
Heykel pratiğinde figüratif yapıdan soyutlamaya uzanan bir söylem dili benimseyen çağdaş heykel sanatçısı Ozan Dursun ile malzemeyle kurduğu fiziksel bağı, çalışmalarında ele aldığı parça ve bütün ilişkisini, son olarak yer aldığı “EŞİK” sergisini Gamze Güler konuştu.
2016 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nden lisans dereceni almanın ardından, 2022 yılı itibarıyla aynı kurumun Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Ana Sanat Dalı’nda Tezli Yüksek Lisans eğitimine başladın. Güzel sanatların heykel disiplinini seçme kararındaki temel motivasyonlar nelerdi, heykele olan ilgini nasıl keşfettin?
Heykelle olan ilişkim, lisans eğitimime başlamamla ortaya çıktı. Ben, zanaatkâr bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm. Annem ve babam terzilik mesleğini icra ediyor. Ellerin çalışması bizim için her zaman önemli olmuştur.
Güzel sanatlar eğitimine farklı bir alandan geliyorum. Küçük yaşlardan itibaren sanatın birçok alanıyla küçük ilişkiler içindeydim. İlköğretim ve lise yıllarımda folklor ekibinde yer almam, odamın duvarlarına karaladığım resimler, dedemin el aletleriyle yaptığım ahşap oyuncaklar, tiyatro ve müzik kurslarında eğitim almam bu ilişkilerden bazılarıydı.
2014 yılında Sakarya Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Bölümü’nden mezun oldum. Yirmili yaşlarının başlarında bir genç olarak artık kendi istediğim bir alanda ilerlemem gerektiğini düşünüyordum. Güzel sanatlarla tanışmam tam olarak bu döneme denk geliyor. Resim okumaya karar vermiştim. İki yıllık bir sınava hazırlık sürecinin ardından güzel sanatlar sınavlarına girmeye başladım. Fakat girdiğim okullarda yalnızca heykel bölümlerini kazanıyordum. Bir sınavda önüme konulan 1 kg çamur ile karşımdaki dolmalık biberin modelajını yapmam istenmişti. Heykelle ilk temasım orada çamurla gerçekleşti. O gün yaşadığım mutluluğu bazen anımsayıp gülümsüyorum.
Marmara Üniversitesi’nde Resim ve Heykel Bölümü’nü aynı anda kazandım ve bir cesaretle heykel okumaya karar verdim. Süreçle beraber işin mutfağına girdim, Prof. Dr. Nilüfer Ergin Doğruer, Ziyatin Nuriev, Bihrat Mavitan gibi Türk Heykel Sanatı için önemli isimlerden ders almam, heykele olan ilgimi ve bağlılığımı arttırdı ve bu bağlılık artarak devam ediyor.
Aslında dolmalık biber bütün bu serüveni başlatmış oldu diyebiliriz.
Çalışmalarında taş, ahşap, mermer, metal ve bronz gibi birçok farklı malzemeyi kullanıyorsun. Malzeme senin çalışmalarında ne kadar belirleyici oluyor? İçerik-biçim ilişkisi üzerinden baktığımızda öncelik kavramsal kurguya mı ait yoksa malzeme mi form üzerinde belirleyici etken oluyor?
Üretim pratiğimde, malzemenin form üzerindeki etkisini çok kıymetli bir katman olarak görüyorum. Fakat bu, tek başına yeterli bir etken değil.
Biçim, malzeme ve anlam arasındaki ilişkiyi ayırıp önceliklendirmek yerine, iç içe geçmiş bir yapı olarak ele almak, benim için daha besleyici oluyor. Hatta buraya tekniği de eklemeyi doğru buluyorum. Kimi zaman bir malzemenin mevcut hâlinden başka bir biçime dönüyor olması, kimi zaman ise bir anlamın biçimi, biçimin ise malzemeyi çağırması yapısal ya da kavramsal olarak etkili oluyor.
Tabii bütün bu aşamalar heykelin üretimine başladığımda tekrar yer değiştiriyor, örneğin belirlemiş olduğum ve üretmeye başladığım biçim, malzeme ile buluştuğunda bazen farklı bir noktaya evrilebiliyor, heykelin tasarımını ya da etkisini değiştirebiliyor. Malzemenin üzerinde ortaya çıkan ya da var olan dokuyu, rengi, uyguladığım tekniği, biçimin ve anlamın doğrultusunda değiştiriyor ya da olduğu gibi bırakıyorum. Aslında anlam, malzeme, teknik ve form diyaloğuna ben de dahil oluyorum ve her şey kendi içinde yer değiştirirken birbirini de dönüştürüyor. Eserlerimi bu katmanlar üzerinden inşa etmenin beni hem fiziksel hem de düşünsel anlamda daha özgür kıldığını düşünüyorum.
Bazı heykellerinde malzemenin doğal dokusunu ve rengini olduğu gibi koruyorken bazılarında oldukça cesur renk tercihleri yaptığını görüyoruz. Eserlerinde rengin oynadığı rolü nasıl tarif edersin?
Heykellerimde rengi kullanma biçimimi daha önce bahsetmiş olduğum anlam ekseninde değerlendirmek mümkün. 2022 yılında yapmış olduğum “i” isimli heykelimi örnek olarak gösterebilirim. 14. Teras Sergisi kapsamında Elgiz Müzesi’nde sergilenen bu heykeli grafit tozu ile renklendirmiştim. Grafit tozunun rengi, kurşun kalem tozunu anımsatıyor. Bu sayede hem çizgisel etkiyi kuvvetlendirmeyi hem de sergi teması bağlamında, boşluğa çizilen bir eskiz gibi üretmeyi hedefledim. Heykellerimin taslaklarını ilk aşamada çoğunlukla leke ya da kontür olarak hayal ediyorum. Bu değerler benim kompozisyonumu oluşturmamda büyük rol oynuyor. Eğer malzemenin kendi renginin bağlama katkıda bulunduğunu düşünüyorsam, onu ön plana çıkarmaya çalışıyorum. Üzerinde ona ait olmayan bir renge ihtiyaç duyduğumda ise o renk üzerine çalışmalar yapıyor ve sonuçlandırmaya çalışıyorum.
İç mekân heykellerin olduğu gibi kamusal alanlarda sergilenen heykellerin de var. Kapalı mekânın sınırlayıcı duvarları ve ölçek kavramı söz konusu olmadığında kendini daha özgür olduğun bir alanda mı buluyorsun? Heykellerinin mekânla kurduğu ilişki üzerine neler söylemek istersin?
Kamusal alan ölçeğinde heykel üretme fikri beni her zaman heyecanlandırmıştır. Lisans eğitimim boyunca hocam Prof. Dr. Nilüfer Ergin Doğruer ile birlikte “Heykelin Mekânsal Bağlamı”, “Heykel ve Kent İlişkisi” gibi derslerde kamusal alanlar ve farklı mekânlar özelinde proje çalışmaları gerçekleştirdim ve maketler yaptım. Kent ölçeğinde bir yapıt üretilirken, yapıtın, mekânla, kentliyle olan birlikteliği ve mekâna özgü ayrılmaz bir bütün olmaya çalışması (site spesific) projelerime önemli ölçüde katkı sağlamıştır.
Ayrıca mekâna özgü bir yapıt tasarlamanın, meseleye sadece sanatsal bakış açısıyla yaklaşmadığım için, farklı bir düşünce alanı açtığına inanıyorum. Bu düşüncenin, yapıtın yapılacağı mekânı önceden incelemek, mekânın nasıl kullandığını analiz etmek, eğer kamusal alan ise hangi hava şartlarına maruz kaldığını, güneşi alış açısını ya da seçilecek malzemenin dayanıklılığını araştırmak gibi içinde ufak miktarlarda mühendislik, mimari, geometri, doğa ve sanatçılık barındıran bir olgu olduğunu düşünüyorum.
Yine buradan edindiğim deneyimleri küçük ölçekli üretimlerimde kullanmaya özen gösteriyorum. Bu yüzden heykellerimde sadece figüratif bir soyutlamadan veya doğrudan biçimsel bozumdan bahsetmek yerine, mekândan referans alan, mekânla diyalog hâlinde olmaya çalışan ya da doğrudan kendi alanlarını ve mekânlarını oluşturmaya çalışan yapıtlar olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.
2021 yılında Devlet Resim ve Heykel Yarışması’nda kazandığın Başarı Ödülü kariyerindeki önemli adımlardan biri. Ödülü “E” ismini verdiğin çalışma ile kazandın, bu yapıttan ve eserlerinin isimlendirilmesinde kullandığın alfabetik harflerin anlamından bahsedebilir misin?
Eser isimlendirme sürecim, biraz ürettiğim biçimlerle biraz da yola çıktığım kavramlarla ilişkili oluyor. Kavram ya da durum zaman zaman eserin kendi ismi oluyor.
Bazen bir figürü tamamen parçalanmış görüyoruz ve onun biçimsel olarak yarım kalmışlığıyla, hikâyesi de yarım kaldığı için isminin tam olmamasını ya da tam olmasını tercih ediyorum. Yani plastik değer olarak bahsettiğimiz zıtlıklar meselesini sadece formla sınırlamayıp, yapıtın her alanında uygulamayı seviyorum.
Bedeni merkeze alan çalışmalar ortaya koyuyorsun. Birçok çalışmanda bedeni parçalara ayırıyor, bütünden koparıyorsun, parça-bütün ilişkisi üzerinden ele alarak aslında bir nevi hikâye anlatıcısı konumuna da geliyorsun, her parçanın ayrı bir hikâyesi var gibi. Senin bedenle kurduğun ilişki nasıl ilerledi?
Beden ile kurduğum ilişki doğrudan “ben” ile başladı. İlk kurguyu bir otoportre üzerinden gerçekleştirdim. Bildiğiniz gibi sanat tarihinde sanatçı otoportrelerinin birçok örneği var. Bu noktada Rembrandt’ı ayrı bir yerde tutabiliriz. Sanatçı, otoportre aracılığıyla hem düşünsel hem de biçimsel anlamda kendini çözümlemeye çalışıyor. Bu yüzden kendine karşı daha acımasız ve daha dürüst olabiliyor. Üretmek istediğim anlamı dışarıda aramak yerine önce kendime bakmam gerektiğini düşündüm. En azından o dönem için böyleydi.
Kendimi anlamaya çalıştığım bu süreçte üst üste çıkarıp eklediğim parçalar, malzeme tabanlı üretim biçimimle birleşince yeni bedenlerin kapılarını açmaya başladı. Fakat bu bedenlerin içinde hâlâ kendimden izler taşıyorum. Burada yalnızca çalışma pratiğimi ya da biçimsel bir “parmak izini” kastetmiyorum; yaşadığım deneyimlerden de parçalar ekliyorum. Örneğin ben sol elimde altı parmakla doğmuşum. Doğumdan hemen sonra bu fazlalık alınmış. O gün bakıldığında gereksiz bir parça gibi görünen şey, bugün bazen bir eksiklik hissine dönüşebiliyor. Şu an yalnızca küçük bir iz olarak varlığını sürdürüyor. Bazı heykellerimin sol eline baktığınızda, bana ait böyle bir izi görmeniz mümkün.
Zamanla beden benim için yalnızca anatomik bir yapı olmaktan çıktı. Bedeni parçalara ayırırken aslında onu yok etmeye değil, farklı anlam katmanlarını oluşturmaya çalışıyorum. Heykellerim çoğu zaman devrilecek gibi gözükebilir fakat zorlanarak ayakta kalır ve devrilmez. Her parça kendi başına bir kırılmayı, eksilmeyi ya da dönüşümü taşır. Bu yüzden işlerimde beden, tamamlanmış bir bütün olmaktan çok, sürekli yeniden kurulmaya çalışan bir yapı gibi var oluyor.
Geçtiğimiz yıl, Avrupa'nın en büyük güncel sanat sergilerinden biri olan ve 6 Haziran – 5 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen NordArt’da “Fragments I” isimli eserin ile yer aldın. Her yıl dünya çapındaki sanatçılardan yaklaşık 3.000 başvuru alan NordArt’a katılım sürecin nasıl ilerledi? Bu soru özelinde sanat fuarlarını nasıl değerlendiriyorsun?
NordArt, Avrupa’da her yıl düzenlenen, Büdelsdorf’ta, Carlshütte tarihi demir döküm fabrikası ve çevresindeki yeşil alanda, büyük ve küçük ölçekli yapıtların sergilendiği ve birçok farklı ülkeden sanatçının yer aldığı bir çağdaş sanat fuarı. 2024 yılında Türkiye’den katılan isimleri gördüğümde çok heyecanlanmış ve ertesi sene başvuru yapmayı düşünmüştüm. 2025 yılında heykelimi, uygulanmaya hazır bir proje olarak sundum ve başvurumun olumlu sonuçlanmasıyla üretimini gerçekleştirdim. Avrupa’da yer alan bu ölçekte büyük bir çağdaş sanat fuarında ülkemi ve kendimi temsil ettiğim için çok mutluyum.
Sanat fuarlarını sanatçı perspektifinden değerlendirdiğimde, üretilen eserlerin sergilenmesi, yeni sanatçıların tanınması, sanatçıların birbiriyle tanışması anlamında önemli buluyorum. Ayrıca yeni galerilerle iş birlikleri yapmak ve doğrudan koleksiyonerlerle de tanışıyor olmak burada artı pozisyonda yer alabilir. Eserlerini beğendiğim birçok sanatçıyla bu fuarlar vesilesi ile tanışmıştım. Tabii ki her durum pozitifini yarattığı kadar negatiflerini de beraberinde getiriyor. Bir sanatçıyı tam anlamıyla tanıyabilmeniz çok zor. Fuarların genel olarak kalabalık oluşu ve yoğun sirkülasyon hâlinde olması bazen sizi ve sanatınızı tam anlatamadığınızı hissettirebilir. Ama negatiflere odaklanarak hareket etmeyi pek doğru bulmuyorum.
44. Günümüz Sanatçıları Ödülü Yarışması’nda ödüle layık görülen sanatçılar arasındasın. Zeynep Burçoğlu ve Koray Tokdemir küratörlüğünde, “EŞİK: Sanatsal Üretimde Anlamın Yeniden Kurulması” teması etrafında şekillenen bu sergideki “Kontrast” isimli eserin hikâyesinden bahseder misin?
Sergi 31 Temmuz 2026 tarihine kadar devam ediyor. Zeynep Hanım ve Koray Bey serginin kurulum sürecinden itibaren çok nazik ve özenli davrandılar. Kendilerine bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Eşik kavramının, iki alanı hem birbirinden ayıran hem de birbiriyle buluşturan bir nokta olduğunu düşünüyorum.
Sergide yer alan heykelim aynı malzemenin iki farklı dönüşümü üzerinden yeniden kurgulanıyor. Üst katman ve alt katmanın birleşim noktasında bir yük oluşturmaya çalışıyorum. Bu yük heykelin devrilmesi ve ayakta kalması arasındaki son eşik gibi düşünülebilir. Ayrıca malzemenin ham hâlinden işlem görmüş başka bir hâle geçmesiyle bir hafıza kazanıyor olması eserin kavramsal yapısını da destekliyor.
Önümüzdeki dönemlerde gerçekleştirmeyi planladığın çalışmalarının odağında neler var?
İleri dönem için henüz şekillenme aşamasında olan ve farklı yerlerde üretilecek birkaç eserim var. Asaş Alüminyum ile birlikte 2.5 metrelik bir heykelimin dökümüne hazırlanıyoruz. Yakın zamanda tarihlerimiz netleşmiş olacak. Bir de kişisel sergi hazırlığına başladım. Şimdilik sergi hakkında bir şeyler söylemek mümkün değil. Sergi mekânı, kavramsal çerçevesi ve yer alacak projeler üzerine çalışmalara devam ediyorum. Her şey yolunda giderse 2027 ortalarında hazır olacak gibi duruyor. Heyecanla bekliyorum.
Akbank Sanat, Resim ve Heykel Müzeleri Derneği ve Elgiz Müzesi iş birliğiyle düzenlenen; Zeynep Burçoğlu ve Koray Tokdemir’in küratörlüğünü üstlendiği ‘EŞİK: Sanatsal Üretimde Anlamın Yeniden Kurulması’ sergisi 31 Temmuz 2026’ya kadar Elgiz Müzesi’nde görülebilecek.