07 MAYIS, PERŞEMBE, 2020

“Elimizin Altında Ne Varsa Onunla Üretmeye Devam Etmeliyiz”

Video ve enstalasyon işleriyle tanınan Umut Kambak, pandemi sürecinde hayata geçirdiği Maymun Zihin adlı Youtube kanalıyla bu kez sosyal medya üzerinden izleyicisiyle buluşuyor. Kambak, sanatçı Sercan Gökay Celep ile bir araya geldiği video içeriklerinde bulunduğumuz pandemi sürecinin sanat ortamına etkisini, bundan sonraki süreçte sanatın nasıl etkileneceğini kendi perspektiflerinden değerlendirdiği söyleşilerle izleyicisine aktaran yayınlar hazırlıyor. 

“Elimizin Altında Ne Varsa Onunla Üretmeye Devam Etmeliyiz”

Son olarak Bilsart’taki “Autre” isimli sergisinde izleyicisiyle bir araya gelen Umut Kambak, bugünlerde yaptığı dijital üretimlerini “tıpkı Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan’ı gibi kontrol edemediğimiz şeylerin üzerine yüklediğimiz bir maymun” olarak nitelendiriyor. İçeriklerinde Van Gogh’un Wheatfield with Cypresses eserinden Edward Hopper’ın Nighthawks tablosuna uzanarak sanat tarihinin farklı dönem yapıtlarına da yer veren söyleşiler, ele alınan eserlerde sanatçının Sercan Gökay Celep ile sohbet ettiği, sanal ve kurgusal bir mekân olarak da karşımıza çıkıyor. Kanal ismine ilham veren maymun zihnin hikâyesini, içeriklerin hazırlık sürecini ve elbette ki pandeminin neler getirdiğine dair sanatçıyla konuştuk.

Öncelikle Maymun Zihin adlı video içerik kanalını sormak istiyorum. Sanat tarihine yön veren isimlerin bugün ilk akla gelen yağlıboya eserlerini, senin de yer aldığın ikili bir sohbetin sanal mekânına dönüştürüyorsun. Merak ediyorum oldukça doğaçlama görünen sohbetlerinizin başlangıç öyküsünde neler yatıyor, mekân ve içerikler bu bağlamda nasıl şekilleniyor? 

Maymun Zihin; Budistlerce dengesiz, tutarsız, kontrol edilemez anlamına gelen bir terim olarak kullanılıyor. Psikiyatriye göre şempanze paradoksunu oluşturuyor. Aklın ve duyguların yönetimini kontrol eden bir model olarak da düşünülebilir aslında; tıpkı Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan’ı gibi kontrol edemediğimiz şeylerin üzerine yüklediğimiz bir maymun gibi. Kısaca Maymun Zihin’in mantığı bunların etrafında şekilleniyor. Bu seri, beraber üretip uzun yıllar beraber düşündüğüm arkadaşım Sercan Gökay Celep ile başlayan bir sürecin sonucu oldu. İkimiz de dikkati çabuk dağılan, konudan konuya geçen –biz buna “kedi sendromu” diyoruz- ama kontağı koparmayan kişiliklerdeniz, bu bağlamda Maymun Zihin ile oldukça özdeşleştiğimizi düşünüyorum. Öyle ki kafamdaki maymun imgesi daha çok Daniel Quinn’in Ishmael kitabındaki gorile yakın, aslında dünyayı nasıl yok ettiğimizi anlatan bir goril diyebilirim. İçeriklerin doğaçlama olmasının nedeni de bunlarla ilgili. Gündelik hadiseler ve zihnimizdeki görselleri bir araya getirme düşüncesi hep hayalini kurduğumuz bir şeydi. Bugün ise dünyanın en pahalı sanat eserlerinin içine girip elektrik faturası üzerine sohbetler edebiliyoruz. Bunu yaparken anlamsız olanın yaptığımız şey mi yoksa dünyanın en pahalı sanat eserlerinden birinin, örneğin bir Van Gogh tablosunun, başlı başına kendisi mi olduğuna karar veremiyoruz. Ama bu çelişki bize, karantina sürecinde kira ve faturaların ancak sanat yoluyla hafiflediğini tekrar öğretti.

Maymun Zihin, belki de yüksek sanat olarak değerlendirilebilecek sanat tarihi konularını sosyal medya üzerinden izleyicisine aktarıyor. Öte yandan pandemi süreci de sanat ve sosyal medyada hiç olmadığı kadar etkili bir kaynaşma alanı yarattı. Merak ediyorum içeriklerin sanat alanında genişleyen izleyici entegrasyonuna hangi mesafeden, nasıl bir yaklaşım getiriyor?

Virüsün en önemli etkilerinden birisi de insan ayırmaması oldu sanırım. Karantina boyunca gerek sanat izleyicisi gerekse o alana ulaşamayan insanlar evlerinde kalmak zorunda oldukları bir sürecin içine girdiler. İster istemez hepimiz, sosyal medya gibi platformlarla daha çok vakit geçirmeye başladık. Açıkçası farklı alanlardaki baskılar nedeniyle birçok akademisyen ve sanatçı, öncesinde bu tarz oluşumlara yönelmişti. Durum böyle olunca kendinizi herkese ulaşabileceğiniz belki de daha özgür diyebileceğiniz bir alanda buluveriyorsunuz. İkinci etki ise ulaşılabilirlik oldu diyebilirim. Karantina sürecinde birçok arşivin açık erişime geçmesi, bir taraftan zor zamanlarda en değerli şey olan bilgi ve verinin paylaşılabilirliğini gösterirken öte yandan bunların, neden daha önce açık olmadığı sorusunu da akıllara getirdiği düşüncesindeyim. Kültür-sanat ve katılımcı ilişkisi bundan sonra bu gelgitler arasında şekillenecek gibi görünüyor ama karantina bitince büyük ihtimal, hepimiz açılışlardan açılışlara sürüklenmeye devam edeceğiz.  

Bilsart’ta gerçekleşen “Autre” isimli kişisel serginde bir araya gelmiştik en son. Evindeyken bile dışarıya baktığın, sırtını eve dönerken dahi yine bir duvarla karşılaştığın noktadan başlıyordu üretimlerin. Bugünlerde yine evlerimizdeyiz ve merak ediyorum, evin dışarıyla kurduğu ilişkide bu kez hangi noktadasın ve bu ilişkin sürecin sonunda üretimlerine nasıl yansıyacak dersin?

Durup öylece izlemekle ilgili bir derdim var. Şimdi de bunu yapmaya devam ediyorum. Yine evdeyim ve dışarıdaki hayatı seyrediyorum. Çocukken sadece bir duvar vardı fakat şimdiyse sosyal medyanın etkisiyle bütün dünyayla karşılaşmak durumundasınız. Açıkçası temas konusu, bir süredir kafamı kurcalayan bir konu oldu. “Autre” de aslında, temas kuran ama iletişim kuramayan insanlar üzerineydi ve onların da aralarında duvarlar vardı. Son zamanlarda da aile fotoğraflarında temas üzerine çalışıyordum. Eskiden insan ile temas daha fazlayken şimdilerde nesnelerle olan temasımız daha fazla gibi geliyor. Değerler değiştikçe temaslar da değişiyor. Bugün biraz daha bunların dengelendiğini fark ediyoruz. Kapının önünde duran sıfır model arabanın ya da üç kameralı telefonun pek bir anlam ifade etmediği günlerdeyiz. Bir nevi insan-nesne ilişkisi bundan önce de bu süreçten sonra da derdim olmaya devem edecek gibi görünüyor. 

Küresel çaplı olayların sanat tarihine etkisi, estetikle kurulan ilişkilerde öngörülemez kırılmalara yol açıyor. Maymun Zihin, pandeminin sanat üzerindeki etkilerine bu bağlamda açık kapı bırakabilen, akademi duvarının çatlaklarına uzanan bir sistem eleştirisi de barındırıyor sanki. Merak ediyorum içeriklerin söz konusu eleştiriye nasıl bir yaklaşım getiriyor?

II. Dünya Savaşı’ndan sonra da sanatın tepetaklak olduğunu söylemişlerdi. Bu ilerleyen zamanlarda yine açıkça görüldü. Estetik de akademi de zaman içerisinde değişti veya dönüştürüldü diye düşünüyorum. Ama biz estetik anın umut ve umutsuzlukla ilişkili olduğuna inanıyoruz, bu nedenle seçtiğimiz çoğu eser de bu ilişkiyle ilgili diyebilirim. Yanlış anlaşılmasın, derdimiz topyekûn bir akademi eleştirisi değil, bir müfredat akademisinden bahsediyoruz biz. Müfredaatın gerektirdiği şekilde işleyen akademilerin acılardan, umutlardan veya anlamsızlıktan bahsettiğini görmezsiniz, genelde bunları bir yerlerde okursunuz. O yüzden evet, Yozgat’ta “Çağdaş Sanat’ın Dibi Akademisi”ni kurma hayallerimiz var. 

Son olarak pandemi süreciyle gelen üretkenlik algısına değinmek istiyorum. Bugünlerde “üretmek”, üretmek için tüketen bir toplumun hatta belki de tüketim alışkanlıklarını bu kelimeyle gizlendiği bir sürece olası bir kapı açıyor. Merak ediyorum bu konuyu nasıl yorumluyor ve var olan üretebilme kaygısını ihtiyaç - istek ilişkisi üzerinden nasıl değerlendiriyorsun?

İshmael kitabında goril öğrencisine der ki “Eğer herhangi bir canlı grubu, tüketeceğinden fazlasını üretirse nüfusu artar’’. Toplumların tüketim bilincinin değişeceğinden pek ümitli değilim açıkcası. Her şey normale döndüğünde olacakları hep beraber göreceğiz fakat öte yandan bireysel farkındalığı da elden bırakmamak gerek diye düşünüyorum. Karantina döneminde üretimlerin, belki biraz delirmemek ve biraz da sakin kalabilmek adına yapıldığı kanısındayım. O yüzden bu sorunun cevabını yine sanatsal üretime yönlendirmek istiyorum. Pandemi sürecinde çoğu insan evde ekmek yapmaya başladı ama asıl soru gerçekten ekmeğe ihtiyacımız var mı? Doymak için ekmeğe ihtiyacınız olmadığı gibi sanat yapmak içinde sonsuz malzemeye ihtiyacınız yok. Önceki sorularda bahsettiğim gibi üretim pratiklerini elindeki malzemeye göre oluşturmak çok daha anlamlı geliyor. Bunun en iyi örneğini, sanırım geçen yıl Pera Müzesi’ndeki Parajanov sergisinde gördüm. Parajanov’un hayatına bakarsanız olanaksızlar ve yasaklar içinde geçmiş olduğunu  ama hapisteyken bile elinin altındaki malzemenin ona hizmet ettiğini görebiliyorsunuz. Elinin değdiği sanat eserine dönüşmüş, bu müthiş bir aşkınlık. Parajanov,  “Benim şemsiyemin altında durma, delirirsin” der. Onun şemsiyesi belki bir ömür üzerinde taşıdığı esaretiydi. Bugünse karantina altında delirmemek için elimizin altında ne varsa onunla üretmeye devam etmeliyiz. Bu süreçte de çoğu insanın ihtiyacı olan her şeyin elinin altında olduğunu fark ettiğini düşünüyorum.

0
2026
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage