29 HAZİRAN, PAZARTESİ, 2026

Kontrol Altındaki Modern İnsan Deneyimini Yeniden Tanımlamak: “Helix”

Sanatçı Berke Yazıcıoğlu ile tekrar eden hareketler, döngüsel zaman algısı ve günümüz teknolojilerinin görünmez denetim biçimleri üzerine yoğunlaştığı sergisi “Helix” üzerine konuştuk. 

Kontrol Altındaki Modern İnsan Deneyimini Yeniden Tanımlamak: “Helix”

Berke Yazıcıoğlunun 12 Mart–26 Nisan 2026 tarihleri arasında Dirimart Perada gerçekleşen ikinci kişisel sergisi “Helix”, tekrar eden hareketler, döngüsel zaman algısı ve günümüz teknolojilerinin görünmez denetim biçimleri üzerine yoğunlaşıyor. Müzikal yapılardan gezegen hareketlerine, dijital gözetim sistemlerinden kolektif davranış kalıplarına uzanan sergi; çizim, animasyon ve mekânsal yerleştirme aracılığıyla izleyiciyi sürekli işleyen bir ritmin içine yerleştiriyor.

Maurice Ravelin Daphnis et Chloé eserindeki Lever du Jour” temasından hareketle şekillenen “Helix”, zamanı doğrusal bir akıştan çok, tekrar ederek ilerleyen sarmal bir yapı olarak ele alıyor. Yazıcıoğlunun analitik çizimlerden gelişen görsel dili; bilimsel diyagramlarla şiirsel atmosferler arasında gidip gelirken, izleyiciyi hem gözlemleyen hem de gözlemlenen bir özne hâline getiriyor.

​Sanatçıyla gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide serginin çıkış noktasını, helix formunun çağrışımlarını, müzik ile matematik arasındaki ilişkiyi, çağdaş gözetim biçimlerini ve günümüz insanının içinde hareket ettiği görünmez koreografileri konuştuk.

Helix formu genelde sadece bir sarmal değil, aynı zamanda ilerleme ile tekrarın iç içe geçtiği bir yapı olarak düşünülür. Serginin adını “Helix” koyman, döngüsel ama aynı zamanda her seferinde kayarak ilerleyen bir yapıyı ima ediyor benim için; bir yandan da izleyiciyi hem izleyen hem izlenen konumuna yerleştirerek teknolojinin bu kesintisiz denetim hâlini hissettiriyorsun. Sen bu formu kullanırken daha çok döngüsel bir kapanma mı, yoksa her dönüşte farklılaşan bir hareket mi kurguladın? Bu sergiye “Helix” ismini koyarken tam olarak neyi anlatmak istedin?

Helix şeklinin, yuvarlak bir döngünün ileri doğru hareket edişi olması sergide önemli bir kavram. “Helix” isminin yalnızca yuvarlak döngüye referans vermemesi, aynı zamanda sarmal şekli belirtmesi özellikle yapılmış bir seçim. Sergide gösterilen döngünün sonsuz tekrarı, aynı anda zaman kavramıyla deneyimlendiği için sarmal şekil uygun bir metafor oluşturuyor.

Döngünün kendisini iki boyutlu bir daire olarak düşünürsek, onu ileriye taşıyarak üç boyutlu bir sarmal yaratan olgu zaman oluyor. Matematikte de helix şekli, yuvarlak bir döngü hareketinin aynı zamanda ileri doğru hareket etmesi olarak tanımlanır.

​Yuvarlak hareket, zamanın akışında birçok yerde gerçek olarak görülebiliyor: Gezegenlerin hareketi, hava hareketleri, saat kadranı… Bizim zaman akışı deneyimimiz bize daha düz çizgisel bir akış gibi gelebilir; bu yüzden yuvarlağı ileri giden bir çizgiyle birleştirmek doğru bir referans oldu.

Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

Helix”, senin pratiğinde, zaman ve teknolojinin kuşattığı modern insan deneyimini müzik ve çizim üzerinden yeniden düşünmeye açıyor. Maurice Ravelin Daphnis et Chloé eserindeki Lever du Jour[Gündoğumu] temasını kullanarak sergiyi analitik bir anlatı mekânı olarak kurguladığını görüyorum. Merkezdeki taslaklar ve diyagramlar sanki müzikten gezegen hareketlerine kadar uzanan bir döngü fikrini açığa çıkarıyor; özellikle o tekrar eden dalga yapısı ve müziğin mekânda bir tür zaman mekanizması gibi işlemesi çok dikkat çekici—sen bu analitik süreçle izleyicinin deneyimi arasında nasıl bir bağ kuruyorsun?

Sergi, birçok açıdan bir araştırmanın sunumu gibi. Bu sarmal şeklin evrenselliği, fark ettiğim ama üzerine iş üretmeyi düşünmediğim bir fikirdi. Ravelin Lever du Jour temasında böyle bir hareket görülebileceğini anladığımda, bunu paylaşmanın ilginç olabileceğini düşündüm.

Bu müzik ve dairesel hareket arasındaki ilişkinin görsel olarak nasıl anlatılabileceğini, aynı zamanda bu döngünün evrenselliğinin nasıl hissettirilebileceğini düşündüm. Bunu anlatmak ilk başta o kadar zor göründü ki analitik çizimler yapmaya başvurdum; en azından araştırmalarımı grafik ya da diyagram olarak kâğıda dökebilmek için.

​Bu çizimleri yaptıkça grafiklerin kendilerinin ilginç olduğunu gördüm ve sergi bu noktadan sonra gerçekten oluşmaya başladı. Bu doğrultuda bilinçli olarak ilk müzik notaları animasyonunu yaptım ve kalan görselleri buradaki grafiklerin etrafında kurdum.

Sinüs ve kosinüs gibi faz kaymaları üzerinden kurduğun bu döngüsel yapı, bana Henri Bergsonun ölçülebilir zaman ile deneyimlenen zaman arasındaki ayrımını düşündürdü—kullandığımız teknolojilerle bu ayrım gittikçe keskinleşti. Senin için bu dalga yapısı zamanı nasıl temsil ediyor? Doğadan kopmuş döngüsel bir mekanizma içinde kayıp mı olduk? Buradan çıkış mümkün mü?

Evet ve hayır. Bu döngünün en başta zaten doğada var olduğunu ve her yerde karşımıza çıkabileceğini göstermek istedim. Aynı zamanda doğadan kopmuş, mekanik bir döngünün içinde olduğumuz metaforu da sarmal şekli üzerinden ifade edilebilir. Aslında bu iki şey birbirine zıt değiller; içinde bulunduğumuz teknolojik döngüler de doğal döngülerin bir uzantısı ya da yansıması olarak görülebilir.

Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

İşlerinde güç dinamiklerini, çok figürlü kompozisyonlar ve ardışık yapılar üzerinden, halk hikâyeleri ve masallar gibi geleneksel anlatı biçimleriyle paralel bir görsel dil kurduğunu söylüyorsun; bu anlatı yapısı içinde kişisel arzular ile toplumsal düzen arasındaki o sürekli çatışmayı nasıl kurguluyorsun?

Bunların hepsinin birbirine referans verdiğini düşünüyorum. İlk başta masallar, mitler ve doğaüstü olaylar aracılığıyla bize gerçek olgular anlatılmaya çalışılıyor ve bunlar birçok farklı şekilde yorumlanabiliyor. İşlerimde çoğu zaman özel ve kişisel hissedilen şeylerin, aynı zamanda en evrensel şeyler olabileceğini göstermeye çalışıyorum. Masallar da yapıları gereği bize bunu gösterebiliyor.

​Modern kapitalizm ve güç dinamiklerinin estetiklerini benzer şekilde ifade ettiğimizde ise ortaya neredeyse komik sahneler çıkabiliyor. Güncel imgeler aracılığıyla hem kendimizi görebiliyor hem de dönemler, insanlar ve olaylar arasındaki benzerlikleri daha kolay anlayabiliyoruz.

Günümüz iktidar biçimlerinin artık baskı ve yasak üzerinden değil, bireyin kendi rızasıyla kendini açığa vurması ve sürekli görünür kılması üzerinden işlediğini görüyoruz; yani denetim dışarıdan dayatılmaktan çok içeriden, öznenin kendi arzuları aracılığıyla kurulur. Senin serginde öne çıkan self-spying” fikri de bu durumu hatırlatıyor—güvenlik kamerası imgeleri, dürbünlü figürler, izleyiciyi hem gözetlenen hem de gözetleyen konumuna yerleştiriyor. Sence bugün gözetim hâlâ dışsal bir mekanizma mı, yoksa tamamen içselleşmiş bir davranışa mı dönüştü?

Günümüzde denetim, dışarıdan uygulanan bir şey olmaktan çıkıp bireyin kendi üzerine geçmiş değil; aslında sadece böyle bir illüzyon var. Kendimizi ifade ettiğimizi ve kendimizi denetlediğimizi hissedebiliriz, ancak bunlar yine de ekonomik, sosyal ve teknolojik bazı dayatmalar sonucunda oluşuyor.

​Kendimizi ifade etme ya da istediğimiz kimliğe sahip olma konusunda tamamen özgür değiliz ve herkes bu erişim haklarına eşit şekilde sahip değil. İronik biçimde, bu kısıtlamaları oluşturan yapının hepimiz bir parçasıyız. Aynı sistem içinde hem denetleniyor hem de başkalarını denetliyoruz ve hepimiz bu karşılıklı ilişkinin farkındayız. Bunun dışına çıkmak ise sayısız problem yaratabiliyor. Yani özgür olmak yerine, aslında çok belirli bir koreografinin içinde hareket ediyoruz.

Berke Yazıcıoğlu Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

Mekândaki paralel duvarlar izleyiciyi doğrusal bir harekete zorluyor; bu fiziksel yönlendirme, teknolojik denetimin kaçınılmazlığına dair bir metafor mu?

Seyirciyi bir tür koridorun içine yerleştirmek istedim. Bu enstalasyonu Dirimart’la ilk planladığımızda, işin bu mekânda sergileneceği belli değildi; ancak sonunda istediğime yakın bir kurulum yapabildik.

Videoların bir film gibi baştan sona izlenmesinden ziyade, anlar ve hatıralar gibi belirip kaybolan sahneler şeklinde deneyimlenmesini istedim. Aynı zamanda işin, seyirciyi fiziksel olarak içine alacak bir ölçekte olmasını amaçladım.

Bu sergiden çıkan bir izleyicinin zihninde daha çok ne kalsın istersin: bir farkındalık mı, bir rahatsızlık mı, yoksa bir tür kabulleniş mi?

Bir farkındalık ve kabulleniş hissini ifade etmek istiyorum. Rahatsızlık duygusunun da ikincil olarak var olmasını önemsiyorum; çünkü kontrol edemediğimiz bir döngünün parçası olmak tehditkâr bir şey. Bunu hem bilimsel hem de şiirsel bir dille göstermeye çalıştım. Döngünün farkında olmak bizi hem üzebilir hem de özgürleştirebilir; buradaki gerilim bana ilginç geliyor.

​Sergide zamanın akışını hissedebiliyor, döngüyü görebiliyoruz. Seyircinin de kendisini bu döngünün içinde görmesini ve bu akışın farkına varmasını istiyorum.

0
199
0
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage