
Christopher Nolan’ın, Homeros’un Troya Savaşı kahramanlarından Odysseus'un ülkesi İthaka'ya dönerken on yıl süren yolculuğunda yaşadıklarını anlatan destanı Odysseia’sını yeniden yorumladığı son filmi The Odyssey üzerine bir eleştiri yazısı.
Christopher Nolan’ın son filmi The Odyssey, Homeros’un binlerce yıldır anlatılan ve çeşitli mecralarda yeniden yorumlanan Odysseia’sını, yönetmenin teknoloji fetişizmini ve beyaz erkek ayrıcalığını pekiştiren dünya görüşüne hizmet eden bir anlatıya dönüştürüyor. Odysseus’un Truva Savaşı’nın ardından yolunu kaybederek evine dönme çabasını konu alan film, Nolan filmografisinde tekrar eden erkeklik, benlik ve yolculuk temalarını yeniden işliyor. Ne var ki tamamının 70 mm IMAX kameralarıyla çekilmiş olması üzerinden pazarlanan ve bilgisayar efektlerine mümkün olduğunca başvurmamakla övünen yapım, tıpkı Nolan’ın bir önceki filmi Oppenheimer gibi, muktedir erkekler için düzenlenmiş bir günah çıkarma seansına dönüşüyor. Sinematografisi ve müziği bakımından da kendini tekrar eden film, nihayetinde bir yaz sansasyonunun ötesine geçemiyor.
Muktedir Erkeklerin Savaşı
The Odyssey’nin konusunu uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Ancak Christopher Nolan, Homeros’un Odysseia’sını temel alan bir filmi neden gerçekleştirdi? Savaşın ve bireyin kendi benmerkezciliği ile dar görüşlülüğünün kendisi ve halkı için doğurduğu yıkıcı sonuçları açıklamak için mi yoksa muktedirlerin ve ayrıcalıklı beyaz erkeklerin çevrelerine yaşattıkları yıkımları yirmi birinci yüzyılın çok sevdiği psikolojik, sözde Freudyen gerekçelendirmelerle aklamak için mi?
Nolan, çoğu filmlerinde sevdiği geri dönüşlerle düz çizgisel olmayan bir anlatım benimseyerek Odysseus’un İlyada’da ve Odysseia’daki hikâyesini anlatıyor. Filmdeki kadınlar birbirinden farklı konum ve güçlere sahip olmalarına karşın Matt Damon’ın hayat verdiği Odysseus’u çeşitli yönlerden besleyen unsurlar hâline geliyor. Zendaya’nın yalnızca sekiz dakika boy gösterdiği Athena rolüyle Odysseus’un ahlaki pusulası ve Truva Atı’ndan ordusuyla kaçarken Athena heykelinin yıkılması esnasında paralel kurguyla insan suretindeki Athena’nın Odysseus’a gözü yaşlı bir şekilde bakarken katledilmesi Athena’yı kırılgan bir boyuta taşıyor. Odysseus’un kafa karışıklığı yaşadığında yahut travmatik açmazlara düştüğünde Athena’ya sığınması - ki Penelope (Anne Hathaway) Odysseus’a Truva Savaşı öncesinde Athena heykelciği verir - tanrısallık ile kadının erkeğe duygusal destek sunma işlevini bir araya getiren çifte bir söylem içeriyor. Odysseus’un aklını çelen Kalipso (Charlize Theron) ise evini unutması için sürekli ona lotus çiçeği yediriyor. Kalipso’nun Odysseus ile cinsel-romantik birliktelik yaşaması ve onu İthaka Krallığı’nı unutturan bir karaktere dönüştürmesi, evlilik kurumunu yıkan kadın stereotipi üzerinden okunmasına yol açıyor.
Penelope (Anne Hathaway) ile Odysseus’un ilişkisinde erkeğin kadın üzerinde muktedir olma çabası yoğun bir şekilde vurgulanıyor. Penelope, oğlu Telemahos’u (Tom Holland) erkeklik bağlamında sınıyor. Odysseus’un yokluğunda Telemahos’un toyluğu ve eril bedenleri anımsatan zırhın ötesinde yeterince eril olmayan bedeni nedeniyle oğluna yabancılaşıyor. Ancak Penelope’nin talibi Antinous’u (Robert Pattinson) alt ederse Telemahos’un erkekliği tescillenecektir. Lakin Nolan, Tom Holland’a ve Holland’ın hayat verdiği Telemahos’a pek inanmıyor. Zira Telemahos, kendi çabasıyla değil, dilenci kılığındaki Odysseus vasıtasıyla dolaylı bir şekilde İthaka’nın yeni kralı oluyor. Öte yandan Penelope’nin kocasının yokluğu, oğluna yabancılaşması ve örgü örmesi haricinde özel alanındaki şahsi duygularını ve fikirlerini bilmiyoruz. Nolan, bu film içerisinde kadın oyuncularını mümkün mertebe fısıltılar ya da histerik çığlıklarla oynatarak kadın stereotiplerini hem biçimsel hem de içeriksel düzlemde yeniden üretip olağanlaştırıyor. Yukarıda saydığımız karakterlerin antitezi sayılabilecek; aç gözlü erkekleri domuza çeviren ve erkeklere meydan okuyan Kirke (Samantha Morton) dahi, yeterince eril olamayan İthaka askerlerini dize getirebilirken kayıp ama ayrıcalıklı erkek olan Odysseus’a kehanetlerini sunmak dışında herhangi bir müdahalede bulunmuyor.
Filmin en akılda kalan sekansı ise şüphesiz ki Odysseus ve İthaka askerlerinin Siklop ile mücadele ettiği sekanstı. Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn” eserinden ikonografik olarak etkilenen Nolan, aç gözlü erkeklerin dev bir deforme tek göz tarafından yendiklerini gösteriyor. Ancak Odysseus’un liderliği sayesinde mağaradan kaçabiliyorlar. Kurgu ritmi ve sekanstaki işçilik ile gerilim unsurlarının ustalıkla inşa edildiğini yadsımak mümkün değil.
Ancak Nolan, bu sekansta da erkekliğin hiyerarşik bir şekilde kurulduğunu olumlar bir şekilde temsil ediyor. Erkekliğin salt kaba kuvvet ve heybetle sınırlanmadığını; hegemonik erkeğin gerek zihinsel gerek fiziksel olarak tam teşekküllü olması gerektiği söylemini barındırıyor. Nolan erkeklik çatışmalarını eleştirmektense esasında bunları hayatın olağan akışı içerisinde değerlendiriyor. Telemahos, Antinous ve Odysseus’u bir anlamda erkekliğin aşamalarını temsil eden bireyler şeklinde okumak da mümkün oluyor. Telemahos, bedensel ve siyasal bakımdan henüz tescillenmemiş, erkekliği annesinin sınamasına ve babasının dolaylı müdahalesine bağlı olan toy erkekliği temsil ediyor. Antinous ise saldırganlık, iştah ve tahakküm üzerinden kurulan; ancak soy, meşruiyet ve liderlikten yoksun erkeklik biçimini. Odysseus ise fiziksel gücü, stratejik zekâyı, liderliği, savaş deneyimini ve soy bağını aynı bedende birleştirerek hegemonik erkeklik idealinin tamamlanmış hâline dönüşüyor. Siklop da bu hiyerarşinin en ilkel basamağında, erkekliği salt büyüklük ve kaba kuvvetle özdeşleştiren bir figür olarak konumlanıyor. Dolayısıyla Odysseus’un Siklop’u alt etmesi patriyarkanın aşılması anlamına gelmiyor. Aksine kaba ve denetimsiz erkeklik karşısında daha karmaşık, akılcı ve meşru kabul edilen erkekliğin üstünlüğünü tescilliyor. Nolan, erkeklik çatışmalarını sorgulamak yerine farklı erkeklik biçimlerini derecelendirerek ayrıcalıklı erkeği hiyerarşinin tepesine yerleştiriyor.
Odysseus’un anlatı içerisinde diğer erkeklik biçimleri karşısında kurduğu bu üstünlük, Nolan’ın film dışında teknolojiye hükmeden ayrıcalıklı auteur kimliğiyle de paralellik taşıyor.
Teknolojik Üstencilik ve Odysseus
Bir yönetmenin teknolojiyi takip etmesi ve anlatacağı hikâyenin gerektirdiği ölçüde tekniğin sınırlarını çeşitli yönlerden zorlaması şapka çıkarılacak bir durum. IMAX teknolojisi, geniş görüntü alanı ve yüksek ayrıntı kapasitesinin yanı sıra projeksiyon ve ses sistemiyle sinema seyircisinin deneyimini derinden etkileyebilir. Kracauer’den Bazin’e kadar sinemanın fiziksel gerçekliği kavrama ve yeniden üretme kapasitesi üzerine çeşitli düşünceler sunulmuştur. Ancak görüntünün maddi gerçeklikle kurduğu bağ, daha büyük bir negatifin veya daha yüksek çözünürlüğün kendiliğinden daha sahici ve estetik bakımdan daha üstün bir sinema meydana getirdiği anlamına gelmez. Buna bağlı olarak sorun, Christopher Nolan ve The Odyssey’nin pazarlama ekibinin filmin tamamının 70 mm IMAX kameralarıyla çekilmiş olmasını, Nolan’ın biçimsel ve estetik üstünlüğünün kanıtı gibi sunması. Bu da Nolan’ın gerçeklik ideali bir anlamda teknolojik fetişizme dönüştürüyor.
Dünyada yalnızca sayılı ülkelerde bulunan 41 adet 70 mm IMAX salonunda Nolan’ın düşlediği şekilde izleme imkânı yakalayanlarla, diğer ülkelerde Truva Atı’nın içine sıkışabilecek ölçüde dar salonlarda yahut vasat teçhizatlarla filmi seyretmek durumunda kalanlar arasında belirgin bir ayrım oluşuyor. Nolan’ın seçkinci ve üstenci auteur kimliğini neredeyse biricik sayılan IMAX teknolojisiyle özdeşleştirmesi, bu teknik tercihin estetik gerekliliğini ve filmin evrensel bir sinema olayı olarak sunulmasını sorgulatıyor.
Öte yandan filmin, anlattığı hikâye ve kaynak metinden ziyade sinema tarihinin en büyük olaylarından biri olarak pazarlanması, seyircinin dikkatini Homeros’un anlattığı Odysseia’dan filmin tamamının IMAX film kameralarıyla çekilmiş olmasının biçime etkisine yöneltmekte. Öyle ki Christopher Nolan ve oyuncularının, Criterion Closet’in Fransız akrabası sayılabilecek Konbini Video Club’ta aleni bir şekilde Kubrick’in 2001, David Lean’in Arabistanlı Lawrence ve Tarkovski’nin Andrey Rublev filmlerine değinmesi, sinemasal referans olmanın yanı sıra Nolan’ın kendi sinemasal meşruiyetini sağlamlaştıran aygıtlar olarak karşımıza çıkıyor. Üstüne sosyal medya influencerlarının ardı arkası kesilmeyen IMAX güzellemeleri ve Nolan’ı sinema tarihinin en büyük yönetmeni şeklinde pazarlamaları eklendiğinde, Nolan’ın isminin ve kullandığı prestijli formatın The Odyssey’nin kendi içeriği, biçimi ve estetiğinin önüne geçmesi de kaçınılmaz oluyor.
Günümüzün önde gelen ve özgün bakış açısı yakalayan görüntü yönetmenlerinden Hoyte van Hoytema, Siklop sekansı haricinde eli yüzü düzgün olmakla birlikte pek de ayırt edici olmayan bir sinematografi sunuyor. Sadece Nolan’ın filmografisine özgü olmayan biçimde 2020’ler dünyasının giderek renksizleşmesi de filmi görsel anlamda lezzetsiz bir hâle getiriyor. Nitekim parça parça da olsa benzer formattan yararlanan filmlerden biri olan Günahkârlar ise bu filmle taban tabana zıt biçimde eklektik bir görsel dil kurarak seyircisine daha doygun bir görsel şölen sunuyordu. Böylece formatın ve teknik üstenciliğin estetik tercihlerin önüne geçmesi, ister istemez filmin sinematografik kişiliğini de gölgeliyor. Ludwig Göransson’un dönemin enstrümanlarından yararlanarak ürettiğini ifade ettiği film müzikleri de Nolan filmlerinden alıştığımız gerilim unsurunu sivriltmesi dışında seyirciye ne hissetmesi gerektiğini dayatan fakat kulaklarda kalmayan bir yapı sunuyor.
Nihayetinde The Odyssey, Christopher Nolan’ın üstenci auteur kimliği ve hegemonik erkeklik söylemi hem IMAX film kameraları ve IMAX salonları arasındaki eşitsizlikler hem de içerikteki temsilleriyle pekiştirdiği bir teknolojik fetişizm ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Dünyada yalnızca sınırlı sayıdaki seyircinin Nolan’ın düşlediği gösterim biçimine ulaşabilmesi, diğerlerinin ise görüntü alanı daraltılmış gösterimleri sonucunda seyredebilme veya vasat salon koşullarıyla yetinmek zorunda bırakılması, bu teknolojik gösteriyi aynı zamanda sınıfsal ve coğrafi bir ayrıcalığa dönüştürüyor. Odysseus’un film içerisinde diğer erkeklik biçimlerini alt ederek hiyerarşinin tepesine yerleşmesi gibi Nolan da kendisini sinema tarihinin ustaları, prestijli formatlar ve sosyal medya güzellemeleri aracılığıyla çağdaş sinemanın zirvesine konumlandırıyor. Böylece The Odyssey, Homeros’un anlatısını günümüze taşıyan özgün bir yorumdan ziyade, teknolojisini ve auteur kimliğini seyirciye sürekli hatırlatan uzun bir üstünlük gösterisine dönüşüyor.