11 EKİM, ÇARŞAMBA, 2023

Bellek ve Politikanın Kesişiminde Aynı Ritimde Kalabilmek: “Wellenlänge/Wavelength”

Performans sanatçısı Nezaket Ekici ve müzisyen Ecco Di Lorenzo Meineke ile geçtiğimiz temmuz ayında hayata geçirdikleri, bellek ve politik söylemin kesişiminde ilerleyen bir araştırma projesi olan “Wellenlänge/Wavelength” üzerine konuştuk.

Bellek ve Politikanın Kesişiminde Aynı Ritimde Kalabilmek: “Wellenlänge/Wavelength”

Performans sanatçısı Nezaket Ekici ve müzisyen Ecco Di Lorenzo Meineke, geçtiğimiz temmuz ayında “Wellenlänge/Wavelength” adlı ortak bir proje gerçekleştirdiler. Türkçe tercümesiyle “aynı dalgada” anlamına gelen bu proje, bellek ve politik söylemin kesişiminde ilerleyen bir araştırma projesi olarak ortaya çıktı. “Wellenlänge/Wavelength”, Türk/Alman sanatçı Nezaket Ekici’nin hafızasında tuhaf bir biçimde yer eden “Ilgaz” adlı çocuk şarkısı ile Ecco Di Lorenzo Meineke’nin spesifik olarak ilgilendiği ve siyahi insanların dışlanma pratiklerinin ritmine dönüşmüş olan soul müziğin harmanlanmasıydı. Bu projede “Ilgaz” şarkısının bir kısmı soul müzik eşliğinde yeniden yorumlandı ve yine soul ritimdeki bu şarkıya iki sanatçının doğa deneyimlerinden yola çıkılarak sınanma ve direncin dört elementle olan organik teması üzerine beden ve doğa ilişkisine dair yeni kısımlar yazıldı.

“Wellenlänge/Wavelength”, sadece beden ve doğa deneyimine dair üretilmiş bir besteden fazlası oldu, Meta Theater’da sergilenen bu performansın araştırma süreci de bir video-film olarak kayıt altına alındı ve bu kayıt da sanatsal bir forma dönüştürüldü. Ekici ve Meineke, bu belgeselde suyu, ateşi, toprağı ve havayı hem organik hem de kültürel olarak “aynı dalgada”, aynı ritimde deneyimlediler. Dört elemente dair sınanma, direnç, ihtiyaç ve kabulkârlık kavramlarını hem doğal hem de politik kurgu eşliğinde sanatsal bir malzemeye dönüştürdüler. Burada “Ilgaz” şarkısı ile soul müzik arasında kurulan bağlantıda, soul müziğin tarihsel süreci ve ritminin bedenler üzerindeki sembolik jestleri araştırıldı.

​Doğada başlayan bu araştırma projesi bir performans olarak aynı ritimle Meta Theater’a taşındı. Burada ise, iki sanatçı doğadan taşıdıkları toprak ve su gibi malzemelerle yeniden kurguladıkları sergi mekânında “içerisi” ve “dışarı” kavramlarını sorgularken diğer taraftan araştırmalarının sonucunda elde ettikleri bulguları yine soul ritmini ve bu ritme uygun dans hareketlerini kullanarak sanatsal bir ifadeyle sergilediler. Bu dans, araştırma projesine dair başka bir sorguyu daha görünürleştiriyordu, danstaki ritmik hareketler ve ritme eşlik eden yazı, söz gibi diğer öğeler; doğal elementlerin salt insan bedenine dair değil zihnine dair de olduğunu ve bu elementlerin sınır ve ötekileştirme adına politik bir zeminde nasıl kullanıldığını da gösteriyordu.

İlk olarak Ecco’yu kısaca tanımak isterim. Ecco, biraz kendinizden, sanatla olan ilişkinizden ve bu projede nasıl bir etkiyle yer aldığınızdan bahsedebilir misiniz?

Ecco Di Lorenzo Meineke: Sanatla ilişkim çok erken yaşlarda başladı, özellikle de müzikle başladığını söyleyebilirim. Öncelikle ailem iyi bir müzik dinleyicisiydi, evimizde radyo tüm gün açık olurdu. Bununla birlikte, tam hatırlamıyorum ama sanırım henüz on iki ya da on üç yaşlarındaydım, Munich Haus der Kunst Müzesi’ne ilk gidişimdi ve orada çok büyük bir modern sanat sergisi görmüş ve çok etkilenmiştim. Modern sanat formları, kendini sanat yoluyla ifade edebilme konusunda beni çok heyecanlandırmıştı. Bu deneyimler ile sanat tarihi, tiyatro ve edebiyat okuluna gitmeye karar verdim ancak devam etmedim, çünkü teoriden ziyade doğrudan sanatın içine atılmak istemiştim. Bu düşünceyle fotoğraf eğitimi aldım ve yanı sıra caz müzik dinlemeye ve dans etmeye başladım. On dört yaşımdayken o zamanlar güney Almanya’da meşhur olmaya başlayan soul müzik ile tanıştım ve o zamanın diskolarında soul müzik eşliğinde dans etmeye başladım. Bu müziğe âşık oldum diyebilirim, çünkü soul eşliğinde dans ederken bedenimi, kalbimi, kanımın akışını, bacaklarımı hissettim. Bu hislerim bugün de aynı, hiç değişmedi. On altı yaşımda gitar dersleri almaya başladım ve kendi müziğimle tüm Münih’i gezdim. Bu sırada çeşitli soul ve caz gruplarıyla şarkı yazarı ve gitarist olarak sahne almaya başladım ki bu benim en büyük hayalimdi. Yine aynı yaşlarda çeşitli skeçler ve şiir denemelerim de oldu. Tüm deneyimlediklerimle evrensel bir sanat yapmak istiyordum ve bu nedenle Nezaket’in projesine direkt olarak “Evet” dedim, çünkü Nezaket’in sanatı tüm bu formları ve bu formlara dair duyduğum tükenmez heyecanımı barındırıyordu.

Meta Theater’da sergilediğiniz “Wellenlänge/ Wavelength” Ecco ile ortak olduğunuz ilk proje miydi? Bu projeyi neden birlikte gerçekleştirmek istediniz?

Nezaket Ekici: Yaklaşık iki yıl önce Meta Theater’da başka bir proje yapmıştım ve bu projede sesimi kullanmıştım. Bir yıl kadar önce Meta Theater’dan yeni bir davet aldım. Tiyatronun direktörü Axel Tangerding, eğer yine müzik ile temas hâlinde olan bir performans yapmak istersem, burada yeni bir projeye açık olduklarını söyledi. Benimse hayalim şarkı söylemekti! Özellikle soul müzik beni büyülüyordu. Bedenimle hissettiğim duyguyu sanatıma taşımak için bu duyguyu önce sesime taşımak ve şarkı söyleyebilmek istiyordum. Ben soul müziği ve bu müzikte dans etmeyi hep çok sevmişimdir. Böyle bir teklif gelince de soul müzikle ilgilenen Ecco aklıma geldi ve neden ortak bir proje olmasın diye düşündüm. Ecco ile tanışıklığımıza gelince; 1993 yılıydı ve Ecco, Disco Far Out ve Nacht Café’de soul müzik yapıyor ve dans ediyordu. Biz Ecco ile orada karşılaşmıştık, hatta orada tanıştığımızda Ecco ile dans bile etmiştik. Ardından uzun yıllar görüşemedik, ta ki Ecco benim 2009 yılında Münih’te White Box’ta yaptığım bir performansıma gelene kadar. Bu tarihten sonra da bu projeye kadar hiç görüşemedik aslında. Sonra, 2022 yılında, yani bu projenin teklifini aldığımda, bahsettiğim gibi Ecco aklıma geldi ve birlikte üretmenin çok ilginç olacağını düşündüm. Ecco’ya bahsettiğimde bu durum onu da heyecanlandırdı. Dolayısıyla bu proje, Ecco ile bunca yıllık tanışıklığımıza rağmen ilk projemiz. Son olarak projemiz hakkında şunu da belirtmeliyim ki, biz bu proje için bir araya geldik ama başarılı olup olmayacağımızı bilmiyorduk, önce fikrimizi geliştirip ardından Fonds Darstellende Künste’a başvurduk. Ardından Fonds Darstellende Künste ile Flausen+ iş birliğindeki “Take Heart” Residency araştırma fonunu aldık ve projemizi geliştirmeye başladık. Bu projenin araştırmalarını yapabilmemiz için bu fon çok ama çok önemliydi.

Wellenlänge/ Wavelength” sanki akışta gelişen bir proje gibi ve hatta kendi sürecini kendi yönlendirmiş bir performans gibi okunuyor. Bu deneyimin özgürlüğü nasıl sağlandı? Siz böyle bir deneyimde nasıl müşterek kaldınız?

E.M: Bu belki bir paradoks olarak gelebilir kulağa ama pandemi sürecinde Almanya’da sanat ve sanatçının imkânlarını geliştirmek üzere başlatılan birtakım projeler oldu. Burada önemli olan konunun ya da projenin herhangi bir şeye uyum sağlamasının beklenmiyor olmasıydı. Düşünsenize, “herhangi bir konuda üretebilme özgürlüğü”, bu çok önemli bir şey. “Wellenlänge/ Wavelength” de böyle bir özgürlük ortamında ortaya çıktı ve evet, kendi akışını bulan bir proje oldu.

N.E: Ama şunu belirtmek isterim ki bütün proje destekleri aynı şekilde ilerlemez. Meta Theater bu anlamda çok özeldi, çünkü sonuçla ya da projenin finaliyle ilgilenmediler, daha ziyade süreci önemsediler. Diğer fonlar yaratıcılık ve konu alanında özgürlük tanısalar bile projeyi fonlamak için bir sonuç, maddi bir gösterge beklerlerken Fonds Darstellende Künste ile Flausen+ iş birliğindeki “Take Heart” Residency ve Meta Theater sonuç yerine projenin araştırma alanına saygı duyduklarını ve bunu önemsediklerini söyleyerek bizi desteklediler. Bu yüzden bir araştırma projesi olması çok önemliydi, çünkü bizi neyin heyecanlandırdığı konusundaki arayışımıza destek oldu. “Wellenlänge/Wavelength”in akışta gelişmesini sağlayan temel şeylerden biri de bu destekti. Ecco ve benim içinse, biz bu projeye büyük bir heyecan ve araştırma arzusu ile başladık ve ikimiz de neler olacağına dair bir merak üzerinde ortak kaldık.

E.M: Evet, bizden sonuç olarak bir performans beklemediler, onlar süreç içindeki araştırma pratiğimize odaklandılar ve böyle bir yolun sonunda şunu söyleyebilirim ki izleyiciler de dokümanları inceleyerek bu araştırmanın bir parçası olabildiler.

N.E: Bu noktada proje danışmanımız Wolfger Pöhlmann’dan da bahsetmem gerekiyor. Wolfger bizi motive etme konusunda çok iyiydi, her zaman “Bir şeyin sonucunu sunmak zorunda değilsiniz, sonuç herhangi bir şey olarak çıkabilir.” diyerek bizi ve bu projenin kendi akışında kalması durumunu destekledi.

Bir çocuk şarkısı olan “Ilgaz” şarkısı projenin temel dinamiğini oluşturuyor. Nezaket, sizin için “Ilgaz”ın belleğinizde özel bir yeri ya da önemi var mıdır?

N.E: Öncelikle şunu söylemeliyim ki, Ecco’nun iyi bir şarkıcı olması ve soul müzikle ilgileniyor olması benim için çok önemliydi. Hep söylemişimdir, ben şarkı söylemeyi çok beceremem ve açıkçası aklımda sabit kalan bir şarkı da yoktur. Önce Ecco bana -şarkı söyleyerek- şarkı söylemenin temel bilgilerini öğretmeyi denedi. Bundan sonra adım adım soul müziğe doğru ilerledik ve Otis Redding, Aretha Franklin, James Brown, Marvin Gay, Same Cook, Michael Jackson, Price, Whitney Houston'ın kayıtlarını dinleyerek şarkılarını söylemeye çalıştık. Benim için doğru şarkı söylemeyi bulmak çok zordu. Sonra Ecco bana “Hafızanda kalan bir şarkı var mı?” diye sordu ve o an fark ettim ki aklımda kalan tek şarkı -ve hatta onun da tek bir cümlesi- “Ilgaz”dı. Biliyorsunuz ben Türkiye’de doğdum ama çok erken bir yaşta Almanya’ya geldim ve burada büyüdüm. Nasıl ve nereden olduğunu bilmiyorum ama “Ilgaz” aklımda kalmıştı, belki Türkiye’de hafızama yerleşmişti belki de Almanya’da yaşadığım bölgede bu şarkıyı duymuştum, inanın bilmiyorum ama bir şekilde aklımdaydı. Bu şarkının tuhaf bir şekilde belleğimde oluşu Ecco’nun ilgisini çekti ve “Tamam biz bunu zemin yapabiliriz.” dedi, ancak dediğim gibi şarkıdan sadece bir cümle: “Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın” vardı aklımda, devamı yoktu ve hatırladığım kadarının bile anlamı konusunda en az Ecco kadar ben de bilgisizdim. Ardından şarkıyı araştırdık ve şarkının tamamının anlamına baktık. Tercüme ettiğimizde sözler, Türkiye’nin en büyük dağının Ilgaz olduğunu düşündürdü. Üstelik çok komiktir, araştırmamız sırasında fark ettik ki en büyük dağı değilmiş.  

E.M: Evet, bir şarkı yazarken her şeyi güzelleyebiliriz, bir kalemi ya da bir fincan kahveyi bile. Bu yüzden “yüce” sıfatının kullanılmasını doğal karşılıyorum. Bir şarkı yazarken tüm duygumuzu şarkısını yazdığımız nesneye akıtırız ve o nesneyi çoğaltır, büyütürüz. Yüzlerce şarkı yazmış biri olarak söylüyorum, bütün düşüncelerinizi şarkıyı yazığınız nesneye verirsiniz, tüm yazdığınız kelimeler büyür ve hedef aldığınız nesneyi büyütür. Hatta bazen yeni kelimeler üretirsiniz o nesne için. Bunun yanında “Ilgaz” şarkısının nesnesinin bir dağ olması da oldukça önemli onun yüceliği için, fakat aynı zamanda bu dağ için onda yaşanan deneyim de çok önemli. Özellikle onunla kurulan organik bağ çok önemli.

N.E: Tabii, çok doğru. Biz bu şarkıda bir cümleden yola çıktık ama bir dağ ne demek, ondaki deneyimler nedir, doğanın bir parçası olarak nasıl bir anlama gelir vs. bunları düşündük. Bir dağ ve onda doğal olarak deneyimlediğimiz elementleri bedenimizle yeniden yorumladık. Burada bedenimizin sınırlarını da keşfettik, sadece; su, hava, ateş ya da toprakla olan kişisel deneyimlerimiz değil, bunlar arasında birbirimizle nasıl ortak bir diyalog kurabileceğimizi de araştırdık. “Wellenlänge/Wavelength” tam da buradan geliyor: Almanya’da bir deyiştir ‘Wellenlänge’, aynı dalgada olmak anlamına gelir.

“Ilgaz” şarkısının ritmi tamamen sökülüp atılmış yerine soul bir ritim yerleştirilmiş ve şarkıya son derece özgün yeni dizeler eklemlenmiş. Buradaki soul ritminin ve yeni bestelenen kısmın ilhamı nereden geldi?

N.E: Soul müzik oldukça duygusal bir müzik ve bunun tarihsel ve geleneksel bir yanı da var. Ben özellikle bu duygusal ritimle kendi sesimi nasıl kullanabileceğimi merak ettim. Daha önce de dediğim gibi Meta Theater’da sergilediğim “Dem Himmel so nah” adlı başka bir projemde, yine ses kullanmıştım. “Dem Himmel so nah” performansımı gerçekleştirdiğim mekânda yedi mikrofon yerleşikti. Performans sırasında zaman zaman mikrofonların yanına giderek bir şarkı söylemiş ya da çeşitli sesler çıkarmıştım. Bu sesler, o sırada izleyicilerin arasında olan müzisyen arkadaşım tarafından varyasyonlar hâlinde kaydedilmiş ve performansın sonuna doğru yedi farklı ses bir koro şarkısı hâlinde yeniden düzenlenmişti. Dolayısıyla “Dem Himmel so nah”de adeta bir opera sanatçısı gibi sesimi kullanmıştım ama “Wellenlänge/Wavelength” öyle bir şey değil, burada duyguların daha fazla işin içine girdiği bir durum var benim için. Çünkü soul müzik benim duygusal bir ses kullanabilmem için folk müzikten ya da klasik müzikten daha elverişliydi. Nedenini bilmiyorum, belki bunu Ecco daha iyi anlatacaktır.

E.M: “Ilgaz”ı düşünerek soul müzik tarihini incelediğimizde, bu müziğin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki siyah insanların köleliği ve yoksulluğuyla ve tabii ırkçılıkla paralel inşa edilmiş bir ritim olduğunu gördük. Bu insanların çoğu Afrika’dan gelmiş. Bakıldığında Afrika’da yani kendi coğrafyalarında çok daha fazla doğa ile temastaydılar. Bu doğa ile olan temas, Ilgaz ve oradaki insanlar için de geçerliydi muhtemelen. Dolayısıyla “Ilgaz” şarkısı ve soul ritimler, doğa ile beden arasında yaratılan temas açısından bir ortaklık taşıyorlar. Bu birinci nedendi. İkinci neden ise Nezaket’in belleğinde ilginç bir şekilde yer eden “Ilgaz” şarkısı ve yine Nezaket’in soul ritme olan hayranlığıydı. Şimdi, diğer taraftan bu iki şeyi birleştirmek ve doğru bir ses hâline getirebilmek de önemliydi. Nezaket’in sistematik olarak bir müzik deneyimi yoktu. Bunun için soul müziğin en basit sesleriyle başladık. “Ilgaz” şarkısı nasıl soul ile düzenlenebilir diye düşündük. Bu noktada soul ritmin tarihsel ve kültürel anlamda doğa ile olan ilişkisine odaklandık. Burada ben de bir kez daha Nezaket’e sormak istiyorum, neden “Ilgaz” şarkısı?

N.E: İnanın bilmiyorum, sadece sen aklımda kalan bir şarkı olup olmadığını sorunca içimden bir yerden “Ilgaz” şarkısı geldi ve adım adım ortaya çıktı. Daha önce de dediğim gibi nasıl ve neden belleğimde yer etmişti hiçbir fikrim yok. Herhangi bir deneyimim olduğundan değil yani ama ona yeni kelimeler yazarken çok fazla doğa deneyimi yaşadık; havaya, suya, toprağa, ateşe ait deneyimlerimizi tekrar tekrar düşünerek yeni kelimeler bulduk. Burada şunu da belirteyim ilk olarak Almanca ya da Türkçe değil, daha evrensel olabilmesi açısından İngilizce kelimelerle yeniden yazdık bu şarkıyı.

Peki, bu şarkının bir de Türkçe versiyonunu bestelediniz. Türkçeleştirmek neden önemliydi sizin için?

N.E: Sanıyorum bu da süreçte kendiliğinden oluşan şeylerden biriydi. Belki en baştaki neden, esinlendiğimiz şarkının yani bize zemin oluşturan şarkının Türkçe olmasıydı. Bunun dışında daha da önemlisi, bedenleri zorlamak dedim ya, Türkçe belki benim az da olsa aşina olduğum bir dil ama Ecco için Türkçe kelimelerle soul bir şarkı seslendirmek başka bir mücadele alanı oldu. Aynı dalgada buluşmaya çalıştık ve bu bedenlerimiz için bir sınır aşımıydı yine. Bu karmaşık ve çoklu-kültürel formları barındıran bir projeydi. Şarkı bir yana, performansın üretim sürecinde Almanca kelimeler de geçti, İngilizce ve Türkçe kelimeler de şarkı üretim sürecinde sürekli yankılandı. Dil benim için kültürlerarasılık adına hep önemliydi. Burada da bunu uygulamak istedim sanırım. Ne kadar dil, o kadar kültürel temas demek benim için. Ecco sen ne düşünüyorsun? Kendi aramızda kültürlerarası bir durum yaratabildik mi?

E.M: Evet, kesinlikle araştırma sürecimizde birçok farklı kültürden insan ve dil ile temas kurduk. Kültürel temas çok önemli, hatta bu konuda ben de başka bir anımdan bahsetmek istiyorum. Birkaç yıl önce Meta Theater’ın yöneticisiyle Hindistan’da Maharaştra’da buluşmuştum, bir Aşram bölgesinde. Direktörün buraya Asya’dan; Hindistan’dan, Filipinler’den ve Japon’dan gelen birçok sanatçıyla çok fazla iletişimi vardı ve beni de hepsiyle tanıştırmıştı. Ardından Maharaştra’da kurduğum ilişkilerle iki yıl önce Münih’te bir sanat etkinliği gerçekleştirdik. Burada farklı kültürlerden farklı dillerden insanlar kendi sanatlarını icra ettiler ve adeta tüm dünya bir araya geldi. Var oluşumuz ve aramızdaki sınırları çözümleme adına bu etkileşim çok değerliydi.

N.E: Kültürel farkların bir araya gelmesi benim sanatımda hep önemli bir yer tutmuştur. Bu sadece performansın gösterildiği süreçte değil, üretim sürecinde de önemli. Ben pek çok performansımda kültürlerarası kolektivizm ile çalıştım. Siz şimdi burada sadece ikimizi görüyorsunuz ama arka planda çok daha fazla kişi var: Roubs Style var örneğin, Senegalli kostüm tasarımcımız ya da Sırbistanlı editörümüz Branka Pavlovic var, Türkiye’den müzisyen Kerim Arafa var ki kendisi şarkının Türkçe çevirisini yaptı ve bu konuda bize çok yardımcı oldu.

Peki, burada çeviri sorunu devreye girmedi mi? Özellikle bir şarkının başka bir dile çevrilmesi sorunlu bir konudur. Siz bunu nasıl yaptınız?

N.E: Tabii ki hiç kolay olmadı, üzerinde çok çalıştık. Kelimeler arasındaki fark ve farkın açtığı ritim uyumsuzluğu çok zordu. Adım adım İngilizce kelimeleri Türkçeye çevirmeye ve bunu yaparken de ritme sığdırmaya ya da kelimeleri ritim boyunca yaymaya çalıştık. Burada özellikle zor olması doğrudan tercüme etmeyi seçmemizden kaynaklandı. Yani her bir kelimeyi kendini ifade eden bir başka dilin kelimesiyle değiştirmek kesinlikle çok zordu. Ama incelikle uğraştık ve başardık. Bence çok da güzel oldu.

E.M: Bu konuda Kerim Arafa bize yardımcı oldu. Kelimeleri seçerken ve onları ritme uygun hâle getirmeye çalışırken yani prozodi konusunda da kendisinden yardım aldık. Doğru kelimeleri, anlamları ve en önemlisi doğru ritmi bulmamız konusunda bize çok destek oldu.

Temelde “Ilgaz” şarkısından ivme alan bir performans, ancak gidişatında doğadaki dört element üzerine ilerleyen bir durum var. Burada organik bir ritmin ya da sesin peşinde olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

N.E: Kesinlikle, zaten bu bestenin kendisi organik; nehrin kendi akışı, kuşun cıvıltısı, yaprakların hışırtısı vb. sesler. Biz bu doğal ritmin içinde olmayı denedik, ona ayak uydurmayı ve organik olanı aynı doğallıkla geri verebilmeyi. Doğada olmanın kendisi organik bir durum, çünkü bir nehir size kendiliğinden sınır olabiliyor ya da bir ses sizi kendiliğinden uyarabiliyor. Biz bir beden olarak buradaki doğal akışta nasıl durabileceğimizi araştırdık. Bu yüzden her şey organikti. Sadece doğada olmak değil, onu aynı doğallıkla deneyimlemek ya da performansta ve performansın ardındaki üretim sürecinde, nasıl bir şekil alacağına odaklanmak da organikti. Sonuçta burada neler olacağını, nelerle karşılaşacağımızı sürecin kendisi gösterdi.

E.M: Ben burada kısaca soul ritmi ile doğa arasındaki ilişkiden ve bu ilişkinin organikliğinden bahsetmek istiyorum: Ben politik bir geçmişten geliyorum. Benim için siyah insanların hikâyesi çok önemli. Pamuk tohumlarını düşündüğümde aklıma doğrudan onlar geliyor, ancak onlar bu tohumları kendi coğrafyalarında yani Afrika’da yetiştirmiyorlar, başkasının coğrafyasında yetiştiriyor ve hatta kendi ihtiyaçları için değil patronları için üretiyorlar. Çalıştıkları tarlalarda su (nehir) onlar için doğal bir sınır. Tüm ırkçı düşünceler ve zihin için su bir sınır, doğal bir limittir aslında. Bu yüzden nehri deneyimlemek politik anlamda organik bir performansı ortaya çıkarır; nehir boyunca yürümek tipik bir performans tekniğidir. Bu anlamda doğadaki su, ateş ya da diğer elementler, deneyimlenen şeylerdir ve bunlar aslında günlük hayatın performanslarıdır. Biz performans sırasında nehirden bir parça alıp bunu insanlara verdik, bu su ve insanlarla olan organik bağımız için önemliydi. Çünkü su beden için bir sınır, bir besin ve bedenin temizliği için gerekli bir element. Tüm bunlar performansı anlamlı kılan şeyler.

Peki, bu dört elementi sanatsal bir ifadeyle izleyiciye nasıl sundunuz?

N.E: Nehir yani su “Unstoppable resistance” (durdurulamaz direnç). Biz burada doğal bir performansı nasıl sanatsal bir ifadeyle kamusal bir alana taşıyabileceğimizi de araştırdık. Nehirden kovalar yardımıyla su aldık ve izleyicilerin yardımıyla sergi mekânına taşıdık. Bu taşıma sırasında hem su hem de katılımcılar ile aramızda bir bağ kurduk. Bu bağın da sanatsal anlamda bir ritmi vardı.

E.M: Bu anlamda sanatsal açıdan içerisi ile dışarı arasındaki farkı da bir anlamda karıştırmış olduk. Doğa ve üretilmiş mekân arasında bir geçiş, bir aralık yarattık.

Performansın hazırlığı sürecinde ikiniz arasında bir ritim bulma ya da aynı ritimde buluşma çabası görülüyor. Bu çaba ise “sabır, “denge”, “direnç” gibi kavramların üzerine kapanıyor. Örneğin birlikte yavaş yavaş bir kâğıt yırtarken aranızdaki sabrın ritmi, buza ellerinizi sokup beklediğinizde acıya karşı direncin ritmi ya da tek ayak üzerindeyken birlikte kurduğunuz dengenin ritmi görünürleşiyor. Aynı ritimde buluşmak sizin için ne anlam ifade ediyor ve tabii bu ritim ile izleyiciye geçirmek istediğiniz duygu nedir?

N.E: Burada ritim kavramı önemli, çünkü ritim ikimizin arasındaki şey, bu nedenle her ne yapıyorsak bunu aynı ritim üzerinde yapmaya çalıştık. Bu ritme şarkımız da yardımcı oldu.

E.M: Bu projenin adı “Wellenlänge/Wavelength” ve bu kelime aslında az önce Nezaket’in de söylediği gibi Almancada “aynı dalgada” olmak anlamına geliyor. İki insan bir konuda ortaklaşıyorsa buna “aynı dalgada” denir. Bu aynı ritim aslında aramızdaki harmoniyi de ortaya çıkarıyor. Fakat aynı ayak üzerinde birlikte dengede kalabilmek hususunda yine soul geleneklerine dair şunu anlatacağım. Soul müzik pamuk tarlasında çalışan insanların ürettiği bir müzik, önce blues olarak ortaya çıkıyor. Çalışan insanlar güç işler yapıyorlar, örneğin kürekle toprak kazıyorlar. Önce biri küreği toprağa vururken bir ses çıkarıyor: “Hoo!” ve ardından diğerleri onun çıkardığı sese aynı ritimle karşılık vererek aynı işlemi gerçekleştiriyor. Buna “call and response” deniyor. Burada ritimde kalma durumu aslında yapılan bir işi, herkesin paralel bir şekilde yapmasına yardımcı oluyor. Bu hem birlikte daha güçlü olmaya hem de işin sıkıcılığını azaltmaya -çünkü birlikte şarkı söylemek gibi bir iş bu- yardımcı oluyor. Dolayısıyla “call and response” soul müziğin temel bir elementi ve biz de aslında projemizde bu birlikteliğin temel ritmini ya da dengesini kullandık. İşte ritimdeki ortaklığımız buna dayanıyor.

N.E: Evet, Ecco konuyu çok doğru bir yerden ele aldı, biz tam da bu etkiyle ritmi uyguladık. Nefes almada, dengede durmada, acıya direnmede vs. birbirimize ayak uydururken direncimiz ve sınırlarımızı keşfetmek de oldukça ilginçti.

Bu arada kostümleriniz de oldukça ilginç. Neden kırmızı ve mavi renkleri seçtiniz?

N.E: Çünkü yine araştırmalarımızda gördük ki 1960’larda ve 1970’lerde insanlar böyle parlak ve gösterişli kıyafetler giyiyorlar. Dönemin soul modasını daha iyi öğrenebilmek için o döneme ait birçok farklı video izledik. Bundan kaynaklı olarak aslında çok fazla kostüm tasarladık ve çok fazla renk seçeneğimiz de vardı ama kostüm tasarımcımız Roubs Style da seçenekleri elememizde bize yardımcı oldu ve sonunda bu renkleri seçtik.

E.M: 1970’lerin sonlarında soul müzik gruplarının çoğu, örneğin Commodores fütüristtik formlara yöneldiler. Burada siyahilerin artık fakir işçi görünümden sıyrılıp daha elegan bir görünüme kavuşma arzuları da vardı. Böyle bir etkiyle oluşmuş bir geleneksel kıyafet formuydu aslında, biz de onların bu tutumunu ele alarak bu kostümleri tercih ettik.

Performansın izleyici önünde gerçekleştirildiği kısma gelindiğinde; öncelikle bir nehirde başladığını görüyoruz. Bu nehirden kovalarca su alıp ara sıra bu suyu Ecco ile birbirinizin üzerine döküyor ve yine aranızda bir ritim tutuyorsunuz. Nehirden kovaların yardımıyla aldığınız suyu izleyicilerle birlikte ve yine bir ritim eşliğinde sergi mekânına taşıyorsunuz. Meta Teather’a vardığınızda, mekânda ayrı ayrı öbeklenmiş iki toprak yığını duruyor. Son derece kuru olan bu iki toprak öbeğini taşıdığınız suyla ıslatıp, yoğurup bir ayara getiriyor ve hemzemin bir mekân yaratıyorsunuz. Bu, sanki iki ayrı toprak parçası arasındaki sınırı yok etme girişimi gibi okunuyor. Burada bu toprak öbeklerinin bir dağ olarak Ilgaz’a atıfta bulunması da muhtemel, ancak az önce nehrin doğal bir sınır olmasından bahsettik ve siz nehirden taşıdığınız su ile iki ayrı parçayı bir araya getirip, sınırı ortadan kaldırıyorsunuz adeta. Böylece burada iki elementin; su ve toprağın sınır olma potansiyelini de kırmış oluyorsunuz. Nezaket, sizin pek çok performansınız sınır kavramını işliyor ve sınırlara karşı tavrınız da sanatınızın önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu tavır Wellenlänge/ Wavelength”de de devreye girdi mi?

E.M: Bu fikir oldukça ilginçmiş, bunun üzerine gerçekleştirmiş olmak harika olurdu ama biz daha çok estetik kaygıyla ele aldık aslında ve bu şekilde yerleştirerek bunun üzerinden hareket etmek bizim için kolay olacağı için böyle tasarladık. Kısacası hem elverişli olması hem de optik anlamda estetik olması dolayısıyla. Bunun yanı sıra daha önce de bahsettiğim gibi ben bir dönem tiyatro eğitimi aldım ve orada antik Yunan tiyatrosu tarihi üzerine okumalar yaptım. O dönem öğrenmiştim ki, antik tiyatrolarda zemin toprak olurmuş ve insanlar ayaklarını zemine vurarak -bunu tiyatro için uygun bir zemin elde edene kadar sürdürürlermiş- toprağı düzeltir ve bir sahne zemini oluştururlarmış. Bizim “Wellenlänge/Wavelength”de toprağı yayarak ve üzerinde adımlayarak oluşturmaya çalıştığımız zemin de bir prototip aslında.

N.E: Bu noktada, bizim için dış mekâna ait yani doğaya ait bir materyal olan toprağı iç mekâna taşımak ve onun üzerinde hareket etmek de önemliydi. Bu yine içerisi ve dışarısı arasındaki sınır ile ilgili ve tabii ki ritim ile de. İki ayrı toprak yığınında ikimiz aynı ritimde aynı materyal üzerine çalıştık. Bu izleyicinin bizi aynı ritimde ve aynı zeminde görebilmesi için de önemli bir tasarımdı. İkimizde önümüzdeki tepecikleri eriterek düz bir dans zeminine çevirdik ve burası klasik bir dans zemini değildi, burası doğal bir yerdi dans etmek için. Çünkü soul müzik ve onun dansının orijinal yeri böyle bir zemindi, bir tarla ya da bir çiftlikti aslında. Biz de Meta Theater’ın zeminini bu doğal elementle kapladık ve bu zemine bir iz bıraktık, çünkü toprak izimizi tutan ve gösteren bir zemin yapısı aynı zamanda.

Performans sırasında “kardeşlik”, “savaşa hayır”, “köleliğe hayır” ya da “saygı” gibi kelimeleri önce bir kâğıt üzerinde gösterip ardından yüksek sesle seslendiriyorsunuz. Bu noktadan sonra performansın politik bir tarafı olduğu da yadsınamaz. İkinizin de buradaki politik tutumunuzu, bunları yüksek sesle okuyarak izleyiciye vermek istediğiniz mesajı özellikle merak ediyorum. Nezaket, sizin performanslarınızın pek çoğu sınır ve kimlik kavramına ilişik zaten fakat Ecco, sizin de sınır ve kimlik kavramına dair görüşlerinizi merak ediyorum. Bu kavramları sanatsal bir ifadeye dönüştürmedeki motivasyonunuz neydi?

E.M: Bu konseptlere dair çok fazla soru vardı kafamda. Örneğin, geçenlerde Ukrayna’da geçen bir slogan üzerine düşündüm “Slava” ve Almaya’da Ukraynalılar için duyduğum “Ruhm”. Bu tanımlamalar ya da bir bedeni bir kimliğin içine sıkıştırma durumu, bu insanların kendi seçişleri ya da başkalarının onlar için seçtiği/uyguladığı şeyler de olsa beni hep düşündürdü. Aslında en temelde ulusal kimlikler ve bunlarla kimliklenme biçimleri benim zihnimi hep meşgul eden bir şeydi. Çünkü bir şeyleri yüceltmek ve başka şeyleri yermek, aşağılamak için kullanılan öğeler bunlar. Ben hiçbir zaman bir Alman olduğum için gurur duymadım ya da ulusal ve ırksal anlamda olduğum başka herhangi bir şey için. Bana göre ulusal kimliklendirme metodu özgürlük kavramıyla her zaman tezat oluşturur.

N.E: Ayrıca Ecco’ya ek olarak söylemek isterim ki, bizim gösterdiğimiz kelimeler, yine siyahilerin maruz kaldığı ırkçılıkla ilişkiliydi. Kölelik ve savaşa karşı olan tavrımızı ortaya çıkardık, tabii ki çok daha fazla kelimemiz vardı ama performans için aralarından bazılarını seçmek zorundaydık. İnsanlığa ve onun özgürlüğüne balta vuran zihniyete karşı üretilmiş sloganları seçtik. Bu bağlamda bizim performansımız sadece estetik ya da bedenin sınırlarını tartışmaya açan bir performans değil, tüm bunların altında performansın sanatsal bir ifadeyle buluşmuş politik bir mesajı da var aslında. Bu noktada, soul müzik ritmini kullanıyoruz ama bu ritmin arkasındaki tarihsel ve geleneksel olguları da sembolik olarak kullanıyoruz. Bu yüzden bu ritmin arka planında nasıl bir düzen vardı? Bu soru önemliydi bizim için. Bu performans ve araştırma süreci tam da buna yaradı, yanlış gitmiş ya da giden şeylere dair yaptığımız iş ile bir söz söyleme alanı açtı bize.

Performansın sonunda yere serip, düz bir zemin hâline getirdiğiniz bu toprak yığını üzerinde özgürce dans etmeye başlıyorsunuz. Bu dansta sizin yeniden yorumladığınız “Ilgaz” şarkısına referans veren bir ritim oluşuyor aranızda. Fakat bu kez ritmi kendi bedenlerinize, göğsünüze vurarak hem de oldukça sert bir şekilde vurarak tutturuyorsunuz. Buradaki bu sert eylemin iletisi nedir?

N.E: Bu benim açımdan sert bir eylem değil, ben bunu sert olarak yorumlamazdım. Bu dopdolu bir enerjinin dışavurumuydu ve diğer taraftan daha fazla enerji yüklemenin de bir yoluydu. Çünkü izleyiciyi de dahil eden bir eylemdi. Ecco’nun son sloganı “give the voice”du örneğin, aslında burada ses vererek bir bağlantı kurmaya çalışıyorduk. Kendi bedenlerimizin sesini arttırdıkça daha fazla sese ulaşacağımızı düşündük. İzleyiciden de bu etkileşime kapılmasını, kendi sesini çıkarmasını istedik. Tamamen güç ile ilgili, gücü arttırma ve kolektif bir güce kavuşma ile ilgili bir eylemdi.

E.M: Ben de şunu ekleyebilirim belki; sadece alkış yapsaydık da herkes buna katılırdı elbette ama yeterince büyük duygularla değil. Fakat göğsüme vurduğumda sembolik olarak kendime, kendi bedenime işaret etmiş olurum ve insanlar bu dirence daha büyük bir ilgiyle odaklanır ve buradaki eylem karşı tarafa aynı güçle geçen şey olur. Bir de göğüs bedenin kafesidir. Bazı kabilelerde hâlâ insanlar göğüslerine vurarak kutlama yaparlar. Bu bir ritüeldir. Yine aslında ritüelistik bir hareketi sokmak istedik işin içine.

Son olarak, Nezaket özellikle merak ettiğim şu soruyu size sormak istiyorum. Son yıllarda performanslarınızı özellikle oluşum aşamasından itibaren video ile kayıt altına aldığınızı ve yeni belgesel filmler de çektiğinizi görüyorum. Performansın sergilenişindeki durumu kadar hazırlık aşamasını da önemsediğiniz anlamını çıkarıyorum buradan. Bu kayıt altına alma durumu sizin için neden önemli?

N.E: Evet, dokümantasyon/belgesel oluşturmayı seviyorum bunu daha önce de yaptım. Süreci kaydetmek önemli, çünkü neler yaptığımızı görmek açısından ve izleyicinin de görmesi açısından önemli. Bir de performansın arka planında olanlar da çok önemli. Çünkü performansa dair daha fazla şeyi gösteriyor. Ecco’yla da buna karar verdik, bütün araştırma sürecimizin kayıtları elimizdeydi biz kendi kendimize kameraya almıştık süreci ve bunları düzenleyip kullanmak istedik. Branka Pavolic bu konuda bize yardımcı oldu. Böylece bir belgesel hazırlamaya karar verdik. Branka klasik bir belgesel hazırlamadı bizim için, bizim istediğimiz gibi düzenledi; içinde şarkı, dans, günlük performanslar gibi sanatsal formların yer aldığı bir belgesel oldu. Diğer taraftan bir performansın üretim sürecini belgelemek benim için özel olarak şu açıdan önemli; aldığım yolu görebiliyorum, bu yol ve süreç bana bir şeyleri öğretiyor ve artistik düşünceyi geliştirmeme de yardımcı oluyor. Örneğin bu projede nasıl şarkı söylenebilir onu öğrendim. Bunun yanı sıra, bir projenin kaç farklı insan ile birlikte oluştuğunu ve nasıl oluştuğunu belgeliyorum. Bu belgeleme benim için çok önemli. Son olarak şunu ekleyeyim; “Wellenlänge/Wavelength” özelinde söyleyebilirim ki, bu bir araştırma projesiydi, bunun için de sürecin kaydedilmesi oldukça önemliydi.

0
2293
0
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage