günümüzü yorumluyor.
Mardin’deki sergi mekânını seçerken yapının geçmişi, mimari dili ve çevresiyle kurduğu ilişki ne ölçüde belirleyici oldu?
Meyman Sanatevi yalnızca bir sergi mekânı değil, Mardin’in yaşayan hafızasının bir parçası olarak düşündük. Yapının tarihsel dokusu, taş mimarisi ve çevresiyle kurduğu ilişki serginin kavramsal yaklaşımını destekleyen çok önemli özelliklerin başında geliyordu. Sergi mekânı, eserler ile ilgi kurmanın ötesinde anlatının aktif bir bileşenine dönüştü. Sanatçılara elimizden geldiğince mekâna dair veriler verdik. Onlar da mekânın o güçlü ve ezoterik yapısıyla hikâyelerini birleştirdiler ve mekâna özgü çalışmalar ürettiler.
Sanatçıların üretimleri, bu özgün mekânın fiziksel koşulları ve tarihsel çağrışımlarıyla nasıl karşılaştı? Mekân bazı işleri yeniden düşünmeye ya da dönüştürmeye alan açtı mı?
Sanatçılar ortak tema etrafında buluşurken kendi ifade dillerini korudular. Bu anlamda sergi doğrusal bir okuma önermiyor. Aksine her biri farklı bir hikâye anlatıyor. Mekânın fiziksel özellikleri ve tarihsel atmosferi, üretim süreçlerinde önemli bir referans noktası oluşturdu. Bazı işler Mardin’in mimari özellikleriyle doğrudan ilişki kurarken, bazıları da yapının tarihsel çağrışımlarını düşünsel olarak üretimlerinin bir parçası hâline getirdi. Örneğin; Kaan Tanhan Mardin’in mimari renkleriyle coğrafya ve beden ilişkisini inceleyen mekânla iç içe geçmiş bir interaktif video mapping çalışması sergiledi. Doğukan Çiğdem, Dara Antik Kenti’ne referans veren çalışmasıyla ilk kez mozaik kullandı.
“Eşik”in Mardin Bienali’ne paralel bir etkinlik olarak gerçekleşmesi serginin görünürlüğünü ve izleyiciyle kurduğu ilişkiyi nasıl etkiledi? İzleyiciyle buluşması sırasında, başlangıçta öngörmediğiniz hangi deneyimler veya sorular ortaya çıktı?
Bienal zamanı Mardin’e yoğun kültürel ziyaretçi olması, serginin farklı izleyici profilleriyle buluşmasını sağladı. Bu çeşitlilik, serginin çok katmanlı yapısının farklı kültürel açılardan okunmasına imkân verdi. Bizim çok başarılı bir sergi yaptığımızı hissettiren birçok deneyimin yanı sıra, en önemlisi Mardinli ziyaretçilerle olan diyaloğumuzdu. Bizim hikâyelerimizi anlatmışsınız şeklinde çok güzel geri dönüşler aldık ve yoğun bir ilgiyle karşılaştık. Bir coğrafyaya ait bir hikâyeyi ya da tarihsel bir anlatıyı yerinde deneyimlemek de önemli bir etken. Mekânın ve şehrin güçlü hafızası, eserlerle beklenmedik diyaloglar kurulmasını sağladı. Bu durum serginin önerdiği “eşik” fikrinin yalnızca kuramsal bir kavram olmadığını, izleyici deneyimi içinde de sürekli yeniden üretildiğini gösterdi.
Bu deneyimin ardından “Eşik”i Galeri / Miz’in Teşvikiye’deki mekânına taşıma kararını hangi düşünceler şekillendirdi?
Mardin’de başlayan bu yolculuğun İstanbul’da yeni bir bağlam kazanması, serginin temel kavramının doğal bir uzantısıydı. Çünkü “eşik”, farklı mekânlarda yeniden anlam üreten, her karşılaşmada dönüşen bir düşünme biçimini öneriyor. Bunun yanında Mardin’de sergiyi deneyimleyemeyen izleyicilerimiz için bu hikâyeleri Teşvikiye’deki galeri mekânımıza taşıma kararı aldık.
Mardin’den İstanbul’a geçerken serginin “eşik” kavramı nasıl yeniden anlam kazandı? İki şehir arasında nasıl bir düşünsel geçit kuruldu?
Mardin ile İstanbul birbirinden çok farklı tarihsel ve kültürel dinamiklere sahip kentler olsa da her ikisi de farklı katmanların üst üste geldiği geçiş alanlarıdır. Sergi; bu iki kent arasında fiziksel bir taşınmadan çok, düşünsel bir geçiş kuruyor. Böylece “eşik” kavramı yalnızca serginin konusu değil, serginin dolaşım biçimi hâline geliyor.
İstanbul’daki gösterimde serginin hangi yönlerinin korunması, hangilerinin ise yeni mekânın koşullarına göre yeniden ele alınması önemliydi?
Serginin kavramsal kurgusu korunurken, İstanbul’daki daimî mekânın durumu ve izleyici deneyimi doğrultusunda eserler arasındaki ilişkiler yeniden kurgulandı. Böylece sergi, aynı anlatıyı tekrar etmek yerine bulunduğu mekânla yeni bir diyalog kurup dönüşmeye devam etti.
Mit, sembol, beden, yeraltı, teknoloji ve kolektif hafıza gibi farklı katmanlar sergide bir araya geliyor. Bu yoğun anlatı alanında izleyici için nasıl bir deneyim ya da düşünme alanı açmayı hedefliyorsunuz?
İzleyicinin sergiyi tek bir anlatı üzerinden okumasını değil, kendi deneyimi doğrultusunda farklı ilişkiler kurmasını önemsiyoruz. Mitolojik anlatılar, güncel teknolojiler, beden, hafıza ve semboller arasında kurulan bağlantılar kesin cevaplar üretmek yerine yeni soruları açıyor. “Eşik”, tam da bu belirsizlik ve geçiş alanında düşünmeye davet eden bir sergi.
Galeri / Miz’in bu projedeki rolünü nasıl tanımlarsınız? Galerinin farklı coğrafyalar, üretim biçimleri ve güncel tartışmalar arasında bağ kurma isteği serginin oluşumunda nasıl etkili oldu?
Galeri / Miz bu projede yalnızca sergiyi organize eden değil; sanatçılar, mekânlar, coğrafyalar ve düşünsel alanlar arasında ilişki kuran bir platform olarak davrandı. Farklı üretim pratiklerini ortak bir kavramsal zeminde buluşturmak ve yeni karşılaşmalara alan açmak projenin temel motivasyonlarından biriydi.
“Eşik”in, Galeri / Miz’in programına ve uzun vadeli vizyonuna dair ne söylediğini düşünüyorsunuz?
“Eşik”, Galeri / Miz’in farklı disiplinleri, farklı coğrafyaları hatta güncel düşünsel tartışmaları bir araya getirme yaklaşımının önemli örneklerinden biri. Hem yerel bağlamlardan beslenirken hem de uluslararası sanat söylemiyle ilişki kuran projeler üretmeye yönelik uzun vadeli vizyonumuzu da görünür kılıyor. Dinamiklerini bilmediğin bir coğrafyada sergi yapmak konfor alanından çıkmaktır aynı zamanda. Bu bize heyecan veren bir şey. Böylece 15 yıllık bir çağdaş sanat galerisi olarak kendi özgün kurgumuzu yaratıyoruz.
Sergiyi İstanbul’da gezen bir izleyicinin, mekândan ayrılırken hangi soru, duygu ya da düşünceyi yanında taşımasını umuyorsunuz?
İzleyicinin sergiden tek bir cevapla değil, yeni sorularla ayrılmasını umuyoruz. Hafızanın nasıl kurulduğu, tarihin nasıl temsil edildiği, hangi anlatıların görünür, hangilerinin görünmez kaldığı üzerine yeniden düşünmeye davet eden bir deneyim amaçlıyoruz. Eğer sergi, izleyicinin kendi belleği ile yaşadığı coğrafya arasında yeni ilişkiler kurmasını sağlıyorsa, amacına ulaşmış demektir.