2 YAPILAN YORUMLAR
1694 GÖRÜNTÜLENME
0 TAKİPÇİ
2 BEĞENİ
Özgürlük Köyü

Özgürlük Köyü

Siyah Işıkta Başka Bir Yaşam Serisi 1. Kitap- Özgürlük Köyü

Kural yıkıcı bir roman olan Özgürlük Köyü dünyanın birçok farklı yerinde kuracağımız 
kültürel adacıklar arasında göçebe köylüler  olarak yaşayabileceğimizi anlatır. 
Romanda dünyayı değiştirmeyi meslek edinebilirse işe başladığı andan itibaren kendi 
dünyasının tamamen değişeceğinin farkına varan anlatıcı yazarak geçinmenin bir yolunu
bulmanın yolculuğuna çıkar. 
Kitapta İstanbul ete kemiğe bürünüp Savaş'a nasıl yazar olunacağını öğretecektir.
Savaş böyle bir köy kurabilecek mi? Herkes orada yazarlık, editörlük, redaktörlük yaparak,
yani kitapların bir ucundan tutarak kolektif bir yaratım sürecinde oluşturulan eserlerin
geliriyle geçinebilecek mi?
Bu kitap kurgu ve gerçeğin iç içe geçtiği böyle bir köyü gerçek hayatta da kurabilme 
ümidiyle beş yılda yazıldı.
Bu roman İstanbul depreminden sonra çadırlarda, kütüphanelerde ve parklarda yaşamak 
zorunda kalan bir grup insanın ister istemez doğayla yakınlaşma içine girmeleri üzerine 
aniden yaşadıkları başkalaşım sürecini ve hep birlikte nasıl başka bir yaşama yol
aldıklarını adım adım anlatır.
Hayatından memnun olmasına rağmen bir türlü mutlu olamayan Savaş kaybettiklerinin
sağladığı özgürlükle İstanbul’un en karanlık gecesinde tüm şehri kaplayan siyah ışıkta
yola çıkar. Savaş depremden çok daha önce enkaza dönmüş olduğunu anladığı eski hayatından 
kalan son şeyleri de çiğneyerek yolun sonuna kadar gitme cesaretini gösterebilecek midir?
Yoksa eve dönüş yolunun kapalı olduğuna dair gerçekler önüne çıktığında vazgeçerek,
sırtında kaybettiği zamanın yüküyle başladığı noktaya dönüp eski hayatını yeniden
kurmak için mi çırpınacaktır?

…Sarayburnu sahilinde vahşi doğanın evcilleştirilemeyen mürekkebini Boğaz'ın sularından çekip de karaladığım sayfalara o gün neler mi yazdım? Aslında ben sadece hakikati Boğaz'daki bir anaforda oluşan yansımasından takip etmeye çalıştım; yazı, onun peşinde koştururken arkamda bıraktığım izlerden başka bir şey değildi. Edebiyat yapıp estetik uzaklıklar oluşturup mesafeleri artırmak ya da süslü edebi zincirlere dolanıp durmaktansa doğal şeyler anlatarak insanlara karışmak benim üslubum olabilirdi. Mademki tecrübesizdi ellerim, o halde hayal gücümle kavrayacaktım kalemimi ve gerçeği kitaplardan değil, yaşam dolu sokaklardan, insanlardan ve ölüm dolu enkazlardan damıtacaktım. Benim kalemim sokağın kalemi olacaktı, çünkü bu arzuyla doluydu...


Siyah Işıkta Başka Bir Yaşam Serisi
1.Kitap:  Özgürlük Köyü
1.Kısım

1.Bölüm
Hazine Yolculuğu Başlıyor

Kamp ateşimizin başında bağdaş kurmuş: Mutluluğu ve hakikati nasıl bulacağımıza dair birbirimize hikâyeler anlatıyorduk. Özgürlük ateşinin sönmek üzere olduğunu düşünenler yakında her yerin tamamen karanlığa gömüleceğinden endişe ettiklerini söyleseler de Üstat onlarla aynı fikirde değildi.

Uzun beyaz saçlarını düzeltti ve kuru bir dal parçasını dizinde kırıp ateşe attıktan sonra, “Özgürlük ateşi sönmedi,” dedi. “Ağır ağır da olsa yanmaya devam ediyor. Lakin dikkat etmeliyiz. Alevlerin ışığıyla herkes kendi yolunu aydınlatmaya çalışırsa hakikatin üzerine gölgelerimiz düşer ve karanlığa mahkûm oluruz.”

Üstat tam da bizim durumumuza uyan bir hikâye anlatacağını söyledi ve lafı çok uzatmadan tutuşan odunların çıtırtıları eşliğinde söze başladı:

Bağdat'ta 13. yüzyılda babasından kalan yüklü mirası çarçur edince beş parasız kalan biri yaşarmış. Bu mirasyedi, sefalet içindeyken büyük bir hazinenin Mısır'da onu beklediğine dair rüyalar görmeye başlamış. Bunlara kapılarak hazinesini bulmak için Bağdat'tan Mısır'a gitmek üzere yola çıkmış. Uzun bir yolculuktan sonra oraya vardığında tarif edilen yeri kazmış, ama hazine çıkmamış. Gurbet ellerde perişan olunca insanlardan yardım dilemek zorunda kalmış. Ama dilencilik yasak olduğu için Mısırlı bekçilerden biri onu yakalamış ve döverek cezalandırmış. Kahramanımız, bir hazine düşü gördüğü için çok uzaklardan geldiğini ama rüyalarının boşa çıktığını, bu yüzden perişan olduğunu anlatınca bekçi acımış ve dilenci olmadığını da anladığı için adamı serbest bırakmaya karar vermiş. Ama nasihat etmeden göndermeye de niyetli değilmiş:

“Bir zamanlar ben de senin gibi hazine düşleri gördüm, lakin benim rüyalarımdaki hazine Bağdat'taki bir evdeydi.”

Bekçi rüyalarındaki bu evin yerini tam olarak tarif edince mirasyedi duyduklarına inanamamış. Çünkü burası onun Bağdat'taki kendi eviymiş.

“Ben öyle senin gibi bir rüyaya kapılıp tehlikeli bir yolculuğa çıkacak kadar hayalperest biri olmadığım için bu gördüğüm şeylere gülüp geçmiştim. Senin şu halini görünce ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım.”

Bekçi akıllık ettim, yollara düşmedim diye böbürlenmiş ama oraya kadar boşa gitmediğini anlayan mirasyedi hemen Bağdat’a geri dönmüş ve hazinesini aynen bekçinin tarif ettiği gibi evinde gömülü olarak bulmuş.

Bu kısacık hikâye bana kim olduğumu göstermeye yetmişti. Evet, ben bir mirasyediydim. Fakir bir aileden gelmeme rağmen onlardan miras kalan tertemiz ruhumu hoyratça harcamıştım. Ruhumdan boşalan yerleri düşlediğim hazinelerin hiçbiri dolduramadığı için hep daha fazlasını istemek zorunda kalıyordum. Ele geçirdiğim hazine sandıkları büyüdükçe tatminsizliğim daha da artıyordu. Aslında düş kırıklığına uğradığım her yolcuğun sonunda günümüz bekçilerinden ben de hikâyedeki kahraman gibi sopa yiyor, hazineyi yanlış yerlerde aradığımın farkına varıyordum. Ama düşlerimin peşinden gitmek isterken etrafımıza örülen yanılsamanın içinde o kadar çok sürüklenmiştim ki istesem de evime geri dönemiyordum. Çünkü ben ne yazık ki evin yolunu kaybetmiştim.

Üstat hikâyeyi Mevlana'nın Mesnevi'sinden özetleyerek anlattığını söyledikten sonra, “Mevlana hazinenin yıkık yerlerde aranmasını öğütlemiştir,” dedi ve parkın içine doğru şöyle bir göz atıp sözlerine devam etti. “Zira bu büyük mutasavvıf enkazların altını adres gösterirken dertlerin bizi hakikate götüren rahvan atları olduğunu iyi biliyordu. Benim kanaatim şudur ki kendisine dert verilmemiş olanlar bekçi gibi yaşarlar ve yola çıkamazlar.”

Birkaç ay önce gerçekleşen büyük İstanbul depreminde şehir tamamen yıkılmıştı ve ben şaşırtıcı bir şekilde kendimi hayatımda hiç olmadığım kadar özgür hissetmiştim. Hazinenin yıkık yerlerde aranması düşüncesi benim nasıl olup da özgürlüğü felaketin avuçlarından kana kana içtiğimi biraz olsun açıklıyor gibiydi. Ünlü filozof Nietzsche de benzer bir şekilde: “Beni öldürmeyen acı güçlendirir,” dememiş miydi? Bu durumda depremde oluşan ve ölümcül olmayan yaranın kabuk bağlamasına izin vermemeliydim. Çünkü bu yaranın içinden açılan eve dönüş yolu beni ait olduğum yere götürerek ruhumu geri almamı sağlayacaktı.

Mutluluğu yıkık yerlerde aramak insanın öyle hemen kabul edebileceği türde bir düşünce değildi. Ama bu dünyada bir şeylerin yanlış gittiğini görebilen insanlar şu an Gülhane Parkı'nda şarkılar söylüyorsa, şairler kötü gidişi durdurmak için şiirler okuyor, yazarlar kamp ateşlerinde öyküler anlatıyorsa, burada yaşananlar herkesin içine büyük umutlar serpiştirebiliyorsa tüm bunları depremin yarattığı yıkımdan sonra enkaz altlarından çıkan sil baştan yaşam fırsatına borçlu değil miydik?

Güneş battığında parkı ışıl ışıl yapan kamp ateşleri sadece gecenin karanlığına değil, umutlarımıza da ışık saçıyordu. Ağaçların arasına gerilen hamaklar, kalın dallara bağlanan iplerle yapılan salıncaklar, sahnelerdeki şairler, müzisyenler ve yazarlardan yayılan özgürlük atmosferiyle burası masal âlemine dönmüştü. Başörtülüsünden kısacık şortlar giymiş güzel kızlara, popçusundan rockçısına, öğrencisinden çalışanına, gencinden yaşlısına, fakirinden zenginine herkes Gülhane’de birlik içinde olabildiyse bunu evlerimize kadar her şeyin yıkılmış olmasına borçlu değil miydik?

Tiyatrocular oyunlarını çimenlerde, yollarda, ağaçların arasında sergiliyordu. Yanı başınızda aniden silahla vurulan biri kendini kanlar içindeki haliyle kucağınıza bıraktığında olayı gerçekten de yaşamış gibi oluyor, kollarınızın arasında ölmek üzere olan bu insana nasıl yardım edeceğinizin derdine düşüyordunuz. Böylece önemli bir rol sahibi olmakla kalmıyor, katılımınız sırasında vereceğiniz tepki ve göstereceğiniz davranışlar sayesinde sahne ve olayları şekillendirebiliyordunuz tıpkı oyunun yazarıymış gibi. Sanatçı arkadaşlar yaşanan anı doğrudan hissettirmek amacıyla seyirciyle oyuncunun arasındaki perdeyi kaldırıp haberiniz bile yokken sizi yaratım sürecine katabiliyorlarsa bunu şehir tiyatrolarının yerle bir olmasına borçlu değil miydik?

Birden bir dansçı sizi kolunuzdan tuttuğu gibi yeşil pistlere çekebiliyordu ve kendinizi çimenlerin üstünde hiç anlamadığınız bir dansın figürlerini yaparken bulabiliyordunuz. Dansçının hareketlerine bakıp uyum sağlamaya çalışırken komik durumlara düşmenize rağmen bütün olayın hep birlikte gülüp, yaşanan anın tadını çıkartabilmek olduğunu bilerek elinizden geleni yapmaya çalışıyordunuz. İşte tüm bunları burada yaşayabiliyorsak bunu dansın, tiyatronun, yaratılışın hapsedildiği binaları yerle bir eden depreme borçlu değil miydik?

Doğanın kanını emen binalar yalısından sarayına kadar denize dökülmeseydi, Beşiktaş'tan Sarayburnu'na uzanan sahil, kabuklarından kurtulup da başka bir yaşamın yolu haline gelebilecek miydi?

Sarayların haremlik selamlık binaları Boğaz'ın dibini boylamasaydı, adım başı çadır olan Gülhane özgür düşünceli insanlarla dolup taşabilecek miydi?

Telefonların içine gömülü yaşamaktansa kamp ateşleriyle ışıl ışıl parıldayan sahillerde, parklarda hakikat ve mutluluk üzerine kafa yorabiliyorsak bunu şehrin yerle bir olmasına borçlu değil miydik?

Büyük felaketten önce içini modern eşyalarla doldurduğum bir evim ve konforlu bir arabam vardı. Geleceği parlak genç bir avukattım. Hayatımdan memnundum; ama mutlu değildim. Bazen bir deniz manzarasında, bir ağacın yeşilliğinde ya da yağmurdan sonra toprağın kokusunda birkaç saniyeliğine çocukluk zamanlarında olduğu gibi doğayla kendiliğinden kurulan bağı anımsayarak dünyayı ait olduğum bir yer olarak görsem de bu o kadar kısa sürüyordu ki çektiğim acıdan ve kaybolmuşluk duygusundan tamamıyla kurtarmaya yetmiyordu.

Felaketten önce uyuşturucu müptelası gibiydim; mutluluk ve özgürlükten vazgeçmiş, bana sunulanlara razı olmuş bir şekilde yaşıyordum. Deprem sahip olduğum her şeyi kaybettirerek beni uyandırmasaydı ruhumu tam olarak ne zaman yitirdiğimi, çocukluğumdayken hiçbir felakete ihtiyaç duymadan doyasıya tattığım varoluşun ne zaman acı verici bir şeye dönüştüğü bulamazdım. Felaket sayesinde herkesin kendini sattığı ruhlar pazarına bir kez daha dönmüş olsam da isteseydim elimde kalanları da satarak aynı yolda devam edebilir, kaybettiklerimi fazlasıyla geri alabilirdim; ama kim seçim şansı varken havyanın teki olmayı seçerdi ki?

İçten içe hep arzulamama rağmen ancak İstanbul'un en karanlık gecesinde siyah ışık tüm şehri kapladığında çıktığım bu zorlu eve dönüş yolculuğunda nereye kadar gidebileceğimi bilmiyordum. Hikâyeyi evimin yolunu gösterecek olan bir rehber gibi benimsemiştim ama şunu unutmamalıydım ki ben Rumi'nin böyle şeyler anlattığı 13. yüzyıldaki masallar diyarında değildim. 21. yüzyılda, masalları anlatanların bile, iş, faturaları ödemeye gelince yapacak bir şey yok dercesine dudak büküp, kafa salladığı, bizi esir alan gerçeklerle tıka basa dolmuş, hantallaşmış, eski heyecanını yitirmiş zoraki dönen bir dünyadaydım.

İstanbul depreminde elli beş saniye içinde her şeyimi kaybetmek çadırlarda, parklarda ve kütüphanelerde yaşamak zorunda kalmak dünyaya bakış açımı tamamen değiştirmişti; ama ruhumu geri alabilmenin özü nefret ettiğim mesleğimi değiştirebilmekten geçiyordu ve bu hiç kolay olmayacaktı. Kendimi harcamadan geçinmenin bir yolunu bulamazsam kat ettiğim tüm mesafe boşa gidecekti. Kısacası dünya aynı dünyaydı, değişen tek şey benim bakış açımdı. Her gün başka bir kadınla daha yalnızlaşıp aşkı ıskalamaya devam edeceksem ve yaşamak için para kazanmam gerekirken para kazanmak için yaşayacaksam hayata nereden baktığımın çok da önemi yoktu.

Depremden çok daha önce enkaza dönmüş olduğunu anladığım eski hayatımdan kalan son şeyleri de çiğneyerek yolun sonuna kadar gitme cesareti gösterebilecek miydim; yoksa eve dönüş yolunun kapalı olduğuna dair gerçekler önüme çıktığında vazgeçerek, sırtımda kaybettiğim zamanın yüküyle başladığım yere dönüp eski hayatımı yeniden kurmak için mi çırpınacaktım bilmiyordum. Çünkü elli beş saniye yaşadıklarımı anlamak için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmek içinse çok uzundu.

0
1694
2
800 Karakter ile sınırlıdır.
Yorum Ekle
Geldanlage